Aşkı Yaratan Allah’tan Korkulur Mu?

Vehbi Vakkasoğlu

Yazarın şu ana kadar yazılmış 1 makalesi bulunuyor.

-Hz. Mevlana’nın aziz hatırasına-

(30 Eylül 1207- 17 Aralık 1273)

En coşkun aşkla bağlı olduğumuz Yüceler Yücesi, bizi sevgisinden sevgisiyle yarattı. Sayısız nimetler verdi. Yarattığı her şey bizim için bizler de büyük ve derin bir muhabbetle O’nun içiniz. Öyleyse sevginin yaratıcısı olan Allah’tan korkulur mu?

Elbette korkulmaz Allah’tan. Hastalıklardan, hırsızdan, hayırsızdan korkar gibi korkulur mu, Yüceler Yücesi Yaratıcımızdan?

 

Allah korkusu, “O’na layık kul olamamak” korkusudur. “Verdiği nimetlerin şükrünü ödeyememek” korkusudur. Bu korku, “en derin saygımızda kusur etmek” korkusudur. “Ne yaparsak yapalım, O’nun sevgisine karşılık verememek” korkusudur.

 

Bu korku, tatlı bir heyecan taşır içinde. Ulvî ve kutsal olan bir başka korkudur Allah korkusu. Mevlânâ’ya göre “Allah korkusu, imanlı bir kalbin ziyneti ve süsüdür. O korkudan mahrum olan gönüller, haraptır ve şehvet yuvasıdır.”

 

Hz. Mevlânâ bir gün tamirat için evine usta çağırmıştı. Adam işini yapmaya başlamıştı. Mevlânâ’nın talebelerinden bazıları, onun Hıristiyan olduğunu anlayınca biraz da şakayla ona şöyle dediler: “Dinlerin en sonuncusu ve en güzeli İslam’dır. Sen de güzel gönüllü bir insansın. Niçin Müslüman olmuyorsun?”

 

Usta, işine ara verdi. Başını kaldırıp onları şöyle bir süzdü. Sonra da biraz mahcup olarak şu cevabı verdi: “Neredeyse 50 yıldan beri İsa dinindeyim. Dinimi terk etmek hususunda ondan korkuyor ve utanıyorum.

 

Ustanın bu sözlerini, o sırada içeriye giren Mevlâna duymuştu. Şu karşılığı verdi: “İmanın sırrı korkudur. Her kim Allah’tan korkarsa , o Hıristiyan’da olsa din sahibidir, dinsiz değildir.”  Mevlânâ’nın bu açıklaması üzerine adam, hemen Müslüman oldu.

 

Kendinizi güvende hissetmeyin

Mevlânâ, insanın dünya imtihanından emin olmamasını ister. Çünkü dünya imtihanı ağırdır; zira kazandıracağı Cennet, çok kıymetlidir. Bu en büyük ikramiyeyi kazanmak, elbette önemli bir emekle mümkündür. Allah, insana kaldıramayacağı bir yük yüklemiş de değildir. Buna rağmen insan, his ve heveslerine kapılıp, dünyanın imtihan yeri değil, bir zevk ve eğlence yeri olduğunu sanıyor.

 

İşte o zaman, imtihan sahibinin azametini, celâlini, adalet sıfatlarını, dolayısıyla vereceği karşılığı düşünüp korkmak gerekir. Allah’tan değil, ama bizim hak edeceğimiz sonuçtan korkmaktır bu. Tabiî ki cezayı verecek olan Yüceler Yücesi olduğu için korku da ümit de O’na yönelmektedir.

 

Hz. Mevlânâ, kendisini bu korkudan emin görenlere şaşar ve onları şöyle uyarır: “Allah Teala’nın; ‘Korkmayın!’ hitabını işitmediğin halde ne için kendini güvende ve hoş görüyorsun? Dünya’da Allah’tan korkmayan, ahirette korkuludur. Dünya’da Hak tarafına meyletmeyen, Ahirette gamlıdır.”

 

Mevlânâ, bu beyitleriyle aslında bir hadisi şerifi açıklamaktadır. Güzeller Güzeli (sav), Rabbimizin şöyle buyurduğunu duyurur: “İzzet ve Celâlime yemin ederim ki, bir kulumun üzerinde iki korku ve güveni birleştirmem. Benden dünyada korkarsa, onu ahirette emin kılacağım. Kulum benden dünyada korkmazsa (yani günahtan kaçıp ibadete yönelmezse), onu ahirette korkutacağım!”

 

“Her kim Allah’tan korkarsa onu emin kılarlar. Kalbi korkan bir kimseye sükûnet sunarlar.

Korkmayın! Müjdesi, dünyada Allah’tan korkanların ziyafet durağıdır. Bu müjde, Allah’tan korkanların hakkıdır.”

 

“Her kim ki, Allah’tan korkar ve takvalı olmayı seçerse, cinler ve insanlar ve onu gören her şey kendisinden korkarlar (da zarar veremezler).”

 

“Sen korkma!’ hitabını işittiğinde ne denizden kork, ne dalgadan ve nede köpükten.”

 

Arifler, kan denizinden geçmiş (nefisle mücadelenin çilesini çekmiş) olduklarından daimî surette emindirler. Onların emin olması korkunun tâ kendisinden ileri gelir. Şüphesiz Allah korkusu onları her an daha emin kılar.

 

“Gözün siyah kısmında bu kadar aydınlık olduğu gibi, Allah korkusunda da binlerce emin olma hali vardır. Emniyetin korkuda gizli olduğunu gördüm. Ey seçilmiş saf kişi! Ümit için de korku olduğunu da görmelisin!”

 

Bu beyitleri ile Mevlânâ, korku da ümit ve emniyet, korkusuzlukta da asıl korku (ahiret korkusu ve güvensizliği) olduğunu açıklamaktadır.

 

Samimiyet kazandırır

 

Mevlâna, sevgide samimî olmayı çok önemser. Eğer bir insan, samimî bir sevgiyle samimî olmayan bir mürşide bağlansa yine de ondan istifade edebilir. Bu manevî istifade, samimî, içten, candan olmanın bir kerametidir. “Böyle bir kişinin hâli, gece yarısı kıbleyi arayıp namaza duran kimseye benzer. Yöneldiği yön kıble olmasa bile namazı doğru ve makbul olur.”

 

Bazen de alıcının samimî olmaması, gerçek bir mürşidi etkisiz bırakır. Ancak irşat edicinin etkisiz kaldığı yerde hatayı, alıcısı kapalı olanda aramalıdır: “Eğer bir yerde kurumuş ağaç bulunur da bahar rüzgârlarından feyiz almazsa, ondan dolayı o ruh arıtan rüzgârı ayıplama!”

 

Mevlâna, şeyhliğe özenen icazetsiz samimiyetsizleri de: “Her biri Musa’yım diye eline bir sopa almış, her biri İsa’yım diye ahmaklara üfürmeye kalkmıştır.” diye tarif etmiştir.

 

Bu sahte irşat ediciler birer taklitçidirler. Bu taklitçiler, ‘dere yatağı gibidir ki içindeki suyu içmez. Su, onun içinden geçer, su içenlere gider.’

 

Doğru mürşidi bulmanın yolu da arayışında samimî olmaktır. Manen susuz olup da gerçekten yüreği yanana, su her yandan coşarak gelir: “Su arama! Susuzluğu elde et ki yukarıdan ve aşağıdan sana gelecek olan su coşsun.”

 

Demek ki susuzluğun da aranan suyu coşturan bir derecesi vardır. Coşturan ve muhtacına koşturan bir derecesi…

 

Suya da susuzu aratan bu duygu, samimiyete sunulan bir mükâfattır.

YAZARIN SON YAZILARI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ