Sinsileri Tuzağında Mankurtlaştırılan Gençlik

Sinsileri Tuzağında Mankurtlaştırılan Gençlik
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Gençlik, insanın çocukluğun eksiklerinden; yaşlılığın problemlerinden azade olduğu bir yaşam dönemidir. Hem bireysel hem toplumsal anlamda verimli bir dönemdir. Bireyin kendisi için gençlik “ekim/yatırım, üretim” günleridir; yaşamının sonraki aşamalarındaki gelişmeler hep bu dönemindeki çabayla şekillenir. Verimli bir gençlik, birey için verimli bir gelecek demektir.

 

Toplum için de gençlik, istikbaldir. Gençliği doğru yolda olan bir toplumun geleceği aydınlık olur.

 

Ne var ki gençlik modern çağın insan avcılarının hedef tahtasıdır. Gençlik döneminin değişime açık olması, toplumu dilediği yönde değiştirmek, özünden koparıp yabanlaştırmak isteyenlere fırsat oluşturur.

Eski dünya sadece bir “fiili savaş” dünyasıydı. O çağlarda sadece topraklar işgal edilir, insanlar fiili olarak esir edilirdi. Düşman açıkça görülür, kayıplar açıkça izlenir ve sayılabilirdi.

 

Bugünün dünyası, bir “kültürel işgal” dünyasıdır; bugünün dünyasında beyin ve kalplerin işgali, zihinlere yapılan saldırılar fiili işgallerin önüne geçmiş. Bu işgalde düşman şeytan misali soyutlaşmış, onu görmek güçleştiği gibi onun işgalde nereye ulaştığını, kayıpların ne olduğunu bilmek de güçleşmiştir.

 

Bu, öylesine bir işgaldir ki dün size ait olan, bugün size yabancılaşmıştır. Cengiz Aytmatov, “Gün Olur Asra Bedel” adlı romanında bu hâli “Mankurtlaşma” olarak anlatmıştır. Mankurt efsanesine göre düşman esir aldığı veya tuzak kurarak kaçırdığı, güçlü kuvvetli gençlerin saçını kazır, başlarına deve derisi geçirir, onları kızgın güneşin altında tutar, deri kuruyup daraldıkça, esire korkunç bir eziyet verir, nihayetinde saç tersine uzadığı için beyin tahrip olur, hafızasını kaybettirir ve artık eğitimli bir ısırgan hayvan misali onu esir eden düşmanın her emrini yerine getirir. Düşman, acıyı artırmak için onu bizzat ait olduğu topluma karşı savaştırır.

 

Efsanedeki Mankurtlaşma, fiili savaşla ve somut yöntemlerle yapılıyordu. Bugünün gençleri kültürel savaşla Mankurtlaştırılmaya çalışılıyor. Dün kafaya doğrudan müdahale ediliyordu; bugün beynin içine, kalbin derinliklerine sinsice sirayet ediliyor. Gençlere yanlış düşünceler öğretiliyor, yanlış duygular aşılanıyor; genç, özüne, ait olduğu millete yabancılaşıyor, beyninin içi değiştikçe saçının şekli değişiyor, giyimi değişiyor, tutumu değişiyor, daha dün onu dualarla büyüten anne babasının uğruna can vereceği değerlere hakaret edecek, o değerlere karşı çatışacak bir hâle sürükleniyor. Genç, o sürece girdiğinde ya da o sürece girenlerden etkilendiğinde artık hayatı, hayatın evrelerini ait olduğu toplumun değer yargısı dışında algılıyor.

 

Sinsice zihne zerkedilen zehirli fikirler

Bugünün değerlerine yabancılaştırılmış, ait olduğu dinin değerleriyle karşı karşıya getirilmiş gençliğin beynine ve kalbine aşılanan aldatıcı ve gencin ahirete hazırlık yapmasının önene geçici nitelikte bir fikir vardır. O fikrin sahipleri, “Gençken eğleneceksin. Gençlik bir eğlence çağıdır” diyorlar.

 

İnsan avlama konusunda uzmanlığın üst sınırında olan zamanın fesat ehli, tekrarın eğitimdeki değerini öğrenmiş. En yanlış olanı bile, sürekli tekrarlayarak beyin ve kalplere ulaştırmaya çalışıyor: “Ne yapacaksan gençken yaparsın. Gençken eğleneceksin. Gençlik bir eğlence çağıdır”…

 

Bu ve benzeri sözler, sözlü, yazılı ve görsel olarak gençliğin karşısında sürekli tekrarlanıyor. Genç, kimi zaman bir şarkı sözünde, kimi zaman bir romanın veya bir gazete haberinin satır aralarında, kimi zaman bir ekranda bu sözlerle karşılaşıyor. Söz ve yazı, teoridir; görsellik ise pratiktir, ameldir. Pratik, etkileme konusunda teoriden çok daha güçlüdür.

 

Eski dünyada bir gencin “Gençken eğleneceksin. Gençlik bir eğlence çağıdır” sözlerinin ameli yansımasını görebilmesi için büyük bir kente gelip meyhaneler sokağına uğraması ya da kasabanın sinemasını arayıp kimseye görünmeden orada ahlakı bozan filmi seyretmesi icap ederdi. Bugün “Gençken eğleneceksin. Gençlik bir eğlence çağıdır” sözlerinin ameli yansıması, her gence bir televizyon kumandası kadar, bir telefon, bilgisayar tuşu kadar uzak!

 

Her genç her an ve her yerde onunla karşılaşabiliyor. Bu, kılıçla, tüfekle, tankla, topla yapılan fiili bir savaş olsaydı genç, karşısına çıkan bu görüntünün onu öldürecek bir düşman askeri olduğunu bilir, ona göre tedbirini alırdı. Çünkü farkındalık, tedbiri gerektirir. Hâlbuki kültürel savaşın, modernce Mankurtlaştırmanın bir aracı olan bu görüntü, sahipsiz bir nefs dostu gibi görünür; nefsi bir süre eğlendirecek, onu sıkıntısından kurtaracak bir iyilik şeklinde kendini gösterir.

 

Gencin yıpratılırken yaşadığı
değişim dramı

 

Genç, iman, amel ve ahlak zırhlarıyla korunmamışsa,

Genç fikren sağlam bir konumda değilse,

Genç, fikrini ilimle beslememişse,

Genç, ilmini amelle destekleyerek özümsememişse,

Genç, amelini ihlâsla hedefine ulaşacak mahiyete büründürmemişse, “İnsan avcısı” düşmanın bu sinsi araçlarla kurduğu tuzağın farkında olamaz, tuzağa düşer, küçükten büyüğe doğru değerlerini bir bir yitirir, değerlerine yabancılaşır ve hatta değerlerine düşman duruma düşer. Fasıklığı önce yadırgar, sonra fasıklık ona sevimli gelir; önce fasıklığını saklar, sonra açığa vurur; önce fasıklığın aleyhinde konuşur, sonra fasıklığının bizzat reklamını yapar.

 

İşte bu aşama, bir modern Mankurtlaşma sürecidir. Bu noktaya gelen, artık sadece değerlerine yabancı değildir, aynı zamanda değerlerinin aleyhinde çalışan günah reklamcılarının bir çalışanıdır.

Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz buyuruyor: “İnsanoğluna şu beş şeyden hesap sorulmadıkça onun ayakları Kıyâmet Günü’nde Rabbinin huzurundan ayrılmayacaktır:

– Ömrünü nerede tükettiğinden,

– Gençliğini nerede yıprattığından,

– Malını nerede kazanıp nereye harcadığından

– Ve öğrendiği ilimle nasıl amel ettiğinden.” (Tirmizî)

 

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor başka bir hadis-i şeriflerinde: “Beş şey gelmeden evvel beş şeyi ganimet bil:
– İhtiyarlık gelmeden gençliğini,

– Hastalık gelmeden sıhhatini,

– Fakirlik gelmeden zenginliğini,

– Meşguliyet gelmeden boş vaktini,

– Ecel gelmeden hayatını.” (Hakim)

 

Genç kardeşim!
Önündeki iki yol var…

 

Bu hadis-i şerifler bize gençlik hakkında şunları öğretiyor:

*Genç olmak insanı sorumsuz yapmaz, gençlik bir sorumsuzluk çağı değildir. Gençlik, hesap dışı, değerlendirme alanı harici bir dönem değildir. Yüce Allah (Celle Celaluhu) kişiye gençliğinin hesabını soracaktır.

* Genç olmak kullukta bulunmamak için bir neden değildir, aksine gençlik ibadeti, kişinin ruz-i mahşerde Arşın gölgesinde gölgelenmesini sağlayacak kadar faziletlidir (Hadislerden Ölçüler Dosya konumuza bakınız).

 

Buna iman ediyoruz. Ama bu çağın insan avcıları, kendi batıl hayat düzenlerinin aleyhinde olmadıktan sonra, genci adlî suçundan bile sorumlu tutmama eğilimindedir. “Genç, gençlik döneminde olmakla işlediği suçtan sorumlu tutulamaz” diyorlar. Kendi hayat nizamlarının aleyhinde olmayınca genci suça teşvik ediyorlar. Amaç, onu atıl hale getirmek ve onu inandığı değerlerle çatışır duruma sürüklemektir.

 

Bu noktada gencin önünde iki yol vardır:

* Genç ya Yüce Allah’ın (Celle Celaluhu) onu, gençlik döneminden sorumlu tutacağını bilir ve günahtan, suçtan uzak durur ya da “Henüz gençsin” fısıltısını “Henüz gencim” diye lafızlandırır, günahı kendisi için meşru sayar hatta hak sayar. Bu yollardan ilki, ait olduğu özün yoludur. İkincisi, kendisini Mankurtlaştırarak değerlerine düşman edenlerin tuzağıdır.

 

MANKURTLAŞMAK, “ÜMİTSİZ VAKA” MIDIR?

 

Mankurtlaşmak, netice itibariyle “ümitsiz bir vaka” mıdır? diye bir soru gelebilir akıllara.

Hayır! Efsanede bile, ailesine karşı fiilen savaşacak kadar Mankurtlaşan birine şefkatli, hikmetli, sabırlı bir yaklaşım fayda veriyor, onu hayata, kendi özüne, öz değerlerine yeniden döndürüyor.

 

Beyni iğfal edilmiş, ruhu ifsad edilmiş bile olsa bir gencin yeniden ihya olması garip bir vaka değildir, aksine tevbeye dair tecrübelerin en yaygınlarındandır. Yeter ki tevbeye çağıran ümitsiz olmasın, kendisinin düştüğü ye’s, gaflete düşmüş gencin düştüğü fesattan daha derin olmasın… Tekrar ile günaha sürüklenen, tekrarlı bir tevbe çağrısına da icabet eder.

 

Merhum Mehmet Akif’in şu dizeleri bu yöndeki bir uyarı gibidir:

 

“Sapıklığa düşmüşlerden başka kim Rabbinin rahmetinden ümîdini keser?”

(Hicr Suresi, 56. Ayet)

Ölmüş dediğin rûhu alevlendiriver de,

Bir parça açılsın şu muhîtindeki perde.

 

Bir parça açılsın, diyorum, çünkü bunaldın;

Nevmîd olarak nûr-i ezelden donakaldın!

 

Ey, Hakka taparken şaşıran, kalb-i muvâhhid!

Bir sîne emelsiz yaşar ancak o da: Mülhid.

 

Birleşmesi kâbil mi ya tevhîd ile ye’sin

Hâşâ! Bunun imkânı yok elbette bilirsin.

 

Öyleyse neden boynunu bükmüş, duruyorsun?

Hiç merhametin yok mudur evlâdına olsun?

 

Doğduk, yaşamak yok size! derlerdi beşikten;

Dünyayı mezarlık bilerek indik eşikten!

 

Telkîn-i hayât etmedi aslâ bize bir ses;

Yurdun ezelî yasçısı baykuş gibi herkes,

 

Yesin bulanık rûhunu zerk etmeye baktı;

Melun aşı bir nesli uyuşturdu, bıraktı!

 

Devlet batacak! Çığlığı beyninde öter de,

Millette bekâ hissi ezilmez mi ki? Nerde!

 

Devlet batacak! İşte bu öldürdü şebâbı;

Git yokla da bak var mı kımıldanmaya tâbı?

 

Âfâkına yüklense de binlerce mehâlik,

Batmazdı, hayır batmadı, hem batmıyacaktır;

 

Tek sen uluyan ye’si gebert, azmi uyandır:

Kâfi ona can vermeye bir nefha-i îman;

 

Davransın ümidîn; bu ne haybet, bu ne hırmân?

Mâzîdeki hicranları susturmaya başla;

 

Evlâdına sağlam bir emel mâyesi aşıla,

Allah(c.c.)a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol…

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.

 

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ