Allah Rızka Kefildir!

Allah Rızka Kefildir!
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Rızık endişesi ve mal toplama sevdası

 

Günümüzde müslüman kardeşlerimizi, ruhlara hayat veren dinimiz İslam’ı yaşamaktan alıkoyan en büyük sebep, hiç şüphesiz ki rızık endişesinin kalpleri sarmış olmasından kaynaklanan, bitmek bilmeyen mal toplama hırsı ve fakir düşme korkusudur.

 

Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin tarif ettiği bir psikolojik-nefsi hastalık olarak, biliyoruz ki şeytan insanı en çok yoksul kalmakla korkutur. Türlü vesveselerle rızık endişesine düşürdüğü insanı, durmadan dünya için çalıştırır, durmadan mal toplatır. Kimi zaman onu cimri yapar, kimi zaman hırsızlık belasına bulaştırır.

 

Oysa yine bilinen, fakat çoğunlukla idrak edilmeyen bir gerçek de; “Allah-u Zülcelal’in rızıklara kefil olduğudur.” Evet, biliniyor olmasına rağmen, derinlemesine idrak edilememiş bir gerçektir işte bu…

 

Eski sufilerin tevekkül yolculukları

Birçok derviş, sofi, belki sadece bunu idrak etmek ve imanlarını kuvvetlendirmek için tevekkül ederek, yanlarına hiç bir azık almadan; parasız, susuz ve yiyeceksiz olarak yollara düşmüşlerdir, ıssız bucaksız çöllere açılmışlardır.

 

Bu yolculuklara çıktıklarında yaratılan her şeyden yüz çevirmişler Allah’tan başkasına güvenmekten kaçınmak adına, Hakkın rızıklara kefil olduğunu bilmek, nefslerine idrak ettirmek için ihtiyaçlarını mahlûkattan istemekten utanmışlardır.

 

Kalpleri kemiren rızık endişesinden kurtulmak adına, nefisleri ile anlamını ancak yaşayanın bileceği bir mücadeleye girişmişler…

 

İşte, biz de en azından onların tecrübe ettikleri bu halleri, yaşamış oldukları olayları, bu husustaki ahlaklarını bilirsek, İslami yaşantımızda yeni manevi yükselişler, inkişaflar olacaktır. Bahsettiğimiz bu sebeplerden dolayı biz de bu yazımızda onların bu husustaki ahlaklarını ele almayı uygun bulduk.

 

Onların bir ahlakı da yanlarında beş para olmasa bile rızık meselesi üzerinde sabahlara kadar kafa patlatmadan gecelerini huzur içinde geçirmeleri, ertesi gün için azık saklamayı çirkin görmeleri idi…

 

Aileleri için tedbir alırlardı

İçlerinden biri, ertesi gün için veya haftalık, aylık veya daha uzun bir süre için gerekli önlemleri alarak yiyecek temin ettiğinde, bunu kendi hesabına değil de rızık derdine düşüp de huzurları kaçmasın diye aileleri adına yapıyorlardı.

 

Çünkü özellikle fakir olan bir derviş, ailesinin sıkıntıları kaldıramayıp bu yüzden -maazallah- Rabbi hakkında yanlış bir itikada sapabileceğini aklından çıkarmamalıdır. Maalesef bugün birçok Müslüman, “Takva olacağım, dünyaya değer vermeyeceğim” diye, ailesini ve geçimini ihmal etmekte, neticede de hem mahrumiyet ve sıkıntılara duçar olmakta hem de ailesinin tehlikeli sıkıntılara düşerek sarsılmalarına sebep olmaktadır.

 

Veys el-Karani hazretleri bir sözünde: “Allah, rızkının tasasına düşen kulunun hiçbir amelini kabul etmez, çünkü rızkını dert edinen (ayetlerinde mahlûkatının rızkını üstlendiğini haber veren) Allah’ı (Celle Celaluhuyu) töhmet altında bırakıyor demektir. Rabbini töhmet altında tutanın ise herhangi bir ameli yukarılara yükseltilmez” derken, rızık endişesi taşıyanların ahiretlerini tehlikeye atarak, amellerini mahvettiklerini bize haber veriyor.

 

Gerçek tevekkül

Bir adam Bişri Hafi Hazretlerinin yanında: “Allah’a tevekkül ettim.” (Hûd; 56) ayetini okuyunca, Bişr-i Hafi Hazretleri; “Allah’a karşı yalan söylüyorsun, eğer tevekkül etmiş olsaydın, Allah’ın yaptığına da yapmakta olduğuna da (takdirine) razı olurdun!..” diyerek, o kişiye belki tevhidin bir şartının da; “Allah’ın takdirine razı olmak” olduğunu göstermişlerdir.

 

Yine Şakik-i Belhi Hazretlerinden nakledilen şu olay, iklim iklim yayılan bir tefekkür neşvesini canlandırıyor gönüllerde.

 

Bir defasında Belh şehrinde korkunç bir kıtlık olmuştu. Öyle ki halk neredeyse açlıktan birbirini yiyecek hale gelmişti. Hal böyle iken Şakik-i Belhi hazretleri, pazarda şen-şakrak, neşe içinde bir köle görür. Haline şaşırır ve ona:

– Ey uşak! Şen-şakrak, böyle neşe içinde olmanın ne âlemi var! Halkın açlıktan ne hale geldiğini görmüyor musun? der. Köle de ona cevap olarak:

– Bundan bana ne! Ben, kendine has bir köyü ve buralardan bir sürü geliri olan, bir efendinin kölesiyim, o beni aç bırakmaz ki… diye cevap verir.

Bu cevap karşısında Şakik’in eli ayağı buz kesilir ve: “İlahi! Bir ambarı olan bir ağaya güvenen şu köle, bu kadar şen-şakrak! Sen ki, hükümdarlar hükümdarı olup rızka kefilsin. Biz neye gam yiyelim, niye dert edinelim!” diyerek, derhal dünya meşgalelerinden yüz çevirir, samimi bir şekilde tövbe edip Hakk’ın yoluna baş koyar.

 

Tevekkülde kemalatın zirvesine ulaşmıştır ve daima bu hali “Ben bir kölenin çömeziyim” diye o günü hatırlarmış.

 

‘Fakirlik kadar cehennemden korksa…’

Yahya Bin Muaz kuddise sirruhu, insanların fakirlikten ne kadar çok korktuklarını ve bunun neticesinde nasıl bir rızık endişesine kapıldıklarını fark etmiş olacak ki şöyle söylemiş: “Zavallı âdemoğlu, eğer fakirlikten korktuğu gibi cehennemden korksaydı, cennete girerdi.”

 

Sufilerden birisi de şöyle demiş; “Her kim Hakk Teâlâ’dan gayri bir şeyden korkar ve veya O’ndan başkasından bir şey ümit ederse onun üzerine tüm istek kapıları bağlanır ve üzerine korku musallat edilir. Yetmiş perde ile perdelenir ki o perdelerin en aşağısı şüphedir.”

 

Mürşidlerden birisinin tabiilerinden birisine şu şekilde nasihat ettiği söylenmiştir: “İnsanlar rızka bağlandıkları kadar, rızkı veren Cenâb-ı Hakk’a merbut (bağlantılı) olsalardı, meleklerin üstüne yükselirlerdi. Sen, ana karnında akılsız, fikirsiz, bir damlacık koyu su iken, Cenâb-ı Hak o halde iken bile seni unutmadı. Sana can, kabiliyet, akıl, tabiat, idrak, cemal, nutuk, rey, fikir verdi. Elinin üzerine on parmak dizdi. Omuzuna iki kol yapıştırdı. Ey doyumsuz insan! Cenâb-ı Hak senin rızkını unutacak mı sanıyorsun?”

 

Asıl, sonlarını düşünmeleri ve güzel manevi hallerinin değişmesinden korkmaları, sufilerin fazla korkmalarını gerektiren mevzulardandır. Allah Teâlâ: ‘De ki, size yaptıkları işler bakımından, en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? (Bunlar) iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.” (Kehf 18/103-104)

 

‘Nereden yersin?..’

Hikâye edildiğine göre, adamın biri Hatimi Esam’a: “Nereden yersin, rızkını nereden temin ediyorsun?” diye sordu. Hatim rahimehullah da o vakit, “Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Fakat münafıklar bunu anlamazlar.” (Münâfikîn; 7) ayetini okudu.

 

Ebu’l Abbas b. Mesruk rahmetullahi aleyh, bir gün hasta yatan ve Seyyidlerden Ebul Fadl rahmetullahi aleyhin yanına gitti. Ebul Fadl denilen bu zat, aynı zamanda çoluk çocuk sahibi idi ve belirli bir geliri yoktu. Ebul Abbas der ki: ‘Ziyaretinden kalkıp çıkmak istediğim zaman, kendi kendime şöyle dedim: ‘Bu kişi nereden yiyor?’ Arkadan şöyle bağırdı. ‘Ya Ebül Abbas! Bu kötü töhmeti kalbinden at! Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın gizli olan nice lütufları vardır!”

 

Ebu Abdullah Kuraşi rahmetullahi aleyhe tevekkülden soruldu. Cevap olarak: “Tevekkül, her durumda Allah Teâlâ’ya bağlanıp güvenmektir.” buyurdu.

 

İbrahim b. Edhem Hazretlerinin muhabbetullah ve ilahi feyzi hükümdarların taht ve saltanatından üstün tuttuğuna dair şöyle bir nakil vardır. İbrahim b. Edhem rahmetullahi aleyhe bir defasında Rahman’dan bir varidat, feyz (manevi ikram) geldiğinde; “Şu dünya hükümdarları nerede? Gelsinler de bunun ne kadar zevkli ve hazlı olduğunu görsünler, ta ki mülklerinden utansınlar, ar etsinler” demiştir.

 

Yine anlatıldığına göre, İbrahim b. Edhem rahimehullah birine sormuştu:

– Evliyadan olmayı arzu eder misin? Genç:

– Tabii arzu ederim, demişti. Ona:

– O halde, zerre kadar dünyaya ve ahirete rağbet etme. Bütün mevcudiyetinle İzzet ve Celal sahibi Allah’a yönel, Allah’ın dışındaki varlıklardan kendini uzak tut. Helal lokma ye de (istersen) geceleri sabaha kadar namaz kılıp, gündüzleri nafile oruç tutma. Ancak helal lokma yiyenler, Allah adamlarının payesine ulaşabilir.

 

Rızıkları veren Allah’a güven

Dervişlerden biri, “Herkesin rızkı Allah Subhanehu ve Teâlâ’dan gelir” hadisinin mânâsını bizzat yaşayarak anlamak istiyordu. Başını alıp çöllere çıktı, bir kenarda yatıp uyudu. Aradan bir müddet geçti. Çölde yolunu kaybeden bir kervan, adamın yattığı yerin yakınında konakladı. Zahidi gördüler. Birisi: “Bu adam niçin böyle ıssız bir yerde yatıyor, kurttan, düşmandan korkmuyor mu? Yoksa ölmüş mü?” diye sordu.

 

Yanına gittiler. Zahit hiç sesini çıkarmıyor, ne olacak diye hareketsiz bekliyordu. Kervandakiler bunu görünce: “Bu zavallı açlıktan ölmek üzere” dediler. Yemek getirdiler. Zahit dişlerini sıktı. Adamlar bıçak getirip dişlerinin arasına soktu, zorla ağzını açtı ve çorbayı içirdiler…

 

Vehih b. Verr rahmetullahi aleyhe:

– Rızık için hiç endişelendiğiniz oldu mu? Dediler.

– Bütün yerin kalay olduğunu görsem, göklerin de bakır olduğunu anlasam, rızkımdan endişe etmem. Eğer endişeye kapılırsam, Allah Celle Celaluhu’nun bütün mahlûkların rızkına kefil olduğuna inanmamış olurum! Dedi.

 

İnsan, bütün kalbiyle
Rabbine güvenmelidir

Bu, tembelliği tavsiye değildir. Bu, Allah’a iman ve O’nun, misafirlerinin ihtiyacını göreceğine duyulan tam bir itimattır. İnsan, Rabbinden işte böylesine tam emin olmalıdır. Yazık ki, çok defa bu güveni yakalayamıyor ve bu yüzden de zanlarımıza göre muamele görüyoruz. Evet, kudsi hadisle sabittir ki, Allah-u Zülcelâl ‘kulunun zannına göre’ ona muamele etmektedir.

 

Hadis-i kudsîde buyurulur: “Allâh Teâlâ, âdemoğlunun rızıkları ile vazîfeli olan meleklere şöyle buyurur: «Herhangi bir kulu, bütün tasa ve düşüncesini tek bir şeye (yâni Rabbine) teksîf etmiş bir şekilde bulursanız, ona göklerin ve yerin rızkını garanti edin! Herhangi bir kulu da adâletle (istikâmetten ayrılmayarak) rızık ararken bulursanız, ona iyi davranın ve (yolunu) kolaylaştırın!..»” (75 Kudsî Hadîs’in Tercüme ve Şerhi, Ebû Hüreyre’den rivâyet)

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ