Allah Dostlarının Güzel Halleri

Allah Dostlarının Güzel Halleri
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Büyük veli Ebu Ali Dekkak rahmetullahi aleyhe:

– İnsan hepsiyle amel etmese de salihlerin sözlerini dinlemesinin ve güzel hallerini okumasının ona bir faydası olur mu? Diye sorduklarında, Hazret:

– Evet olur. Bunun iki faydası vardır: Birincisi; velilerin sözleri (ve anlatılan güzel halleri) o kimsenin kalbini kuvvetlendirir, ölmüş duygularını harekete geçirir, gönlünde güzel şeylere karşı bir arzu meydana getirir. İkincisi; kibrini kırar, benliğini yıkar, boş davaları kalbinden atar. Ona ayna olur, halini gösterir. İnsan kör değilse, kendini görür” diye cevap vermiştir. Bizde bahsedilen faydalara istinaden, onların hallerinin anlatıldığı birkaç kıssaya burada yer vermeyi uygun gördük. İnşaallah faydalı olur…
Ammar b. Yasir’in münacatı

Mücahid sahabi Ammar bin Yâsir radıyallahu anh bir savaşa iştirak etmek üzere Fırat kıyısında yürürken, içinde bulunduğu hâlet-i ruhiye ile şöyle münacaatta bulunuyordu: “Ey Allah’ım! Kendimi şu dağdan atarak aşağıya yuvarlamamın, Sen’in benden daha fazla hoşnut kalmana vesîle olacağını bilsem, bunu hemen yaparım. Büyük bir ateş yakarak içine atlamamın, Sen’in benden daha çok razı olmana vesile olacağını bilsem, onu derhâl yaparım. Yâ Rabbi! Kendimi suya atıp boğulmamın, Sen’in daha ziyade hoşnutluğunu celbedeceğini bilsem, onu hemen yaparım. Ey Allah’ım! Ben sırf Sen’in rızan için savaşıyorum, beni zarara uğratmamanı diliyorum, ben Sen’i istiyorum.” (İbn-i Sa’d, III, 258)

 

Sümbül efendinin intisabı
İstanbul’un meşhur velilelerinden Sümbül Efendi öğrencilik yıllarında tasavvufa karşıydı. Arkadaşlarından birisi: Sultan İkinci Beyazıt’ın Sadrazamı Kocamustafapaşa’nın Yedikule’de yaptırdığı Dergahın Müderrisliğini, Hocalığını yapan Sultan İkinci Beyazıt’ın da Hocası olan Çelebi Halife diye meşhur olan Muhammet Cemaleddin-i Halveti Hazretlerinin sohbetine katılıyordu. Sümbül Sinan Hazretleri, zaman zaman bu arkadaşına: “Sen gönlünü sofilere bağlamakla onlardan ne umuyorsun?” derdi.

 

Bir gün, güzel bir tevafuk eseri, arkadaşı ile Sümbül Sinan yolda Cemaleddin Halife Efendi ile karşılaşırlar ve arkadaşı: “İşte bizim Efendimiz geliyor” deyince Sümbül Sinan arkadaşının kulağına eğilerek, “Pilav aşkı bir sofiye benzer” der. Buna aldırmayan arkadaşı: “İnsanı uzaktan görmekle kıyafetine bakmakla şöyle veya böyle hüküm verilmez. Gel beraber bir kere meclisinde bulunalım, sohbetini bir dinle, sora ne dersen de” diyerek Sümbül Sinan’ı ikna eder. Sohbete giderler ve sohbet esnasında Çelebi Efendi Sümbül Sinan’a dönerek: “Dileyen ister, ister vasıl eyler. Bir nazarla maksudun hasıl eyler” diyerek ona bakar. Bu bakış Sümbül Sinan’ın kendinden geçip, kalbine ok saplanmışçasına bayılmasına sebep olur.

 

Cemalettin Halveti Hazretleri, Sümbül Efendinin başını dizine alarak: “Getirin benim Sümbül’ümün cübbesini, kendim elimle giydireceğim” der. Bu esnada Sümbül Efendi ayılarak kendine gelmiştir. Hatasını anlayarak Cemaleddin Efendinin elini öperek pişmanlık duyar.

 

Bu olaydan sonra Sümbül Sinan Efendi rüyasında bir kuyunun başında toplanmış ve kuyudan kovalarla su çekmek isteyen insanlar görür. Kendisi de bunların yanına yaklaşınca su içmek ister ve kuyunun başına vardığında derindeki suyun kuyudan taştığını görür. Kuyunun ağzından Taşan suyla susuzluğunu gidererek uyanır ve sabahleyin hemen şeyhinin yanına koşarak rüyasını anlattığında Şeyh Çelebi: “Ey benim Sümbülüm, ilahi feyizleri başkaları güçlükle elde ediyorlar, sen ise kolaylıkla elde edeceksin. O halde ne duruyorsun, bunu istemez misin?” deyince hemen Şeyh Hazretlerine bağlanır ve Halveti tarikatına ilk adımını atar.

 

‘Bir deli kovalıyor…’

Muhiblerinden birisi Muhammed Raşid Hazretlerine intisab edişinin hikâyesini şöyle anlatmıştı: “Büyük bir kamu kuruluşunda çalışıyordum. Rahatsız oldum, birçok doktora gittim. Şifa bulamadım. Yakınlarım çok büyük bir hastaneye yatırdılar. Doktorlar benden ümidi kesmişlerdi. Tabiri caizse ölümü bekliyordum. Bir gece ağladım, yalvardım: “Ya Rabbi! Senin dostlarından, sevdiklerinden kimse yok mu? Sen onlardan birisine benim halimi bildirsen de, benim derdime şifaya vesile olsa” diye dua ettim.

 

Kısa bir süre sonra sakallı, sarıklı nurani bir zat-ı muhteremin ruhaniyeti hastanedeki odama yalnız olduğum anda teşrif buyurdular. Benim vücuduma teveccüh buyurdular, dua okudular. Ve sonra kayboldular. Ben doktorların ve ailemin hayreti ve şaşkınlığıyla birlikte iyileştim, eski sıhhatime kavuştum. Eski normal yaşantıma döndüm. Fakat o zatı unutamıyor, her fırsatta bulurum ümidimi taşıyordum.

 

Bir gün bir arkadaş, “Menzil’de çok büyük bir Allah dostu vardır” diyerek Seyda hazretlerinin resmini gösterdi. Fotoğrafı görünce gözlerime inanamadım, bana gelen zat o idi. Hemen ziyaret için yola çıktım. Menzil’e vardım. Seyda hazretlerinin nerde olduğunu sordum. Camide dediler. Heyecanla camiye girdim, benim iyileşmeme vesile olan zat orada oturuyordu. Koştum, hareketimin doğru olup olmadığını düşünmeden ayaklarına sarılmak istedim. Bidat olan ve hoş olmayan bu davranışım karşısında Seyda Hazretleri, ayaklarını çekmek için ayağa kalkarak, hızlı olarak uzaklaştı, ben de arkasından gittim, sonunda ziyaret ettim. Hatta dışardan bu olayı görenler: “Seyda hazretlerini bir deli kovalıyor” demişler. Allah-u Teâlâ’ya hamd olsun ki manevi olarak gördüğüm zatı, dünya gözüyle de görerek bağlanmak nasip oldu.


Senin aradığın şey bu kapıda yoktur

Musul taraflarında şeyhlik iddiasında bulunan bir kimse, talebesinden birini Nakşibendi Meşayihin büyüklerinden Seyyid Taha Hakkarî hazretlerinin yanına gönderdi ve “Seyyid Taha’ya, sünnete uymayan bir iş işletmeden, buraya dönme!” dedi. O da kalkıp Nehrî’ye geldi. Bir ikindi namazından sonra, Seyyid Taha hazretlerinin mescidin kapısında duran ayakkabılarından sol ayağınınkini uzağa koydu. Bununla mescitten sağ ayakla çıkmasını ve sünnete uygun olmayan bir iş yapmasını düşünmüştü. Fakat Seyyid Taha hazretleri, kalabalık içerisinde o kişiye hitap ederek; “Aldığın ayakkabıyı yerine koy! Senin aradığın şey, bu kapıda yoktur” diyerek ikaz da bulundu.

 

Yüreği titreten nasihat

Mevlana Halid-i Bağdadî hazretlerinin insanlara İslam’ın emir ve yasaklarını anlatıp, dünya ve ahirette kurtuluşa ermeleri için çalışmaya başladığı günlerde Bağdat Valisi Saîd Paşa, ziyaretlerine geldi. Hazreti görünce heybetinden titremeye başladı. Titremesi geçince de dua istedi. Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri ona dua edip, “Kıyamette, herkes kendi nefsinden sual olunur. Sen ise nefsinden, yani kendinden ve emrin altında olanların hepsinden sual olunursun. Hak Teâlâ’dan kork! Çünkü senin için önünde öyle bir gün vardır ki, o günün korku ve dehşetinden evladına süt veren analar, evladını unuturlar. Hamile olanlar, korkudan vakitsiz doğururlar. İnsanları sarhoş görürsün. Onlar sarhoş değil, ancak Allah-u Teâlâ’nın azabı çok şiddetlidir” deyip, nasihat buyurunca, Saîd Paşa yine titremeye başladı ve yüksek sesle ağladı.

 

“Biz Haram ve Helali Biliriz”

Ahmed Ziyaeddîn Gümüşhanevî hazretleri bir talebesinin evine misafir olmuştu. Bu sırada birisi bir sepet taze üzüm getirdi ve ev sahibine; “Bunlar kendi mahsulümdür ve helaldir. Kendi ellerimle topladım. Ziyaeddîn Efendi hazretlerine mahsus bir meyvedir” dedi. Ev sahibi üzümleri alıp Ziyaeddîn hazretlerine ikram etti. Ziyaeddîn hazretleri üzümleri görünce; “Bunlar haramdır. Ben böyle üzümleri yemem. Zira bunun bağı yetim malıdır. Fidanlar gasb edilmiştir. Şu üzümler çalınmış olduğunu bana haber vermektedirler” dedi. Orada bulunanlar buna hayret ettiler. Ev sahibi daha sonra o üzümlere helal olan üzümler karıştırdı ve işaretledi. Yemekten sonra Ziyaeddîn Gümüşhanevî hazretlerine takdim etti. Ziyaeddîn hazretleri o üzümlerden sadece helal olanları yedi. Sonra da; “Allah-u Teâlâ’nın yardımıyla biz haram ve helali biliriz. Haramlarda zulmet, karanlık görürüz. Demek sen bizi imtihan edersin. Bu şekilde hareket hatadır. Tövbe et de Allah-u Teâlâ seni affetsin. Allah adamlarına gizliler biiznillah aşikâr olur” buyurdular.

 

 

Şüpheli olana uzatsa eli ona itaat etmezdi

Bir gün aciz ve zayıf bir kadın Ahmed b. Hanbel’in yanına geldi ve sordu:
– Yazın dama çıkarak devlete ait meşalelerin ışığı altında iplik eğiriyorum. Bu caiz mi, değil mi? Böyle bir soru karşısında hayrette kalan Ahmed bin Hanbel Hazretleri:
– Sen kimsin ki, bu çeşit sözleri ağzına alıyorsun?” dedi. Kadın: “Ben Bişr b. Haris’in kız kardeşiyim.” deyince, İmam Ahmed hüngür hüngür ağladı ve: “Bu çeşit bir takva ancak onun gibisinin evinde zuhur eder.” dedi. Sonra kimseye böyle bir fetva vermeyen Ahmed bin Hanbel Hazretleri: “Asla caiz değildir! Kulak ver ki, saf suyun bulanmasın. Biraderin olan o temiz rehbere uy! Bu suretle öyle bir mertebeye ulaşırsın ki, o ışığın altında iplik eğirmek istediğin zaman senin elin sana itaat etmez. Kardeşin öyle biri idi. Helalliği şüpheli olan bir yemeğe elini uzatmak istediği zaman eli kendisine itaat etmezdi.” dedi.

 

Güzel ahlakından etkilenip Müslüman oldu

 

Meşhur sûfilerden Malik b. Dinar rahmetullahi aleyh bir zamanlar bir ev kiralamıştı. Komşusu bir yahudi idi. Malik b. Dinar’ın evinin kıbleye bakan cephesi o yahudi komşu tarafına denk düşüyordu. Bu yahudi evinin önüne bir tuvalet yapmış, pislikleri Hazret’in duvarının kenarına atarak orayı kirletiyordu. Bir gün Malik b. Dinar rahmetullahi aleyhin yanına gelerek:

– Sen bu halden rahatsız olmuyor musun, diye sordu.

– Evet, oluyorum. Ama yıkıyor, temizliyorum.

– Bu sıkıntıya niçin katlanıyorsun ki? Bu düşmanlığa, kine kim için katlanıyorsun?

– Allah Teâlâ’nın rızası için. Çünkü o şöyle buyuruyor: “O takva sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için infak ederler. Öfkelerini de yutarlar ve insanları affederler.” (Âl-i İmran, 134)

Bu cevap üzerine yahudi;

– Ne iyi bir din ki, saygın bir kişi benim gibi birinin verdiği eziyete katlanıyor. Asla bağırıp çağırmıyor, sabredip kimseye söylemiyor, dedi ve derhal Müslüman oldu.

 

Muazzam bir ihlas vakıası

Hak dostlarından bir zata, “Efendim, ihlâs hususunda sizi tesiri altında bırakan bir hâdise yaşadınız mı? diye sordular. O da: “Evet, yaşadım, dedi ve şunları anlattı: Mekke-i Mükerreme’de para kesemi kaybetmiş, muhtaç durumda kalmıştım. Basra’dan para bekliyordum, fakat bir türlü gelmiyordu. Saçım sakalım epeyce uzamıştı. Bir berbere giderek:

– Param yok, Allah rızası için saçlarımı düzeltebilir misin? Diye sordum. O esnada berber, bir adamı tıraş ediyordu. Hemen yanındaki boş yeri gösterip:
– Buraya otur, dedi ve onu bırakarak beni tıraş etmeye başladı. O adam itiraz etti. Berber:

– Kusura bakmayınız efendim, sizi ücret mukabilinde tıraş ediyorum, lâkin bu şahıs, Allah rızası için kendisini tıraş etmemi istedi. Allah için olan işler, daima önceliklidir ve bir bedeli yoktur. Allah için olan işin bedelini kullar asla bilemez ve ödeyemez, dedi.

 

Tıraştan sonra berber, cebime zorla birkaç altın sokuşturdu:
– Acil ihtiyaçlarını karşılarsın, imkânım bu kadar, kusura bakma! Dedi. Aradan birkaç gün geçti, Basra’dan beklediğim para geldi. Berbere bir kese altın götürdüm:

– Asla alamam! Allah için olan işin bedelini ödemeye kulların gücü yetmez. Varın gidin siz yolunuza devam edin, Allah selâmet versin, dedi.

Helâlleşip ayrıldım, lâkin tam kırk senedir geceleri kalkıp ona dua ediyorum.”

 

Allah için olmasaydı…

Bağdat’ta bakırcılar çarşısında büyük bir yangın çıkmıştı. İki çocuk, yanmakta olan dükkânların birinde mahsur kalmıştı. Çocuklar “İmdat!” diye feryat etmelerine rağmen, alevler çok şiddetli olduğundan hiç kimse kurtarmaya cesaret edemiyordu. Çocukların ustası ise dışarıda çaresizlik içinde, “Kim çocukları kurtarırsa ona bin altın vereceğim!” diye nidâ ediyordu.

 

O sırada oradan geçmekte olan Ebu’l-Hüseyin Nurî Hazretleri, bu hâdiseyi görünce hemen büyük bir şefkat ve merhametle ateşin içine daldı. Ateş, sanki ona gülistan oluverdi. Hazret-i Pîr, herkesin hayret dolu bakışları arasında, çocukları alevlerin ortasından Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle sağ-salim kurtardı. Çocukların ustası, büyük bir sevinç içinde Ebu’l-Hüseyin Nûrî Hazretleri’ne altınları takdim etti. Hazret-i Pîr ise birden kaşlarını çattı ve şöyle dedi: “Sen altınlarını al ve Allah-u Teâlâ’ya şükret! Şayet ben şu yaptığımı Allah için değil de, maddî bir karşılık ümidiyle yapmış olsaydım, çocukları o alevlerin içinden asla çıkaramazdım!”

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ