Âşık, Canını Feda Etmiştir!

Âşık, Canını Feda Etmiştir!
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Aşkı aşk yapan itaattir
“Allah’ı sevmeyeniniz var mı?” diye bir soru sorulsa hepimizin kaşları çatılır eminim. Ama ya, “Allah’ı sevmenin alametlerini üzerimizde taşıyor muyuz acaba?” diye sorulsa iş değişir.

Muhabbetullah, yani Allah sevgisi, elle tutulur, gözle görülür bir şey değildir ama elbette alametleri vardır ve muhabbetullaha ermiş insanlarda ortaya çıkar. Ziya Paşa’nın dediği gibi “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz!” sözü, bize muhabbetullah noktasındaki ölçüyü ortaya koyar.

Dikkat ederseniz, piyasada bir aşk ticareti yapılıyor. Her iş, bir şekilde getirilip aşka bağlanıyor. Amacımız aşk ticareti yapmak değil ama gelin bir de aşk meselesine Ehli Sünnet nazarıyla; söz ve eylem birlikteliği ile ve ilim, amel bütünlüğü ile bakalım.

Sevginin en büyük alametini Mevlana Halidi Bağdadi kuddise sırruhu, Risalei Halidiyye’sinde “Seven, sevdiğine itaat eder!” sözüyle açıklar. Allah’ı sevdiğini iddia eden bizlerin de Mevla Teâlâ’ya itaat etmemiz gerektiğini söylemeye gerek yok. İşte, muhabbetullahın yegâne ölçüsü O’nun yolunda itaat etmektir. Bendeniz muhabbetullahı, aşkı hakikiyi başka türlü izah edemiyorum.

Aziz Mahmud Hüdayi’yi (ks) Bursa Kadılığından eden muhabbetullahı, itaatten başka nasıl izah edebilirsiniz ki? Üstelik Aziz Mahmud Hüdayi aşk-ı ilahi uğruna, vuslat hasreti ile makamını terk eden ne ilk şahıstır, ne son kişidir. Hazreti Hüdayi’den çok önce, İbrahim Edhem Hazretleri saltanatını terk etmiştir.

Sonra da Mevlana Halidi Bağdadi, Abdurrahmanı Taği, Ahıskalı Ali Haydar Efendi gibi zatlar; kadılığı, medreseyi hatta Şeyhü’l-İslamlık tekliflerini terk etmişler, beyaz örtü altında vuslat derdine çare bulmuşlardır. Hatta Mevlana Halidi Bağdadi, vuslat çilesiyle binlerce kilometre kat etmiş, arkada gözü yaşlı yüzlerce Kadiri müridi, onlarca medrese talebesi bırakmış; Hindistan’a ulaşmıştır.

Hint diyarında içindeki ateş büyümüş; Hazreti Halidi, ölmeden önce öldürmüş ve yeni canları uyandırmak, vuslat derdinin tabibi olmak üzere Devleti Aliyye topraklarına yollamıştır.

Ahıskalı Ali Haydar Efendi, İsmet Efendi Tekkesi’nde garib bir derviş olmayı; Enver Paşa’nın Şeyhü’l-İslam’ı olmaya yeğlemiştir. Koca Devleti Aliyye’nin Şeyhü’l-İslamlığına değişilmeyen kutlu bir sevda demek ki muhabbetullah…

Âşık, canını feda etmiştir
Siz, hiç ara vermeden durup dinlenmeden, elli rekât namaz kıldınız mı? Teravih namazları bile pek çoğumuza zor geliyor değil mi? Muzaffer Efendi; kitapçı Hacı Muzaffer Özak, bir gece talebesine döner ”Gel!“ der, “Seninle âşık namazı kılalım.” Talebesi düşünür; “Âşık namazı ne olacak ki?“ der içinden, “İki rekâttır, bilemedin dört olsun, en fazla sekiz rekât olur…” Bu düşüncesi ile “Hay Hay Efendi Hazretleri, kılalım” der.

Namaza başlarlar. İki rekât biter selam yok. Dört biter, sekiz biter, on altı biter. Dizleri titremeye başlar zavallı dervişin. Ama o cüsseli, o heybetli Muzaffer Efendinin dizlerinde titremeden, yüzünde yorgunluktan eser yoktur. 30 rekâtı geçtiklerinde, garip dervişin dizine halı batmaya başlar, sanki dizlerine iğneler saplanır. Elli rekâtta selam verdiklerinde, Halveti Cerrahi Şeyhi Muzaffer Efendi’de yorgunluğun eseri yoktur.

İşte, muhabbetullahtır bu. Elli rekâtta kıldırır adama, beş yüz rekâtta. “Âşık namazı olur mu?” demeyin efendim; erenlerin haline akıl ermez, sır çalışmaz. Üç kuruşluk aklım Muzaffer Efendinin işlerine erseydi; senelerce Hazreti Şeyhin devran halkasına gayri müslimleri neden aldığını düşünmezdim. Ama seneler sonra Muzaffer Efendi’nin hayatını yazarken, kalbime geldi ki zikir halkasına giren gayri müslimlerin; tevhidin ateşinden ruhları cuş-u huruşa gelip, Kelimei Tayyibe, ansızın dillerinden dökülüvermektedir. Eh.. “Lailahe illallah” diyen, gayri müslim olur mu? Elbette olmaz. O zaman erenlerin işine ‘eyvallah’ diyelim geçelim.

Ramazanı Şerif’te, iftar vaktine ne kadar kaldığını öğrenmek için saat sayıyor musunuz? Ne yalan söyleyeyim bendeniz sayıyorum. Hele ikindiden sonra, vakit geçmek bilmiyor öyle değil mi? Ya erbaine (40 günlük riyazet) girsek halimiz nice olur? Ben Nakşîyim demeyin; (bazı) Nakşî büyüklerinde de erbain/halvet vardır. Bize acıdıklarından “Hadi bakalım, al hasırını da erbaine gir!” demiyor Sadatımız.

Nakşî/Halidi’nin Dağıstani kolundan Şeyh Şerafeddin, Şeyh Abdullah ve Şeyh İhsan Baba (Sultan Baba), Müceddidi kolundan Silistreli Süleyman Hilmi Efendi, Gümüşhanevî kolundan Serezli Hasib Efendi, Kazanlı Aziz Efendi ve Bursalı Mehmed Zahid Efendi Hazretleri, erbaine/halvete giren, son dönem meşayihinden ilk aklımıza gelenler…

Yedi siyah zeytinle veya bir bardak bal şerbeti ile baş yastık yüzü görmeden, kırk gün geçirmek, ancak muhabbet ehlinin yapacağı iştir. Bendeniz gibi biçarelerin yapacağı iş değil; biliyorum ama gel gör ki erbaine girmiş Hak âşıklarına sevdalanmamakta elde değil!

Kim canından vazgeçebilir ki? ‘Sohbet-i Canan’ için işte bu zatlar vazgeçmişler. Hatta Bursalı Mehmed Zahid Kotku Hazretleri, erbainde öyle zayıflamış ki görenler, “Bu çocuk yaşamaz” demişler. Ama yaşı otuzu bulmadan, Gümüşhanevî kolundan irşad müsaadesini alıvermiş. Yaşamaz denen o erbainden sapsarı benizle çıkan genç, Mehmed Zahid Kotku’nun elinden bir cumhurbaşkanı, üç başbakan nasiplendi. Anlayana efendim…

Aşk’ın aslına
‘terbiyei nefs’le erilir

Muhabetullah deryasında öyle erimiş ki Mehmed Zahid Efendi; kendi benliğini unutmuş. Hatta irşat devresinde kendisine gelip tasavvufun yüksek hal ve ahvallerinden bahsedenlere, “Benim aklım öyle derin işlere ermez” deyip girdikleri konuların, derinliğini arifane anlatmış.

Osmanlı Medreselerinden yetişmiş bir âlimin aklı ermez mi yüksek hallere? Ermez olur mu hiç! Onlar; Muhyiddini Arabi’nin Fususu’nu, Futuhatı Mekkiye’sini şimdikiler gibi Türkçe tercümesinden değil; Arapçasından hem de ehil üstatlarından okudukları halde, sırrı saçmamak adına, o tür meşakkatli meselelere değinmezler. Bu da anlayana…

Aşk-ı hakiki, nefsi terbiye etmektir. Nefis, mademki Maşukuna muhaliftir, aşığa da nefsine muhalefet etmek düşer.

Muhabbetullah, maşukundan başkasına derdini söylememek, şikâyet etmemektir. Ramazanoğu Mahmud Sami Efendi, Medine-i Münevvere’ye hicret ettikten sonra, gözlerine katarakt iner. Görmesi gün be gün azalır. Etrafında pervane olan ihvanına halinden bahsetmez, şikâyet etmez. Dikkatli bir derviş, durumun farkına varıp Efendi Hazretlerini doktora götürünce, katarakt ortaya çıkar.

Hoş Sami Efendi; son hastalığında, vefatına sebep olan hastalığında dahi, “Ah!” etmez, oflamaz. Hatta ayaklarını uzatıp yatmaz bile. Edep üzere yaşar, edep üzere ölür. Çünkü âşığa, Maşuku incitmemek gerekir.

Muhabbetullah kimin kalbine girdiyse o kalpten cihana sevgi şuleleri dağılır, rahmet katreleri oluk olur akar. Dost düşman tanımaz, herkes, her mahlûk o sevgiden nasibini alır. Yemek isteyen köpeğe, köpek dedirtmez. Ramazanoğlu Sami Efendi kapıda yemek bekleyen köpekten bahsederken; “Birisi sizden yemek istiyor” der.

Arif olan cevheri
saçar mı?

Düşmanını dahi affettirir o Muhabbetullah… Bir bayram günü, Menzil’de dervişleri ile bayramlaşır, “Gönüller Sultanı” Seyyid Muhammed Raşid Hazretleri… Yanında duran gök gibi alabildiğine mavi gözlü halifesi ile Muhabbetullaha erdirdiği, yaktığı Mollası ile uzaktan yakından gelen cemaate, velayet nazarları ile bakmaktadır. Cemaat ise bayram günü çifte bayram yapmaktadır.

Ama içlerinden birisi, kandırılmış bir zavallı, eline sakladığı ve içinde zehir olan şırıngayı, Seyda Hazretlerinin eline saplar. Cemaat davranana kadar, zehir çoktan kana karışmıştır bile… Cemaat, şeytana hizmet ettiğini bile bilmeyen zavallının üzerine yürüyünce Seyda Hazretleri, bir kişi hariç tüm cemaati şoke eder: “Dokunmayın! O ne yaptığını bilmiyor…”

Evet, Seyda Hazretleri düşmanını, kendi canına kast eden düşmanını, bile affeder. Cemaat şaşkınlık içindedir. Şaşırmayan tek kişi ise muhabbet aşıladığı, aşkı hakikinin kalbinden filizden çınara dönüştüğü mavi gözlü mollası, zamanımızın Konya’daki Seyda’sıdır…

Hz. Şems’in anlatamadığı, Hz. Mevlana’nın dillendiremediği hakikati, biz nasıl anlatalım?..

Anlatıyorum diyenlere bakmayın siz efendim, altı üstü üç harf; ama gelin görün ki o üç harften koca bir Mesnevi-i Şerif çıktı; Ehlullah’ın divanları çıktı, divanların şerhleri çıktı. Dillerden kasideler döküldü. Kalplerden gazeller döküldü. Ama gene de o üç harften (aşk: ayn, şın, kaf) ayın harfini bile bizlere anlatmadılar. Aziz Mahmud Hüdayi’nin dediği gibi, “Arif olan cevheri, boş yere saçar mı?”

Evet, onlar, irfanı, ancak layık gönüllere atarlar; paslı sinelere saçmazlar. Bediüzzaman Said Nursi, merhumun deyişiyle; iman dairesinin içinde marifetullah vardır. Marifetullah dairesinin içinde ise muhabbetullah bulunur. Muhabbetullahta ise ruhani lezzet mevcuttur. Allah, iman etmeden bilinemez. Allah bilinmeden hakiki sevgiye, muhabbete erişilemez. Hakiki muhabbet olmadan da ruhani lezzetlere erişilmesi mümkün değildir.

İşte, namaz kılarken kalbimize gelen evhamlardan tutun da hayır ve şerri ayırt etmedeki şüphelerimize kadar; huzur ve huşudaki noksanlığımızın sebebi marifetullah ve muhabbetullah dairesindeki nakıslığımızdır. Bu noksanı giderip muhabbetullaha erişmenin yolu da belli; zahiri ve batıni putları devirip Mevla Teâlâ’ya sülûk etmek…

Beyazid-i Bistamiden, Mevlana Halidi Bağdadi’ye, Niyazi-i Mısri’den Beşiktaşlı Abdulhay Efendi’ye kadar, âşıkların hali hep aynı. Maşuka itaat…

Tarifi mümkün olmayan, “Aşk” kelimesi; sultanları tahtından ediyor, kadıları mahkemesinden, dersiamları medresesinden ediyor. Zaman değişiyor, mekân değişiyor, şahıslar değişiyor ama değişmeyen aşk; Maşuk ve aşığın hali…

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ