Ashab Üstündür!

Ashab Üstündür!
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Tabî olunacak güneşler
ve hidayet yıldızları

Kur’an-ı Kerim’in o yüce beyanlarında Sahabe’nin belirgin izlerini bulmak ve o mükemmel insanların üstünlük ve faziletlerini tefsirlerden takip etmek, bu yazımızın konusunu oluşturuyor.

 

Şümûs-ül iktidardır Âl-ü Ashab

Nücûm-ül ihtidâdır cümle ahbab (1)

 

Mustafa İsmet Garibullah kuddise sirruhu Ashab-ı Kiram’ı, tabi olunacak güneşler ve hidayet yıldızları  olarak vasıflandırıyor. Şeyh İsmet Efendi bizlere ashaba tabi olmayı tavsiye ederken, elbette ilhamı Kur’an’dan alıyordu. Çünkü Kur’an bizlerden onlara tabi olmamızı istiyor:

 

“(İslam dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (Tevbe; 100)

 

Elmalılı Hamdi Efendi bu ayetin tefsirinde, “sabigune’l evvelun”u (ilk Müslümanları) takip edenlerin, Raziyye ve Marziyye (Allah’tan razı olan ve kendilerinden Allah’ın razı olduğu) mertebesini kazanacaklarına işaret ediyor. (2)

 

Yine, İmam-ı Taberi de bu hususta aynı şekilde tefsirde bulunuyor. (3) Sahabenin izinden gitmek; zorlu bir iş ama her zorlu işte olduğu gibi neticesi ve mükafatı mükemmel. Allah’ın razı olduğu ve Allah’tan razı olan kullar olmak. Bu ne büyük bir netice; ne muazzam bir mükafat ve ne muhteşem bir saadettir.

 

Onlar kimsenin iman etmediği bir devrede iman ettiler ki bu devlete kavuştular. O devirde iman etmek demek, ateşten gömlek giymek demekti. Onlar o gömleği giydiler. Tevhid davasının tek yiğidine iman ettiler. Allah Resulü sallallahu aleyhi veselleme o devrede iman etmek demek, işkenceye, zulme baştan katlanmak demekti.

 

Ya Sümeyye Hatun (r.anha) gibi imanları pahasına işkence altında can verdiler; ya da Ammar radıyallahu anh gibi dilleri ile dönmüş göründüler ama kalben sapasağlam bir iman kalesi olmaya devam ettiler. Sonucu ise daha da güzeldi: Ammar radıyallahu anhın imanını Allah tasdik ediyordu: “Kalbi iman ile sükûnet bulduğu halde (dinden dönmeye) zorlananlar dışında, her kim imanından sonra küfre kalbini açarsa, mutlaka onların üzerine Allah’tan bir gazap gelir ve kendilerine çok büyük bir azap vardır.” (Nahl, 106)

 

Allah’ımız Celle Celaluhu, Ammar radıyallahu anhın imanını tasdik etmekle kalmıyor; onun açtığı yoldan kıyamete kadar mü’minlere de bir ruhsat veriyordu: “Ölüm tehlikesi karşısında kurtuluş için diliyle inkar eder gibi davranma.” (4).

 

Görüldüğü üzere, Rahmet Nebisi sallallahu aleyhi vesellemin ashabı, Allah katında öylesine önemli bir yere sahiptiler ki, bizatihi ayetlerin inişine sebep teşkil etmişlerdi.

 

Asrı Saadette iman etmek demek…

Allah Resul’üne iman etmek demek boykota, ambargoya, dışlanmaya katlanmak demekti. Üç yıl süren Şib-i Ebu Talib’deki ambargo döneminde, hiç kimse ne imanından vazgeçmeyi düşünmüştü, ne de toplumsal tecrit politikasına destek olmayı. Allah Resul’üne iman etmek demek alay edilmek demekti. İsra ve Mirac’ı anlamayanlar Ebu Bekr radıyallahu anh gelip de olayı anlattıklarında Sıddık-ı Ekber radıyallahu anh: “O ne dediyse doğrudur” deyiveriyordu. Mekkeli müşriklerinin kodamanlarının sevinci kursaklarında kalıyordu. Ama o bu sözüyle Alemlerin Hâlık’ı tarafından “O ne iyi arkadaştı” taltifine mahzar oluyordu. (5).

 

Hicret emri geldiğinde de hiçbirisi tereddüt etmemişti. Mekke’de kimisi mallarını bıraktı; kimisi ebeveynini; kimisi eşini ya da ailesini. Kimisi gizli hicreti tercih ederken; kimisi de Hz. Ömer gibi alenen çıkıp hicret ediyordu. Üstelik de yirmi arkadaşı ile beraber. Ebu Bekr-i Sıddık radıyallahu anh ise hicret emrini aldığında sevincinden ağlıyordu. Allah Resul’üne yol arkadaşı olmanın verdiği sevinç, Mekke’de bıraktıklarını unutturmuştu.

 

Düşünsenize; ciğerparelerinizi, Ayşe ve Esma (ra) olmak üzere bütün çocuklarınızı, mallarınızı, küfürden ve şirkten, dahası hased ve kinden çıldırma noktasına gelmiş Mekkelilerin insafına bırakacaksınız. Bugün kaç kişi buna cesaret edebilir ki? Ama O bunu yapıyordu. Biliyordu ki Allah onlara sahip çıkacaktı. Tabii bunun mükafatı da büyük oluyordu.

 

“Gerçekten de iman edip hicret eden, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad veren, onları barındırıp yardım edenler, işte bunlar birbirlerinin dostlarıdırlar.” (Enfal, 72)

“O kimseler ki, iman ettiler, hicret ettiler ve Allah yolunda cihada katıldılar, bir kısımları da onları barındırıp yer, yurt sahibi yaptılar ve yardıma koştular, işte bunlar hakkıyla mümin olanlardır. Bunlara bir mağfiret ve cömertçe bir rızık vardır.” (Enfal, 74)

 

Şu müjdenin büyüklüğüne bakar mısınız? Hakkıyla iman ettiklerini Allahu Zülcelâl kıyamete kadar vurguluyor, ardından da mağfiret garantisi veriyor. Vaadinde sadık olan Allah Celle Celaluhu ashaba mağfiret edeceğini vaad ettiyse, mutlaka edecektir. Elbette öyle olacaktı. Allah Resul’ünun kendisine kardeş yaptığı Abdurrahman bin Avf’a malının yarısını ve iki eşinden birisini nikahlamayı teklif eden Sa’d bin Rebi’ye, bundan daha güzel bir müjde; bundan daha güzel bir hediye olabilir mi?

 

Ya Ebu Huzeyfe’ye? Bedr’de karşısında babası Utbe, amcası Şeybe, kardeşi Velid vardı ama o teke tek dövüş için ayağa kalkmakta tereddüt bile etmemişti. Hz. Ebu Bekr radıyallahu anh, öz evladı Abdurrahman ile karşı saflardaydı. Ama onlar iman etmişlerdi. Bedr’e iştirak edebilmek için kılıcı yere değmesin diye ayak parmaklarının üzerinde duran sahabe, bu müjdeye lâyık değil midir?

 

Fedakârlık denilince akla Ashab gelir!

Ayet-i Kerimede buyuruluyor; “Ve onlardan önce o yurda yerleşen, imana sarılanlar, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç duymazlar.” (Haşr, 9)

 

Fahreddin-i Razi bu ayetin iniş sebebi olarak şunu nakleder: “Resulullah Beni Nadir mallarından muhacirlere taksim etmiş ve Ensar’dan ihtiyacı olan üç kişiden başkasına vermemiş ve buyurmuştur ki: “Dilerseniz mallarınızdan ve evlerinizden muhacirlere pay verir, bu ganimette de onlara ortak olursunuz. Dilerseniz evleriniz ve mallarınız sizin olur bu ganimetten pay alamazsınız” .  Bunun üzerine Ensar: “Hem mallarımız ve evlerimizde onlara hisse veririz; hem de ganimeti onlara bırakır, paylaştırılmasında kendilerine de ortaklık etmeyiz” dediler.

 

Fedakârlığa, dahası samimiyete bakar mısınız? Hem iştirak ettiğiniz savaş sonucu ganimeti kardeşlerinize pay edeceksiniz, hem de kendi mallarınızdaki ortaklıklarını devam ettireceksiniz. Üstelik de kalbinizde zerre kadar sıkıntı olmayacak. Ne bir haset kırıntısı ne bir ihtiyaç sıkıntısı. Hiçbirisi olmayacak. Hem de kendiniz fakr-u zaruret içindeyken!

 

Yanlış anlaşılmasın, Ensar ganimet mallarının tamamını ve kendi mallarındaki Muhacirin hissesini olduğu gibi bırakmayı teklif ettiği zaman, zengin falan değildi. Kendileri muhtaç haldeyken Allah Resul’üne bu teklifi yapıyorlardı.

 

Ashab üstündür, şereflidir!

Ayet-i Kerime’de buyurulur; “Ve işte böyle, sizi orta (yol)da yürüyen bir ümmet kıldık ki, siz bütün insanlar üzerine adalet örneği ve hakkın şahitleri olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun.” (Bakara, 143)

 

Buradan anlaşılıyor ki; Ashab-ı Kiram tüm insanlık üzerine seçilmiş ve yine tüm insanlığa karşı Mahşer’de peygamberlerin lehine bizatihi Allah (cc) tarafından şahitlikle vazifelendirilmişlerdir. Yine tüm insanlara adalet misali olarak işaret ediliyorlardı. Bu ne büyük vazife; bu ne büyük mükafat.

 

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah’a inanırsınız.” (Al-i İmran, 110)

 

Herhalde birileri kalkıp da ben sahabeden daha hayırlıyım; daha üstünüm diyemez değil mi? Ya da sahabeden daha çok iyilik yaptım; kötülükten vazgeçirdim diyebilen var mıdır acaba?

 

Hicretin 9. yılında Medine’de büyük bir kıtlık oldu. Bu arada Bizans İmparatoru, Şam’da, Hicaz bölgesini istilâ etmek üzere büyük bir ordu hazırladı. Resûlullah, bu orduya karşı İslâm ordusunu hazırlarken, kıtlık sebebiyle zorluklarla karşılaştı. Hz. Ebû Bekir malının hepsini bu ordunun hazırlanmasında harcadı. Evine ne bıraktığı sorulduğun da: “Allah ve Resul’ünü”  diyordu. Ebu Bekr Sıddık’tan daha çok mal bağışlayabilen var mıdır? Hem olsa bile onun sadakası ile Ashabın sadakası bir midir?

 

“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Ashabıma dil uzatmayın. Nefsim elinde olan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun (sizden) biri, Uhud Dağı kadar altın infak etse, onlardan birinin infak ettiği bir müdd’e hatta yarım müdd’e bedel olmaz.” (6)

 

Onların makamını çok güzel şekilde dile getiren ikinci bin yılın yenileyicisi İmam-ı Rabbani kuddise sirruhudan nakledelim: “Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemin yanında giderken, Hazret-i Mu’âviye radıyallahu anhın bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdül’azîz’den, birkaç kere dahâ hayırlıdır.” (7)

 

Emevi Halifeleri içinde müstesna bir yeri olan; hatta zamanında bazı kişilerce Mehdi dahi zannedilen Ömer bin Abdülaziz’in, Hz. Muaviye’nin makamına erişememesi ibretle bakılacak bir durumdur.

 

Yine aynı mektubunda İmam-ı Rabbani; Sahabe’nin Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin bir sohbetine iştirak etmekle kazandıklarına nazaran; büyük evliyanın seyr-i suluklarının nihayetinde, bundan ancak bir parça kazandığını belirterek; Ashabın üstünlüğünü ve makamlarının büyüklüğünü tespit ediyor, bizlere bildiriyor.

 

Hasılı kelam; Ashab Kur’an’ın inşa ettiği bir nesildi. Onlar ayetlerin inişine sebep teşkil etmişler; ayetlerin inişine şahitlik etmişlerdi. Bir ayet, bir emir geldiğinde, tereddüt etmeden uymuşlardı.

 

Serezli Hacı Hasib Efendi’nin kuddise sirruhu tespitiyle bahtiyardılar; “Rahmet Nebisi’ni gördüler. Ama ahirete intikalini de gördüler. O büyük eleme; o muazzam kedere nasıl dayandılar? Dayanılmazdı değil mi o acıya?…”

 

Dipnotlar: 1) İsmet Garibullah; Risale-i Kudsiyye. 2) Hak Dini Kuran Dili, c.4, 397. 3) Taberi Tefsiri, c.2, 834. 4) İbn Sa’d, Tabakât, c.III, 248. 5) Nisa, 69. 6) Müslim, Fedailu’s-Sahâbe, 221, (2540). 7) Mektubat-ı Rabbani, c.1, 66 Mektub.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ