Ashab-ı Kirâm’ın namazı

Ashab-ı Kirâm’ın namazı
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Efendimiz aleyhissalatu vesselam bütün konularda olduğu gibi müminlere namaz konusunda da Usve-i Hasene, yani en güzel örnekti. O’nu örnek almak ve ona benzemek, insanı dünya ve ahirette kurtaracak bir ameldi ve ona en çok benzeyen, örnek alırken en güzel şekilde örnek alanlar ise hiç şüphesiz Efendimiz aleyhissalatu vesselamın Ashabıydı.

 

Ashab-ı Kiram Efendilerimiz, namazı nasıl kılacaklarının dersini, Allah Resulü aleyhissalatu vesselamdan almışlar ve nasıl bir hassasiyete sahip olunması gerektiğini de yine Efendimiz aleyhissalatu vesselamın örnekliğinde öğrenmişlerdi. Bu sebepten olsa gerek, namaza verilmesi gereken kıymetin ne denli önemli ve büyük olduğunu bilirler, ihlâsla namazı kılarlar, bir vakti geçirmektense can vermeyi tercih ederlerdi.

 

Fudayl bin İyâz rahmetullahi aleyhi şöyle anlatır: “Ashab-ı Kiram radıyallahu anhum, sabaha girdikleri zaman, saçları dağınık, renkleri sararmış bir şekilde bulunurlardı. Geceyi secde edici, rükû edici olarak geçirirlerdi. Bazen uzun müddet kıyamda kalırlar, bazen de uzun müddet secdeye kapanırlardı. Aziz ve Celil olan Allah’ı andıkları zaman, rüzgârlı bir günde ağaçların sallanması gibi sallanırlar; gözlerinden, elbiselerini ıslatıncaya ve yerde abdest suyu ölçüsünde eser bırakıncaya kadar yaş boşanırdı. (Buna rağmen) Sabah olunca yüzlerine yağ sürerler, gözlerine sürme çekerler; halkın içine sanki geceyi hep uykuyla geçirmiş gibi çıkarlardı.

 

En faziletlilerimizin namazı

 

Mücahid radıyallahu anhu, Hazret-i Ebû Bekir ve Abdullah bin Zübeyr radıyallahu anhuma Efendilerimiz için: “Onlar namaz kılarken, sanki bir direk gibi hareketsiz dururlardı” diye, onların nasıl namaz kıldıklarını anlatır.

 

Misver b. Mahreme diyor ki: “Ömer bin Hattab hançerlendikten sonra, yanına geldim. Oradakilere:

– Durumu nasıl? Diye sordum.

– Gördüğün gibi, diye cevap verdiler.

– Namazı hatırlatarak onu uyandırın! (Yoksa) Namazdan daha başka bir şeyi hatırlatarak, onu uyandıramazsınız! Dedim.

– Ey müminlerin emiri! Namaz vakti geldi, dediler.

– Ha! Peki, kalkayım, dedi.

 

İslam’da namazı terk edenin durumunu düşündü. Yarasından kan aka aka namazını kıldı. (Taberani, Hayatü’s Sahabe)

 

Hz. Osman radıyallahu anhu, bir suikast sonucu hançerle yaralandıktan sonra, sürekli kan kaybetmeye başladı ve komaya girdi. Bu durumda dahi, namaz vakti geldiği söylenince,  kendine gelmiş namazını kılmış ve şöyle söylemişti: “Namazı terk edenin, İslam’da yeri yoktur!”

 

Hz. Osman radıyallahu anhu, bütün geceyi uyanık geçirir ve bir rekâtta tüm Ku’an’ı Kerim’i hatmettiği olurdu.

 

Namaz vakti gelince Hz. Ali radıyallahu anhunun, vücudu titremeye başlar ve yüzü sararırdı. Neden bu hale geldiğini soranlara şöyle derdi: “Yerle göğün kaldıramadığı, dağların taşımaktan aciz kaldığı bir emaneti eda etme zamanı gelmiştir. Onu kusursuz olarak yapabilecek miyim, yapamayacak mıyım bilemiyorum?”

 

Hz. Ali’nin dünya ile irtibatı kesilirdi

 

Hz. Ali kerramallahu vechenin, savaşta vücuduna saplanan okun, namaz kılarken çıkartılmasını istemesi meşhurdur. Çünkü Rasulullah Efendimizin diğer sahabeleri gibi İmam Ali radıyallahu anhunun da namazda iken dünya ile irtibatı kesilmekte, yalnız Allah-u Zülcelâl ile meşgul olmaktadır.

 

Şöyle ki bir keresinde Hazret-i İmam’ın baldırına bir ok saplanmıştı. Çok acı veriyor ve bu acıdan dolayı çıkartmakta zorlanılıyordu. İmam’ın namazdaki huşusu ve sadece Allah ile meşgul olması geldi akıllara… Ve Hazreti İmam namaza durduğunda, çıkartmaya karar verdiler saplanan oku…

 

Nafile namaz kılmaya başlayan Hz. İmam Ali secdeye kapanınca, oku kuvvetle çektiler ve çıkardılar. Hz. İmam öyle kendini vererek namaz kılıyordu ki okun çıkartıldığını bile fark etmemişti. Nitekim namazı bitirince, etrafına bakınarak “Oku çıkardınız mı?” diye sordu. Oradakiler “Çoktan çıkardık” diye cevap verdiler.

 

Ashab-ı Kiram efendilerimiz namaza durdukları zaman, kendilerini Allah korkusu ve azameti kaplardı. Hazret-i Hasan radıyallahu anhu, abdest alırken rengi değişirdi. Biri:

– Niye böyle oluyorsun? Diye sorunca Hazret-i Hasan radıyallahu anhu:

– Azametli, mutlak kudret sahibi, her istediğini derhal yapan bir Sultanın huzuruna dikilme zamanı gelmiştir, diye, titreyerek cevap verdi.

 

Namaz, ölümden başka dertlere devadır!

 

Tarık bin Şihab, Selman-ı Farisi radıyallah anhunun namaz hayatını şöyle anlatır: “Gece ibadetlerini öğrenebilmek için bir gece Selman’ın evinde kaldım. O gecenin sonunda kalkarak, bir süre namaz kıldı. Ben onun gece boyunca hiç yatmayıp devamlı ibadet ettiğini zannediyordum. Bunu kendisine söylediğimde, o şöyle buyurdu:

 

“Hakkıyla eda edilen beş vakit namaz, ölüm hariç tüm dertlerin devasıdır. İnsanlar akşama, üç grup halinde ulaşırlar. Bir grubu vardır ki, ne kârda ne de zarardadır. İkinci grup insanlar, hiç kârı olmayıp tamamen zararda olanlardır. Son grupta bulunanlar ise sadece kârda olan kişilerdir. Halkın gafletini ganimet bilerek, gece karanlığında kalkıp sabaha kadar Allah’a ibadet eden kişiler yalnızca kârda olup hiç zarar etmeyenlerdir. Bir takım kişiler de vardır ki, halkın gafletini fırsat bilerek günahlara dalarlar. Böyle kişiler, hiç kârları bulunmayıp sadece zarar edenlerdir. Yatsı namazını kıldıktan sonra yatanlarsa ne kâr ve ne de zarar edenlerdir. Sakın seni yorgun düşürecek şekilde hızlı hızlı yürüme. İtidali hiç bir zaman elinden bırakma ve başına geçtiğin bir işte sebat et.” (Taberani)

 

Burada Selman-i Farisi radıyallahu anhunun namazını anlatan Tarık bin Şihap radıyallahu anhunun tavrı da dikkat çekicidir. O da gece ibadetlerini ve namazı nasıl eda ettiğini öğrenmek için Selman-i Farisi radıyallahu anhuyu ziyarete gitmiştir. Şimdilerde kim var ki “Namazı nasıl doğru kılabilirim, güzel namaz kılan ya da gece ibadet eden kim varsa öğreneyim de bende öyle yapayım” diyen; “Namaz hususunda kendime örnek alacağım biri var mı?” diye araştıran kim var ki? En azından Tarık b. Şihab radıyallahu anhunun bu tavrını kendimize örnek alarak, biz de şimdiden sonra başlasak geç kalmış olmayız herhalde.

 

Selman-ı Farisi radıyallahu anhu başka bir zaman namaz hakkında şunları söylemiştir: “Kul namaza durduğunda, hataları başının üzerine asılır. Namaz bitmeden önce de bunların tamamı dağılıp gider. Tıpkı hurmaların hurma ağaçlarından düşüp de sağa sola dağılmaları gibi.”

 

Bir namaz tutkunu Abdullah b. Mes’ud

 

Sahabenin her biri farklı bir meşrepteydi. Kimisi oruç sevdalısı, kimisi zikir aşığı, kimisi cihad meftunu iken, kimileri de vardı ki Abdullah bin Mes’ud gibi mesela, namaz tutkunuydular.

 

Abdullah bin Mes’ud radıyallahu anhu efendimiz, neredeyse hiç nafile oruç tutmazdı. Kendisine niçin oruç tutmadığı sorulduğunda: “Ben oruç tuttuğum zaman namaz kılmakta güçlük çekiyorum. Hâlbuki namaz, benim yanımda oruçtan daha sevimlidir” derdi. Oruç tuttuğunda da başında, ortasında ve sonunda olmak üzere, ayda üç gün tutardı. (Heysemi)

 

“Ben Abdullah bin Mes’ud’dan daha az oruç tutan bir fakih görmedim. Ona niçin nafile orucu az tuttuğu sorulunca ‘Ben namazı oruca tercih ediyorum. Oruç tuttuğumda, namaz kılmakta güçlük çekiyorum’ dedi.” (İbn Sa’d)

 

Namazlar ihtiyaçların görülmesine vesile olur

 

İbni Mes’ud radıyallahu anhudan söz açılmışken, namazla alakalı iki sözünü nakletmeden geçmek olmaz. Bir defasında şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “İhtiyaçlarınızı farz namazların üzerine yükleyiniz. Çünkü farz namazlar ihtiyaçlarınızın görülmesine vesile olur.”

 

Bir başka defa ise şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “Büyük günahlardan korunmak şartıyla, kılınan namazlar, aralarındaki günahlara kefaret olur.” (Ebu Nuaym)

 

Abdullah bin Zübeyr radıyallahu anhunun namazından sorulunca, sahabeden bir zat: “İbn-i Zübeyr secdeyi öyle uzun ve hareketsiz yapardı ki kuşlar gelir, omzuna konardı. Bazen de öyle rükû ederdi ki bütün gece rükû ile geçerdi. Bazen de secdeyi uzatır, bütün geceyi secde ile geçirirdi.” Diye, haber vermiştir.

 

Namazdan alıkoyan bahçesini infak etti

 

Ebu Talha el-Ensarî, kendisine ait olan bir bostanda namaz kılıyordu. O esnada Dubsi denilen bir kuş öttü. O kuş durmadan bir çıkış yolu arıyor fakat bir türlü bulup da çıkamıyordu. Bu manzara, Ebu Talha’nın hoşuna gitti. Namazın içinde olduğu halde gaflete düşüp farkında olmadan kuşu seyre koyuldu. Sonra gafletinin farkına varıp namaza döndü ama kaç rekât kıldığını hatırlayamadı. Bunun üzerine: “Bu malım yüzünden dinim helâk oldu” diyerek, Efendimiz aleyhissalatu vesselamın yanına geldi ve olanları anlattıktan sonra: “Ey Allah’ın Resulü, bu bahçemi, Allah yolunda infak ettim. Nasıl uygun buluyorsun öyle harca” dedi. (İmam Malik)

 

Namazı hiçbir şartta bırakmazlardı

 

İbn-i Zübeyr radıyallahu anhu, olağanüstü durumlarda bile namazına ara vermezdi. Çünkü namazdayken, namazdan başka bir şey ile meşgul olmazdı ki çevresinde cereyan eden olaylardan haberdar olsun.

 

Yapılan bir saldırıda evde namaz kılıyordu. Atılan şey mescidin kapısına çarptı. Duvardan sıçrayan bir parça da İbn-i Zübeyr radıyallahu anhunun boğazı ile sakalı arasına çarptı. Buna rağmen o, ne namazını bozdu ne rükû ve secdesini kısalttı.

 

O, her namazını böyle kılardı. Huşu ve ihlas, onların her işte olduğu gibi namazda da onların şiarıydı. Nitekim bir keresinde namaz kılarken, Haşim isimli oğlu yanında yatıyordu. Tavandan bir yılan düştü ve yerde yatan oğluna sarıldı. Çocuk feryat etmeye başladı. Ev halkı yetiştiler bir gürültü koptu, yılanı öldürdüler. Bütün bunlar olurken, İbn-i Zübeyr namazını sükûnetle kılmaya devam etti. Selam verdikten sonra:

– Gürültüye benzer bir şey işittim, neydi o? Diye sordu. Hanımı:

– Allah sana acısın! Çocuğun ölüyordu. Senin haberin olmadı mı? Dedi. Buna karşılık İbn-i Zübeyr radıyallahu anhu şöyle cevap verdi:

– Allah hayrını versin! Eğer namazda başka bir şeyle ilgilenseydim, namaz nerede kalırdı?

 

“Bütün geceyi tek rekât namazla ihya ederdi”

 

Hz. Osman radıyallahu anhunun evi, asiler tarafından kuşatıldığında, hanımı asilere: “Siz onu öldürmek mi istiyorsunuz? İster öldürünüz, ister bırakınız, kesinlikle o bütün geceyi, bir tek rekâtla ihya eder ve o rekâtta bütün Kur’an’ı hatmeder” dedi. (Taberani)

 

Çünkü hanımı zamanla anlamıştı ki Hazreti Osman radıyallahu anhu şartlar ne olursa olsun, bu güzel âdetinden vazgeçmezdi.

 

İbn Abbas şöyle anlatıyor: “Gözlerim kör olduğunda bana: ‘Namazı birkaç gün bırakırsan seni tedavi ederiz!’ dediler. Ben: “Hayır” dedim. Çünkü Allah’ın Resulü: “Kim namazı terk ederse o, Allah’ı kendisine gazaba getirmiş olarak Allah’ın huzuruna gidecektir” buyurdu.” (Taberani)

 

Namazın güzelliğinden ayrılamayan sahabe

 

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem ve Ashabı, Zatu’r Rika savaşına çıkmışlardı. Bir yerde mola verildi ve Peygamberimiz, Abbad bin Bişr radıyallahu anhu ile Ammar bin Yasir radıyallahu anhuyu bir geçidin girişine nöbetçi tayin etti.

 

Bu iki zat geçidin önüne gelince, Ammar önce arkadaşının nöbet tutmasını isteyerek uyudu. Abbad radıyallahu anhu ise nöbet tutmaya başladı. Hz. Abbad ortalığın sakin olduğunu görünce namaza durdu.

 

Onu gören bir müşrik, namaz kılan Abbad’a bir ok attı ve vücuduna isabet ettirdi. Ancak Hz. Abbad, oku eliyle çıkarıp namaza devam etti. Müşrik onun namaza devam ettiğini görünce vuramadığını zannedip tekrar ok attı. Abbad, namazını bozmadan devam etti. Derken üçüncü kez ok attı. Bir müddet sonra arkadaşı uyandı ve müşrik onların iki kişi olduğunu görünce kaçtı.

 

Ammar bin Yasir, arkadaşından akan kanları görünce:

– Subhanellah! Sana ilk oku atınca beni niye uyandırmadın? Diye sordu. Abbad’ın verdiği cevaba dikkat edin:

– Öyle bir sure okuyordum ki kesmek istemedim!

 

Namazı hakkıyla kılan ve güzelliklerini yaşayan bir adam, işte ancak böyle cevap verebilir.

 

Bir başka rivayette, Hz. Abbad üçüncü oktan sonra namazına ara vermiş ve Ammar b. Yasiri uyandırmış: “Eğer Resulullah’ın verdiği nöbetçilik görevini aksatma korkum olmasaydı, ölünceye kadar namazdan ayrılmazdım” demiştir.

 

Bu nasıl imandır, bu ne muhteşem teslimiyettir ki, vücuduna saplanan oklar onu namazdan ayıramıyor!

 

Şunu da dikkat edelim; Hz. Abbad’ın kıldığı farz değil, nafile bir namazdır. Sahabeler, günümüzde namaz kılmayan Müslümanların ileri sürdüğü bahaneleri duysalar, herhalde acı acı gülerlerdi…

 

‘Bir de gece namazı kılsa…’

 

Abdullah bin Ömer radıyallahu anhu, Ashab-ı Kiram’ın büyüklerinden olup, dört büyük halifeden Hz. Ömer radıyallahu anhunun oğludur. Onun da namaz aşkı dillere destandı.

 

Gençliğinde sık sık mescitte uyurdu. O sıralarda herkes rüyasını Peygamberimiz sallallahu aleyhi veselleme anlatırdı. Bir gece garip bir rüya gördü. Önünde ateşten bir kuyu vardı. Melekler onu kuyunun yanı başına bırakmışlardı. İçinde yanan insanların sesleri duyuluyordu. Bunlara şahit olan Abdullah: “Ateşten, Allah’a sığınırım” diye, dua ediyordu.

 

Yananları tanıyordu sanki… Sonra başka bir melek çıkageldi. Ona: “Sen hiç korkma” dedi. Bu rüyayı Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin eşi Hafsa anamıza anlattı. Hafsa anamız da Peygamberimize aktardı. Peygamber Efendimiz: “Abdullah bin Ömer ne iyi bir insandır! (Fakat) bir de gece namazını kılsa” buyurdular. Bunu işiten Abdullah radıyallahu anhu, bundan sonra, geceleri az uyumaya ve ibadet etmeye başladı.

 

Abdullah b. Ömer radıyallahu anhu, cemaatle namaz kılmaya o kadar çok önem verirdi ki, şayet yatsı namazını cemaatle kılamazsa gecenin tümünü ibadetle geçirirdi.

 

İşte, sahabenin dünyasında namazdan daha önemli bir ibadet, ondan daha değerli bir davranış yoktu. Onun uğruna canlarını mallarını ve sahip oldukları her varsa feda etmekten çekinmezlerdi. Demek ki namaz, canı hiçe sayacak kadar kıymetli, önemli, lezzetli, saadetli bir ibadettir.

 

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ