AHMET YALÇIN KOCABAŞ İLE SEYDA HZ.’Nİ KONUŞTUK…

AHMET YALÇIN KOCABAŞ İLE SEYDA HZ.’Nİ KONUŞTUK…
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Gülistan: Öncelikle vakit ayırıp, söyleşi talebimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bize Seyda hazretlerini anlatmanızı istiyoruz. Ahmet ağabey, yıllardır Seyda Hazretleriyle beraber hizmet ediyorsunuz. Bir çok İslami hizmette bulunmakla nasiplendiniz. Bize Seyda Hazretleri ile tanışmanızı anlatabilir misiniz? İntisabınızın özel bir hikayesi var mı?

Seyda Hazretleri ile tanışmadan daha önce de tasavvuf yolundaydık, intisaplıydık; fakat özellikle manevi olarak tasavvuftan  beslenmekle beraber akli yönden olsun, bir takım şeri ve tasavvufi ölçüler konusunda  olsun, bir çok çelişkiler ve tıkanıklıklar yaşıyordum. Bu işi biliyordum ama doğru olarak öğrenmek, tam olarak bilmek istiyordum.

Büyük mutasavvıf Abdulhalik el-Gucdevani kuddise sirruhu Hazretlerinin bir sözü var, biliyorsunuz; “Cahil sofi şeytanın maskarası olur” diyor.

Bu sözün bir gereği olarak ben de “Hem ilmi olarak hem yaşantı olarak sağlam ölçülerle bu tasavvufu en iyi kimden öğrenebilirim?” diye düşünüyordum. Ciddi araştırmalarım sonucunda Seyda Muhammed Konyevi Hazretleri’ne intisap etmeye karar verdim. Hakikaten isabetli bir karar verdiğimi bağlandıktan sonra daha iyi anladım. Şöyle ki; “Daha önceki tasavvuf anlayışım, tarikat anlayışım, İslami anlayış ve yaşantım, 180 derece değişti ve esasında tasavvufun bizzat  Kur’an ve sünnet’in tatbikinden başka bir şey olmadığını bizzat Şeyda Hazretleri’nden öğrendim. İlk zamanlarda Seyda Hazretlerinin sohbetlerinde ve kitap çalışmalarında bulunmuştum. Birebir Seyda Hazretlerinden dinlemek nasip oldu.

Şunu söyledi mübarek; “Biz dedi Kitabımız Kur’an’a,  hadislere yani nebevi sünnete ve alimlerinin sözlerine göre hareket edeceğiz. Ben hep öyle yaptım, hiç yanılmadım” dedi ve ekledi; “Bundan sonra da böyle yapacağız!”

95-96 senesinde intisap etmiştim. Mübarek ta o zaman; “Evet manevi irşad vardır ama sadece otobüslerle bu şekilde gelip gitmekle yalnız mürşid ziyareti ile olmaz; zahiri irşad da lazımdır!” demişti. Ta o zamanlar, yapılmasına niyet ettiği hizmetlerin bir nevi işaretini vermişti. Şimdi ise ilim ve eğitim alanında olsun, kültürel ve sosyal alanda olsun zahiri irşad ve hizmetin bütün argümanlarını kullanıyorlar.

Mürşit sohbetini ilk defa Şeyda Hazretleri’nden duydum. Aklıma gelen soruları sorup, bizzat cevabını aldım; Elhamdülillah ondan sonra da ilmi açıdan kafa karışıklığına dair hiçbir problemim kalmadı.

Gülistan: Peki, Seyda Muhammed Konyevi Hazretleri nasıl bir mürşittir, anlatabilir misiniz?

Seyda hazretleri gibi Allah dostlarından bir tanesini anlatmak şüphesiz dünyanın en zor işlerinden birisi…

“Kuran ve sünneti bizzat hayatında 24 saat yaşayan bir insan var mı?” diye merak edip bunu görmek isteyen bir insan Seyda hazretleriyle bir iki gün geçirse bu sorusunun cevabını alır! Onun, bütün hal ve hareketlerinde Kur’an ve Sünnete uygun bir hayat yaşamakta olduğunu, bütün gayretini bunun için kullandığını bizzat müşahede eder.

Seyda Hazretleri gibi bir mürşidi bu asırda tanımış olmamız hakikaten büyük bir nimet; İslam tarihinde hem zahiri ilimlerin hem de manevi ilimlerin kendisinde cem olduğu, hem zahiri hem de manevi irşad yapan zülcenaheyn denilen bu tür alimlere çok az rastlanılmıştır. Alışılagelmişin dışında düzenli olarak ihtiyaca binaen sohbet yapması, şu ana kadar 60’a yakın eser telif etmesi ile Seyda Hazretleri insanın istifade etmesi gereken o mümtaz alimlerden birisidir.

Fakat ne yazık ki işte biz bu anlamda Seyda Hazretlerini tam manasıyla ne anlayabildiğimi ne anlatabildiğimizi ne de ümmeti Muhammed’in istifade etmesi için de gerekli çalışmayı yapabildiğimizi zannetmiyorum.

Gülistan: Seyda Hazretlerinin dava anlayışından, hizmet anlayışından ve misyonundan bize bahseder misiniz?

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin davası, amacı bütün insanlığın kurtuluşu idi  biliyorsunuz, bütün insanların irşadı idi. Peygamber varisi bir alimin de Hazreti Peygamberin davasından başka davası olamaz.

Peygamber Efendimizden sonraki bütün insanlar, Peygamber Efendimizin ümmetidir. Kur’ân’da kendilerine peygamber gönderilen toplumlara “ümmet” denilmiştir. İmân edenlere ümmet-i icabe (peygamberin davetini kabul eden ümmet/toplum), iman etmeyenlere de ümmet-i dave (îmâna davet edilen ümmet/toplum) deniliyor.

Peygamber varisi bir alim olması hasebiyle Seyda Hazretlerinin hizmet anlayışının hedefi de bu doğrultuda bütün insanlardır. Seyda Hazretleri icabet eden ümmetin günahkarlarının tevbe ile istikamet bulmaları ve İslam’ı hayatlarının bütün alanlarında yaşamaları için çalışıyor. Diğer taraftan davet edilmiş olan ümmetten de ne kadar Hristiyan, Yahudi, Allah’a inanmayan insan varsa onlara da ulaşmaya ve onları Allah’a ve Rasulüne imana davet ederek, İslamı anlatarak, kurtuluşlarına vesile olmaya çalışıyor.

Bütün peygamberlerin davası buydu; Peygamber varisi alimlerin de davası buydu. “İnsanlar Allah’a kul olsunlar” diye çalışıyorlardı. Seyda Hazretlerinin de davası ve misyonu budur. İstiyor ki insanların hidayetine vesile olalım. İnsanlar, Allah’a kul olsunlar ve kurtulsunlar.

Hatta bu kitapları yazmasının sebebini söyledi bir gün mübarek, dedi; “Ben istiyordum böyle kapı kapı, köy köy, il il gezeyim.” Fakat o zaman bu pek mümkün değildi; malumunuz, 28 Şubat süreci (1997 senesi) de biraz sıkıntılı bir zamandı.

“Seyyid Abdulhakim el Hüseyni hazretleri de köy köy, kasaba kasaba geziyordu.Ben de onun gibi yapayım istiyordum; fakat şu anda ortam müsait olmadığı için bu kitapları yazdık. İnşaallah, bir an önce bu kitapları insanlara ulaştırın. Bu kitaplar bir yere gittiğinde sanki saadatlar oraya gidiyormuş, onlar sohbet ediyormuş gibi olur. İnşaallah emri bilmaruf vazifemizi de böylece yapmış oluruz” dedi.

Diğer taraftan Seyda Hazretleri, sofiler cahil kalmasınlar, istiyordu. “Çünkü ben  menzildeyken (hizmet döneminde, önceki senelerde) tasavvufi yönden olsun, İslami yönden olsun birçok cahilliklerini, yanlışlarını gördüm” dedi. “Hem onları izole etmek için hem de inşallah bu kitapların gittiği yerlerde irşad olsun, insanların uyanmasına vesile olsun, İslami şuur kazanılsın” diye kitap telifine başladı. Sofilerin ilim öğrenmelerini ve eksiklerini tamamlamalarını istiyordu.

Doktorlar, ‘Siz çok hastasınız, zor durumdasınız, insanların arasına çıkmamanız lazım” dedikleri halde Seyda Hazretleri onları dinlemiyor, saatlerce insanların dertlerini dinliyor, onlarla ilgileniyordu. Seyda hazretleri canını feda edercesine bir gayret harcıyor; derdi tasası; nasıl daha çok insana ulaşabiliriz, nasıl daha çok insana vesile olabiliriz, durmadan bunu düşünüyor, bunun için çalışıyor.

Konya’da gencin bir tanesi intihar etmiş, madde bağımlısı… Bundan bir şekilde Seyda Hazretleri haberdar oluyor. O kadar üzülüyor ki buna; o gün bir abimizin bu dikkatini çekiyor ve “Efendim neden bu kadar üzgünsünüz?” diye soruyor.

“Konya’da bir genç intihar etmiş; madde bağımlısı, ona üzülüyorum” diyor. Tabii o abimiz de biraz yakın Seyda Hazretlerine, “Seydam sizinle bunun ne alakası var?” diye soruyor.

Seyda Hazretleri, “O gence gitseydik, anlatsaydık belki kurtulmasına vesile olurduk, o genç intihar etmezdi. Ben o gencin intiharının sebebini bile kendimden biliyorum” diyor. Tasavvufun en önemli anlayışlarından birisi bu; “Bu, dışarıdaki kötülükleri, toplumdaki yanlışlıkları bile kendinden bilmektir.”

Tasavvuf ehlinin anlayışı budur. Toplumdaki yanlışlıkların mesulü olarak kendini görmek, kendini sorumlu hissetmek…

Seyda Hazretleri kendini mesul görür, toplumdan ve kötü gidişattan sorumlu hissederek hareket eder. Bu sebeple de sürekli bir gayret içerisindedir. Kitap yazar, sohbet yapar, insanlarla ilgilenir. Herkesi önemser ve onun için zengin fakir herkes bir insan olarak, kıymetlidir ve özeldir.

Bir gün bir sohbetinde, “Ben” dedi. “Kendimi İslam’ın hizmetine adadım. Evet sizleri seviyorum ama bu konuda kim engel olursa; sizde olsanız, evladımda olsa, kardeşimde olsa bilsem ki ben bile hizmete engel oluyorum, kendimi dahi İslam hizmeti için feda ederim” dedi. Bu söz çok önemli; Seyda hazretleri, kendi ruhunu da işini de gücünü de merakını da her şeyini, Allah’ın hizmetine Allahın ibadetine, ümmeti Muhammed’e adamıştır. Bu hususta Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemden sahabei kiram efendilerimizden örnekler vererek, en azından denizde bir damla kadar da olsa hep onlara mutabaat etmemizi söyler. Bunu da bizden ister.

Gülistan: Peki hizmet diyoruz ama hizmetin tanımını yapabilir misiniz? Hizmet denilince ne anlaşılmalı?

Hizmet denilince kişinin kendine menfaatli olduktan sonra ümmeti muhammed’e menfaatli olması anlaşılmalıdır. Müslümanların faidesine yapılan fiili, fikri her gayret hizmettir. Bir şey yapıyorsunuz ve ondan bir tek müslüman faydalanıyor, o şey vesilesiyle rahat ediyor, bir sıkıntısından kurtuluyor yada o yaptığınız şey sebebiyle dünyası ve ahireti açısından faydalanıyorsa o şey hizmettir işte. Hizmet dediğimiz de ilk önce insanın kendini islah etmesi anlaşılmalıdır. İnsanın kendi en büyük düşmanını yani nefsini ıslah etmesi lazım; nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez ve başkasına menfaatli de olamaz!

Hizmetin tasavvuf yolunda özellikle Nakşibendi yolunda ayrı bir önemi var. Hizmet bizim için aynı zamanda bir ders gibidir. Bir iş yaparken evet o şeyin hizmet yönü vardır, ondan başkaları menfaatlenir fakat aynı zamanda da o işi yaparken biz nefsimizin ıslahı konusunda da seyri süluk yapmış oluruz. Bu hangi hizmet olursa olsun; tebliği ve davet hizmetinden tutun bir müslümanın ihtiyacını gidermeye, yaşlı bir kadının yükünü taşımaktan sohbet ortamlarında çaycılık yapmaya kadar her ne yapılırsa yapılsın yaptığı şeyle yalnızca bir hizmet yapmış olmuyor, aynı zamanda nefsini ıslah edecek önemli bir amel de yapmış oluyor. Çünkü bizim en büyük düşmanımız olan nefis, ahmaktır ve kendisinin yada başkalarının menfaatine olan hiç bir şeyi istemez. Ha biz burada hizmet yaparken bir sivil toplum örgütü gibi hizmet yapıyor da değiliz. Fakat bir ferd, kişi olarak aynı manevi terakkimiz için amel yapmış oluyoruz. Hatta bu konuda büyüklerden biri öyle mübalağa yapmıştır ki “Bu yolda herkesi bir yoldan götürürler, bizi ise hizmetle götürdüler. Menfaatimi halka hizmette gördüm; biz bu makama çok zikirle ulaşmadık, insanlara hizmetle ulaştık. O yüzden hep müntesiblerime  hizmetten bahsediyorum” demiştir.

Hizmetin çapı çok büyük, yerdeki bir taşı görüp kenara koymaktan tutunda, hayrı tavsiye edip, kötülükten sakındırmaya kadar bütün şeyler hizmetin dairesinin içine girer.

Seyda Hazretleri hizmetin her türlüsünü önemser, fakat emril bil ma’ruf ve davet merkezli hizmetleri daha çok önemser. Mesela, “Bizim durmadan duraksamadan hizmet etmemiz lazım” der. “Ehli Küfür olsun, ehli bidat olsun bunlar çok çalışıyorlar; bizim onlardan daha çok çalışmamız lazımdır” der. Bu şuur içinde ümmeti Muhammedi cehenneme götürecek ne kadar yol, yöntem yada sebep varsa bunların kapanması bunların zararlarının defi ve izolesi için çok çalışmamız lazımdır. “Hatta sizin gece bile rahat yatmamanız lazım” demiştir sorumlu olan arkadaşlara, “Bu derece sorumlu hissetmelisiniz kendinizi, uykularınızın bile kaçması lazım” diye Seyda hazretleri defaatle söylemiştir.

Gülistan: Yeri gelmişken birazda Seyda Hazretlerinin tasavvuf anlayışından bahsedebilir misiniz? Nasıl bir tasavvuf anlayışına sahiptirler?

Seyda Hazretleri bir şeyi yapıyorsa o yaptığının Kur’an ve sünnette bir delili vardır. Kur’an ve sünnette delili olduğu için o şeyi yapıyordur. Yoksa o şeyi yapmaz. Bu hususta çok hassastır. Seyda Hazretlerinin tasavvuf anlayışının temelinde de bu vardır. Yani, “Kur’an’da böyle diyor, sünnette böyle diyor; onun için biz bunu yapıyoruz!”

Tasavvuf, Kur’an ve Sünnetten ayrı bir ekol, ayrı bir anlayış değil; Seyda Hazretlerinin bir tarifi de bu; bizzat Kur’an ve Sünneti zahiri olarak yaşadığımız gibi kalben de yaşama işidir tasavvuf. Örneklendirecek olursak; biz namazımızı nasıl zahiri olarak kılıyor namaz esnasında gözümüzle sağ sola bakmıyorsak; kalben de huzurlu olarak kılacak; gönlümüzden başka şeyler geçirmeyecek, kalbimizle de ihsan (İhsan Allah’ı görür gibi ibadet etmendir; çünkü sen O’nu görmesen de O seni görmektedir) şuuru içerisinde olacağız. Tasavvuf bu; kalben yaşama işi.

Tasavvuf ve tasavvufun kural ve kaidelerininin maksadı da bu; tamamıyla şeriati yaşamak, İslam’ı yaşamak içindir. Tarikat şeriatin üstünde değil, ayrı gayrı da değil şeriatin bir cüzü, İslam’ın yaşanmasına yardımcı bir kalb ilmidir..Nasıl ki bir fıkıh ilmi var ibadetlerin zahiri yönünü ele alan, hadis ilmi var dini anlamamız ve yaşamamız konusunda yardımcı olan aynı bunlar gibi tasavvufta bir kalp ilmidir.

Seyda Muhammed Konyevi Hazretlerinin meşrebi nakşibendiliktir. İster mektubatta olsun ister yolumuzun büyüklerinin kaleme almış olduğu diğer eserlerde olsun bu yoldaki en ehemmiyetli mesele istikamettir. İstikamet üzere ruhsatsız azimetle amel etmektir. Ne hallerin ne vecdlerin bir önemi yoktur; bunlar İmamı Rabbani Hazretlerinin ifadesiyle oyun ve oyalanmacadan başka bir şey değildir. Yine İmamı Rabbani Hazretleri diyor; bu kapıdaki büyükler en ufak bir hal yaşamasalar bunu bir eksiklik olarak telakki etmezler. Fakat Sünnet-i Seniyye’den bir şeyi yaptıklarında ise müjdeli bir haber almış gibi sevinirler.

Bu yolun büyükleri, gaflet ve günahın melayaninin her türlüsünden yüz çevirmiş olarak, Kur’an’ın emirlerini yaşamayı, Peygamber Efendimizin sünnetini yerine getirmeyi en büyük keramet olarak, en büyük hal olarak görürler. O yüzden de bir düstur olarak da belirtilmiş “En büyük Keramet istikamettir” diye. Kişinin bu yolda kemalat kazandığının en büyük delili de bu istikameti elde etmiş olmasıdır.

İşte Seyda Hazretlerinin bakışı da aynen böyledir.

Seyda Hazretleri bu tür haller için kendilerine gelindiğinde, itibar edilmemesi gerektiğini asıl önemli olanın istikamet üzere yaşamak olduğunu ve bunun gerekliliğini defaatle söylemiştir.

İnsan muhabbete gelerek, motive olarak yada etkilenerek bir kaç gün yapar. Ama sonra istikamet yoksa devam ettiremez.

Gabz ve bast halleri vardır mesela… Gabz hali nedir? İnsana sıkıntı gelmesidir. İnsan gabz haline girdiği zaman salih amel yapmak, sohbete gitmek istemez, daralır İslam’ın emirlerini yapmak, ibadet yapmak zor gelir; manevi ortamlara dahi girmek istemez. Gabz hali dediğimiz gibi sıkıntı ve daralma halidir o insandaki muhabbet gider, işte insanın bu haldeyken istikametini koruyabilmesi yani bu haldeyken bile salih amelleri zikir gibi vazifelerini yapması işte o kişinin adeta sofiliğini belirler. İnsan muhabbetliyken zaten yapar. Asıl olan muhabbetsizken yapmak, nefis istemediği, muhalefet ettiği halde yapmak; hem nefsine muhalefet ettiği için sevap kazanıyor hem de o salih ameli yaptığı için sevap kazanıyor.

İnsan ister gabz halini yaşasın isterse bunun tersi olarak bast halini yaşasın, bunlardan etkilenmeden istikamet üzere davranmasıdır.Tasavvufun en büyük amacıda budur . Her hal ve şartta Allah’a kul olmak…

Biz Seyda Hazretlerinden bunu öğrendik…

Gülistan: Seyda Hazretlerinden ne gibi ölçüler edindiniz?

Seyda hazretlerine ilk bağlandığım zamanlarda bazı hususları dengelemekte zorlanıyordum; mesela hizmet yapıyordum ama ‘İlim mi okumak lazım acaba?’ diyor, kitap okumaya yöneliyordum. Bir tarafta hizmet kalmış, tam ilme yönelmiş, yoğunlaşmışken bu sefer de, “İbadetten geri kalıyoruz, böyle olmuyor” diyerek ibadete yöneliyordum ama öbür tarafta hizmet ve ilim kalıyordu. Ama o zamanda hizmetten geri kaldığımı düşünüp, ibadete yöneliyordum. Bir türlü hangisine yöneleceğimi hangisine yoğunlaşacağımı bilemiyordum.

Seyda hazretlerine söyledim bir gün bunu; “Seydam hangisinin üzerinde durmak lazım. İlim okumanın mı, (evrad ezkar ve nafile namazlar gibi) ibadetlerin mi yoksa hizmetin üzerinde mi, hangisi üzerinde yoğunlaşmak lazım?” diye sordum. Verdiği cevabı aynen aktarıyorum. Dedi ki, “Hepsinin menfaati ayrı ayrıdır, hepsinden biraz biraz yapın! Hani, farklı mineral, vitamin ve proteinlerden oluştukları için nasıl her yiyeceğin insanın vücuduna, farklı farklı menfaati oluyor ve insanın sağlıklı olabilmesi için hepsinden faydalanması lazımdır. İşte her bir amelinde; ibadetinde, zikrinde, hizmetinde, ilim okumanın da aynı şekilde insanın manevi bünyesine öyle farklı farklı menfaati oluyor. İnsanın manevi sıhhati için de her birinden ayrı ayrı faydalanması lazımdır. Her birinden biraz biraz yapın!” dedi. “Ben böyle yapıyorum siz de öyle yapın” dedi Seyda Hazretleri…

Benim için çok önemli bir ölçüydü bu ve 20 senedir bu ölçüye göre hareket etmeye çalışıyorum.İnsanın istikamet üzere olmasının, bu ölçüyle hallenmesine bağlı olduğunu düşünüyorum.

Yine başta da söylemiştim; Seyda hazretleri tüm yaptığımız şeylerin Kur’an ve Sünnet’te muhakkak karşılığının olması gerektiğini söylerdi. Yaptığımız ve yapacağımız şeylerin muhakkak Kur’an ve sünnetten delili olmalıydı. Ondan bundan duyduğumuz sözlere itibar etmememizi, muteber alimlerin kitaplarına bakmamamızı ve ona göre hareket etmemizi tavsiye ederdi. Kur’an ve sünneti ölçü edinmeliydik.

Yani ağabeydir, eski sofidir, soylu yada zengin kişidir falan değil; bizim için en önemli olan Kur’an ve sünnettir; Kur’an ve sünneti açıklayan muteber alimlerin kitaplarıdır. Seydamızın kendisi de her hususta onlarca kitap telif etmiştir. Kitaplarında itikadımız nasıl olmalıdan, fıkhi olarak bilmemiz gerekenlere varıncaya; tasavvufun ne olduğundan ne olmadığına tutun da bir sofinin hangi ölçülere sahip olması gerektiğine kadar bütün bilinmesi elzem olan konulara en anlaşılır şekilde yer verilmiştir..

Lazım olanları kendisi de yazmıştır Seyda hazretleri. O kitapları okur ve onlara göre hareket edersek inşallah daha az hata yaparız. Daha sağlam bir şekilde yol almış oluruz hem de çok daha fazla istifade etmiş oluruz

Gülistan; Seyda Hazretlerinin istikamet merkezli sınırları Kur’an ve Sünnetle çizilmiş bir tasavvuf ve tarikat anlayışı var. Dolayısıyla genelde tabiilerinin de bunlara uygun bir tasavvuf hayatının olmasını ister. Peki özel’de nasıl olmalarını ister?

Seyda Hazretleri bir gün; “Ben, sofilerin, vekillerin, dergimizin, vakfımızın hepsinin mükemmel olmasını istiyorum!’ dediler. Şimdi buradaki sınır ölçü, mükemmellik! O mükemmellik adına sınır neyse yani mükemmelliğin sınırı nedir bilmiyorum en mükemmel nasıl olmak gerekirse işte öyle olmamızı istiyorlar.

Gülistan; Seyda Hazretleri zahiri irşad da yapan, toplumu ve kendisini takip edenleri kitap yazarak ve sohbet yaparak yönlendirmeye, şekillendirmeye çalışan bir alim. Bu anlamda 95 senesinden beridir sayıları binlere ulaşan sohbetler yapmışlar. Sohbetlerinde elzem ve bilinmesi gereken her konuyu işliyorlar. Fakat hususi olarak değindikleri, üzerinde durdukları konular var mı, nelerden bahsediyorlar?

Seyda Hazretlerinin sohbetlerinin temelini oluşturan ana konu İslamı sevdirmek ki biliyorsunuz,  ‘Ben dünyada yaşadığım sürece, daima Allahu Zülcelâl’in rahmetinden bahsedeceğim.” diye de bir sözü de var. En büyük özelliği kullara, Allahu Zülcelal’i sevdirmek için çalışıyor olmasıdır. Allahu Zülcelal’in sevdiği her şeyini , ibadetini, zikrini, dininin hizmetini sevdiriyor…

Seyda hazretlerinde sohbetlerinin en önemli konularından da yine bir tanesi, bu dünya hayatının çok kısa olduğu; her dakikamızın, saniyemizin çok kıymetli olduğu, bu kısa dünya hayatımızın en ufak vaktini bile boşa geçirmeden değerlendirmemiz gerektiği konusudur. İnsan ya Allahu Zülcelâl’e ibadet edecek, kulluk vazifelerini yerine getirecek ya ümmetin hizmetinde, ümmetin menfaat ve faydası için çalışacak  yada maişetini temin edecek, faydalı işlerle uğraşacak ama asla melayani davranmayacaktır.

Hakikaten çok boş vakitlerle uğraşıyoruz; internet, sosyal medya, tamam insana menfaat yönü de var ama bazen haddi aşıyoruz, çok zaman kaybediyoruz biz. Vaktin zamanın kıymetini bilmiyoruz. Ama Seyda Hazretlerinin hayatına baktığımızda, kendisinin bir dakikasını, bir saniyesini bile boşa geçirmediğini, her anını dolu dolu yaşadığını göreceksiniz. Hatta bir örnek vereyim buna; yeni bir telefon çıkıyor, yakın çevresi Seyda hazretlerine şöyle özelliği var böyle özelliği var, size alalım, bundan kullanın, diyorlar. Seyda Hazretleri diyor, “Bu nasıl kullanılıyor, ben bunu öğreninceye kadar defalarca kere Allahı zikrederim” diyor, yani o öğrenme vaktinin bile zikirsiz geçmesini istemeyecek kadar bile bir meşguliyet ayırmıyor… O kadar kıymet veriyor vakte ve vaktin değerlendirilmesine…

Gülistan: Seyda hazretlerinin dikkatinizi çeken en bariz ahlakı nedir?

Seyda hazretlerinin en bariz baskın ahlaki özelliği merhametidir. Her hususta olduğu gibi merhamet hususunda da insanlığın en merhametlisi Hazreti Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize mutabaat etmiştir Seyda Hazretleri. Anlatmak hakikaten çok zor ama hakikaten mübarek çok merhametlidir. Bu konuda meşru sınırlar içerisinde ne söylenilse mübalağa sayılmaz.

Bir tane örnek versem yeterli olur kanaatindeyim. Biliyorsunuz Seyda hazretlerinin camisine ve dergahına bazı madde bağımlıları, uyuşturucu müptelaları gelirler ve üç gün beş gün bazense çok daha fazla bir süre kadar kalırlar. Yine böyle bir kardeşimiz, bu alışkanlıklarından kurtulmak için tevbe ediyor orada kalmaya başlıyor fakat bu alkol bağımlılığını da henüz bırakamamış; arada sırada da dergahta gizli gizli içki içiyor.

Tabii oradaki sofiler onu görünce uyarıyorlar onu, “Sen bunu niye içiyorsun. Bak burası dergahtır. Sen burada içemezsin. Eğer seni bir daha içerken görürsek Seyda hazretlerine söyleriz, seni buradan kovarız!” diyorlar. O da; “Tamam içmeyeceğim” diyor ama ikinci üçüncü defa yine yakalanıyor. En sonunda  bunu Seyda hazretlerine söylüyorlar.

Bakın burası çok önemli; Seyda hazretleri onlara diyor ki, “Şimdi burada gizli gizli içiyor, ara sıra içiyor. Şimdi biz bunu sizin dediğiniz gibi yapıp kovsak Konya’ya gidecek ve devamlı içecek. En azından burada ibadetini  yapıyor, namazlarını kılıyor hem bırakmaya da çalışıyor. Şimdi buradan göndersek belki namazlarını terk edecek, hiç ibadette yapmayacak. Ve onlara soruyor, “Siz söyleyin; gönderelim mi kalsın mı?” diyor.

Bakın şu anda herhangi bir caminin önünde alkolik biri gezse döverler ve belki komaya sokarlar. ‘Caminin önünden içkili geçiyor, avluya giriyor’ diye ama bakın Seyda hazretlerinin yaklaşımına; merhametini buradan anlayın! Aynen Seyda hazretlerinin ağzından söylüyorum, “Nasıl ki Mevlana bin kere tövbeni bozsan da yine gel demişse biz de Mevlana gibi aynısını söylüyoruz. Bu kapı herkese açık, herkesi getirin bu kapıya!

Nasıl Mevlana dedi ki, “Bu dergah ümitsizlik dergahı değil, aynen öyle.”

Hakikaten de her ırktan, her meşrepten, her türlü insan geliyor bu kapıya; kendine yer de buluyor. Kısa bir zaman içerisinde mesela bakıyoruz Fatiha’yı bile bilmeyen alkol bağımlıları, madde bağımlısı insanlar kırk yıllık sofi gibi oluyor.

Gülistan: Bu vesile ile hayatı değişen bir çok insanla karşılaşmış olduğunuzu biliyoruz. Bunların arasında hikayesi dikkat çeken bir kaç tanesini anlatır mısınız?

O kadar çok var ki, saymakla bitmez; her birisi ayrı bir hikaye… Sadece onların hidayet öykülerinin anlatıldığı böyle  bir kitap bile yazılabilir? Mesela rastladığım beni etkileyen en son olayı paylaşayım sizinle…

Bir kardeşimiz vardı. Kendisi tevbe etmeden önceki halini şöyle anlatıyordu. “Ben gündüz üçte kumarhaneye gidiyor, geç saatlere kadar kumar oynuyordum. Gece oluyordu. Gece belli bir saatten sonra pavyona gidiyordum orada da sabaha kadar kalıyordum.”

Orada kalan ne yapar; hep günah hep günah!

Diyor ki, “Günüm ve gecelerim böyle günah ve isyan içinde geçiyordu. Sabaha kadar böyle günah için oradan oraya gezinip duruyordum. Her gün eve sabah yedide geliyordum.”

Bu hale düşen kardeşlerimiz ne yapacağını da bilemiyorlar. Oysa tevbe ile bütün bu kötü ahvallerinden kurtuluyorlar.

Elhamdulillah, şimdi bu kardeşimiz Seyda Hazretlerini ziyaret edip, orada tevbe ettikten sonra tüm o kötü hallerden kurtuldu ve her şeye yeniden başladı. Beş vakit namazını da kılıyor, bütün bağımlılıklarından da kurtuldu. Hatta ailesi bile çok hayret ettiler bu haline…

Bir başka olay, yine bir abimiz var; kendisi daha önce argo tabirle gayri meşruda koşturmuş, tanınanda bir isim, burada ismini vermek istemiyorum. Kendisi kumarhane işletiyordu. Kötü haller içindeydi. İnsan bu durumda olunca biliyorsunuz ne namazlarını kılabiliyor ne de diğer kulluk vazifelerini yapabiliyor. Bu kardeşim tevbe ettikten sonra tüm o kötü hallerinden rücu etti, kumarhanesini kapattı, namaza başladı. Şimdi diyor, “Sabah işime gidiyorum, akşam işimden evime geliyorum, sabaha kadar evimdeyim. Eskiden sabaha kadar dışarıda olurdum da ne çoluğu mu ne çocuğumu görmezdim. Hayatım değişti.” Onun bu durumu oradaki emniyet mensublarının bile dikkatini çekmiş; böyle böyle olan bu kişi nasıl değişti diye… Bu dönüşünün çevresine bile çok etkisi oldu. Birçok arkadaşına da bu manada vesile oldu hatta ilk defa umreye de Seyda hazretleriyle gitti; inanın ayakları patlarcasına bir gayret gösterdiğine şahit oldum, fazla tavaf yapmaktan dolayı ayaklarının patladığını gördüm ben bu kardeşimizin…

Bunlar gibi yaşanmış müşahede ettiğim bin tane daha örnek anlatabilirim, mübalağa etmiyorum. Belki buraya gelenlerin %’30’unun 40’nın İslami alt yapısı vardı ama diğer %60’ının 70’nin içinde Fatiha’yı bile bilmeyen insanlar vardı. Fakat saadatlarla beraber tevbe yoluna giren insanlar, köklü bir değişim yaşıyorlar ve sonrasında bütün eksikliklerini de tamamlıyorlar.

Aklıma gelen şu örneği de anlatayım. Kırklareli’nde Romen kardeşlerimiz var mesela. Koca bir mahalle; içlerinden tekel bayisi işletenden bilmem ne yapana kadar her çeşit insan var. Kimse o zamana kadar bu kardeşlerimizle ilgilenmemiş, bir şey anlatmamış, hep dışlanmışlar.

Bir vesileyle bir iki kişi Konya’ya Seyda Hazretlerine giderek, tevbe ediyorlar, Seydamızın manevi halkasına dahil oluyorlar. Tabii Saadatların himmet ve duası vesilesiyle bir değişim bir dönüşüm bir başkalaşım oluyor. Ki bunlardan en basiti, günahlardan nefret edip, Allahu Zülcelal’in itaatine meraklı olmak ve namaz hassasiyetine sahip olmaktır. Hayatında ilk defa sabah namazına tevbe ettiği gecenin sabahında kalkıyor adam mesela…

Bu tevbe eden Romen kardeşlerimiz geri dönünce bunlardaki değişimi mahalledeki herkes farkediyor. “Nasıl oldu, ne oldu?” derken bunlar anlattıkça bir hareketlilik başlıyor orada da. Bir irşad  hareketi…

O mahalleden onlarca kişi tevbe ederek geçmişlerini terkettiler, sofi oldular. Fakir düşmek endişesine kapılmadan işlettikleri tekel bayiilerini, kıraathaneleri kapattılar. Süpürge yapıp satıyorlardı. Ne varsa islami olmayan terkettiler. Otobüsle gidip gelme imkanları olmadığı için Kamyonların arkasına doluşup ta Kırklareli’nden konyaya geliyorlar, yeni yeni insanları getirerek tevbelerine vesile oluyorlardı. Halen de öyledir. Hatta bu kardeşlerimiz “Sultan Reyhani” adını taşıyan bir de camii yaptırmışlar mahallelerine. Bizzat oradaki emniyet mensuplarının bile girmeye çekindiği o mahalle bir gülbahçesine döndü; gülistan oldu adeta. İşte bu sadatların himmetinin ve bereketinin bir delilidir.

Bir kardeşimiz vardı, hapisane de yatmış. “Katil” manasında bir isim söylüyorlardı ona da. İzmir’deki bir kardeşimiz vesilesiyle Umreye gelmişti. Ben bu insanı gördüğüm zaman herhalde öylesine gelmiş umreye diye düşünmüştüm. Daha sonra bu kardeşimiz, vekil oldu, dergah açtı. Şu an elinden geldiğince insanlara vesile olmaya çalışıyor. Madde bağımlısı olsun, gayri meşru işle uğraşanlar olsun pek çok insanla ilgilenip, tevbelerine vesile olmak için İzmir’den Konya’ya götürüyor onları. Birçok insanın tövbesine namaza başlamasına da vesile oldu bu kardeşimiz. Ki bu adam, hapishanede yatmış, birkaç kişiyi öldürmüş; böyle bir kişiydi… Hayatları değişiyor bu Allah dostlarıyla beraber olan insanların…

Gülistan: Biraz daha açabilir miyiz; tevbe ettikten sonra insanlarda nasıl bir düzelme oluyor? Açıklar mısınız?

Seyda Hazretleri gibi kâmil mürşidlerin manevi halkasına dahil olan insanda, İslam’ın emirlerini yapma ve yaşamada olsun, günahlardan kaçınmak hususunda olsun olağanüstü bir gayret ve muhabbet hasıl oluyor. Muhabbet yani aşk, iştiyak, gayret… İslam’ın emirlerini aşk ve muhabbetle yaparken diğer yandan günahtan tiksinerek de kaçınıyor, günahı bir müminin görmesi gerektiği şekilde kötü görüyor, rahat rahat zorlanmadan da kaçınabiliyor. Böyle bir değişim oluyor hayatlarında. Bunu bizzat yaşıyorlar.

Seyda hazretleri insanlara İslam’ı hem sözlü hem de haliyle anlatıyor. İnsan yaşıyor ama bu manevi bir şekilde oluyor. Manevi olduğu için yaşamak lazım, anlatmak zor!

Seyyid Muhammed Raşit hazretleri buna şöyle bir örnek verirlerdi; “Elektrik geliyor, ampul yanıyor! Siz görüyor musunuz, elektrik nasıl geliyor? Görmüyorsunuz, aynen öyle; bir mürşidin, Allah dostlarının nazarları, onlarla bir kaç dakika bile olsa bir araya gelmek yada bir arada bulunmak sonrasında, insanda böyle bir çekim oluyor; ateşe koşan kelebekler gibi manevi bir çekilme oluyor ve salih amellere yöneliyor insanlar. Kalbi hastalıkları da tedavi oluyor, gönüllerde bir anda şifa buluyor.

İmamı Rabbani Hazretleri öyle söylüyor; “Onun (mürşidin) bakışı gönül dertlerine deva, teveccühü manevî hastalıklara şifadır.”

Aynen bu  sözü var. Hakiki mürşidin bir nazarı ile insanlar manevi hastalıklarından kurtuluyorlar. Bunların binlerce örneklerini görüyoruz ve görmeye de devam etmekteyiz. İşte bu yüzden görevimiz bu olmalı; bu maneviyat doktorlarına, kalb hekimlerine, manevi olarak hasta olan ümmeti bir an önce kavuşturmamız lazımdır. Nasıl insanlar hasta olunca acile götürülüyorsa günahların zulümatından hasta olan Müslümanları da bu manevi doktorlara bir an önce acil olarak ulaştırmamız lazımdır!

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ