Başkalarına İyi, Evdekilere Kötü…

Başkalarına İyi, Evdekilere Kötü…
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Herkesin bir “Ben Alanı” vardır!

Bize ulaşan şımartılmış, anne babanın söz geçiremediği çocuk vakaları, genellikle büyükanne ve büyükbabanın çocuk eğitimine doğrudan müdahale etmeleri sonucu ortaya çıkmaktadır.

Ailede rol paylaşımı, ancak aile üyelerinin karşılıklı anlaşmalarıyla ve rollerine razı olmalarıyla gerçekleşebilir. Eğer bir ailede büyükannelik, büyükbabalık, annelik, babalık, kadınlık, erkeklik, ağabeylik, ablalık, çocukluk rolleri belli değil ve birbirine karışmış ise orada, aile düzeninden bahsedilemez. Geniş ailelerde rol çatışmaları daha sık yaşanır. Aile büyükleri, çoğu zaman anne ve babanın rollerini de üstlenir; ev ekonomisinden çocuk eğitimine kadar her alanda söz sahibi ve karar verici olmak isterler.

Aileyi teşkil eden üyelerin her birinin, kişilik haklarını temsil eden bir “Ben alanı” vardır. Benim odam, benim bisikletim, benim masam, benim cep telefonum, benim arkadaşım, benim annem derken, bu alanı ifade etmiş oluruz.

Bir aile üyesi, kendi ‘Ben Alanını’ kullanılırken, diğer aile üyelerini rahatsız edecek ve onların ben alanlarını çiğneyecek şekilde davranmamalıdır. Ben alanlarının sınırlarını ve nasıl kullanılacağını, görgü ve ahlâk kuralları belirler.

Meselâ, bir aile üyesinin adına gelmiş mektubu, başka bir aile üyesi açıp okumamalı. Anne baba, çocuğun odasına habersiz girip eşyalarını, çantasını, cüzdanını veya ceplerini karıştırmamalıdır. Çocuğu uykuya gönderen baba, yan odada yüksek sesle televizyon izlememelidir. Büyükbaba veya büyükanne, evin küçük çocuğu için “Benim torunum” demeye ve onu sevmeye hakkı vardır; ancak onun eğitimine doğrudan müdahale etmemelidir.

Çocuğun eğitimi ve disiplini, öncelikle anne ve babanın hakkıdır ve onların ben alanına girer. Ailenin ortak malı olan eşyada ve ortak sorumluluk gerektiren konularda ise “Biz Alanı” geçerlidir. Bizim evimiz, bizim arabamız, bizim komşularımız, bizim çocuklarımız derken, bu alanı kastederiz. Aile büyükleri, anne baba ve çocuklar, ailenin huzuru ve mutluluğu için “Ben Alanı”nın bir kısmını isteyerek ve severek “Biz Alanı”na katar.

Gelenek ve çevrenin aileye etkisi

Yeni evlenen genç bir kız veya erkek, artık eskisi kadar anne babasına, kardeşlerine, akrabalarına ve arkadaşlarına zaman ayıramaz. Çünkü evliliğin ve aile olmanın getirdiği sorumlulukları temsil eden “Biz Alanı” devreye girmiştir. Kızı veya oğlu evlenen anne babalar, bu yeni “Biz Alanı”nı kabullenmek istemezler. “Oğlum evlenince bizden koptu, elkızına bağlandı” veya tersi yönde serzenişte bulunurlar. Ama asıl kriz noktası, eşlerin birbirlerinin “Ben Alanları”na saygı duyup duymamasıyla ilgilidir. Eşler, birbirlerinin ben alanlarına saygı duymaya ve bu alanı çiğneyecek davranış ve isteklerde bulunmamaya çok dikkat etmelidir.

“Sen artık evli bir kadınsın, eski arkadaşlarınla görüşmeni istemiyorum” diyen genç bir koca, eşinin “Ben Alanı”nı daraltıyor, kendi eliyle çatışma ortamı hazırlıyor demektir. “Ben Alanı” daraltılan kadının özgüven duygusu yara alır. Eşinin kendisine yeterince güvenmediğini düşünür. Eşlerden birinin tek yanlı olarak diğerinin “Ben Alanı”na tamamen hâkim olma isteği, beraberliği sıkıntılı ve çekilmez yapar.

Anne baba ile çocuklar arası ilişkilerde de durum aynıdır. Aşırı sevgi, aşırı ilgi, aşırı koruma ve kıskançlık, karşı tarafı rahatsız eder. Kayın valide ile gelin arasında ortaya çıkan anlaşmazlıkların temelinde, birinin oğlu, öbürünün kocası üzerinde söz sahibi olma isteği vardır.

‘Kişiliğimiz Üzerinde Geçmişin İzleri’ konferanslarımda ve ana baba okulunda ders verirken, anne babalardan şu sözleri çok sık duyuyorum: “Hocam, sizi dinlerken ve okurken, yaptığımız yanlışlarının farkına varıyoruz, ancak eve gidince eşimize ve çocuklarımıza karşı aynı yanlışları işlemeye devam ediyoruz, bir türlü doğru davranmayı başaramıyoruz.” Hemen arkasından soruyorlar: “Neden böyle oluyor?”

Neden böyle olduğunu açıklarken şöyle diyorum: “Çünkü siz, çocukluğunuzda anne ve babalarınızdan böyle gördünüz. Anne babalarınızdan gördükleriniz, kişiliğinize ve şuur altınıza sindi. Siz de elinizde olmayarak onlar gibi davranıyorsunuz. Aile ve anne baba denince model olarak içinde yaşayıp büyüdüğünüz aileniz, anneniz ve babanız aklınıza geliyor. Kadın olarak kocanızdan bir şey istediğiniz zaman, elinizde olmayarak, sadece o isteğinizi dile getirmiyor, aynı zamanda annenizin o istekte bulunurken babanıza karşı takındığı tavrı takınıyor, yani aynı vücut dilini kullanıyorsunuz.

Keza erkek olarak, karınızdan bir istekte bulunurken, sadece o isteği dile getirmiş olmuyorsunuz, babanızın kullandığı otoriter tavrı ve buyurgan ses tonunu kullanıyorsunuz.”

Özetle diyeceğim o ki, geleneklerin ve çevrenin aile yapısı üzerinde büyük tesiri vardır. Yıllar önce Fikret Hakan’ın başrol oynadığı “Atçalı Kel Mehmet” isimli bir drama izlemiştim. Atçalı, bir Karadeniz ilçesine kaymakam olur. Köyleri teftişe çıkar. Yolda sırtında odun dolu küfe taşıyan, yükün ağırlığından beli bükülmüş bir kadın görür. Onun önünde, eli arkasında, ağzında sigara bir erkek yürümektedir. Adamın önüne dikilir ve sorar: “Bu kadın senin neyin oluyor?” Adam, “Karım” der.

Atçalı, başlar adamı tokatlamaya ve bir yandan da bağırır: “Ulan utanmaz, ulan arlanmaz, nasıl erkeksin sen! Neden yükü sen taşımaz da kadının sırtına yüklersin?” Atçalı ile kocasını seyreden kadın, sırtındaki küfeyi yere bırakır. Küfeden bir odun çeker, yürür Atçalı’nın üzerine, “Sen kim oluyorsun da kocamı dövüyorsun!” der ve başlar vurmaya…

Atçalı dağdan inmiş, tövbe etmiş, eski bir eşkıya. Ne etnoloji bilir, ne psikoloji. Kadının hakkını savunayım derken, kadından dayak yer. Atçalı’nın burada göremediği şey, geleneksel ailede rol dağılımıdır. Kadın, rolüne razıdır, çünkü o da anasından babasından öyle görmüştür. Onların kültüründe yiğit kadın, kocasına yük taşıtmayan kadındır.

Elbette geleneksel ailedeki rol dağılımı, günümüzde geçerli değildir. Eğer eşinizi seviyorsanız, ona hizmet davranışları göstererek sevdiğinizi belli ediniz. Ev işleri ve çocuk bakımı neden tümüyle kadının görevi olsun? Erkek de o evde yaşıyor, boş zamanını televizyon karşısında geçireceğine, eşine yardımcı olsa ne kaybeder? Hem eşinin sevgisini kazanmış hem de boş zamanını değerlendirmiş olur.

Başkalarına iyi, evdekilere kötü…

Çivi çakmasını beceremeyen, bir musluk contasını değiştirmekten aciz, eşine yardım etmeyi “kılıbıklık” sayan, beceriksizliklerini gizlemek için “kazak erkek” olmakla övünen adamların sayısı az değildir.

Mutluluğun anahtarı; sevgi ve sabır! Fakat tüm bunların ötesinde, özellikle yeni evli çiftlere, eşlerine karşı sevgiyle beraber sabırla hareket etmelerini tavsiye ederim. Çünkü evlilik hiçbir zaman dikensiz bir gül bahçesi değildir. Sabırla karşılanması gereken olaylar hep olur. Bu tür olaylar sırasında, başkalarına gösterdiğimiz sabrı ve saygıyı, eşimize göstermediğimiz sürece onu sevdiğimizi iddia edemeyiz.

Geçenlerde, telefonda “Hiç uğramıyorsun, artık bizi unuttun” diye sitem eden kuyumcu bir dostumu ziyarete gittim. İçeri girdiğimde müşterisi vardı. “Lütfen sen müşterinle meşgul ol, ben de bu arada gazete okurum, işin bitince konuşuruz” dedim. Ben gazeteyi okuyup bitirdiğim halde, müşteri hâlâ karar verememişti.

Bir erkek, 45-50 yaşlarında, yanında da muhtemelen kızı veya gelini olan genç bir bayana bir bilezik veya gerdanlık alacak. Aman efendim, belki yüz parça indirtti kaldırttı. “Bunun işçiliği ne kadar, bir hafta sonra getirsem kaça alırsın, taksit yapmaz mısın, bunun biraz daha incesi yok mu, şunun biraz daha kalınını çıkarır mısın, şunu tart bakalım kaç gram gelecek?” Arkası gelmez sorular, istekler, pazarlıklar… Katlanılacak gibi değil.

Bizim kuyumcu arkadaş, hiç efendiliğini ve tebessümünü kaybetmedi, sabır gösterdi. Adam sonunda, “Hele ben bir düşüneyim” deyip hiçbir şey almadan çıktı gitti. Arkadaşımı sabrından dolayı tebrik ettim. “Umarım eşine ve çocuklarına karşı da böyle sabırlısındır” dedim!

Çoğumuz, başkalarına gösterdiğimiz sabrı ve hoşgörüyü eşimize göstermeyiz. Onu sevdiğimizi söyleriz, ama kırmaktan da geri durmayız. Neden böyle oluyor?

Bir erkek, arkadaşına, müşterisine, patronuna, müdürüne, komutanına, kısacası başkalarına gösterdiği sabrı, anlayışı ve hoşgörüyü hayat arkadaşından neden esirger?

Bir kadın, güne giderken veya dışarı çıkarken süslenip şık giyinirken, neden akşam işten eve dönen kocasını saçları dağınık, günlük elbise ile karşılar? Evine gelen misafirlere çeşitli yemekler, pastalar, börekler pişirir; yalancıktan tarifini istedikleri zaman mutluluktan uçar da neden sabah, beyini işe uğurlarken “Akşama ne pişirmemi arzu edersin?” diye sormaz?

Bu sorulara doğru cevaplar vermeyi becerebildiğiniz sürece, mutluluğunuzun bir ömür boyu sürmemesi için hiçbir nedeniniz yok. Mutluluğunuzun ömür boyu sürmesi ve evliliğinize gölge düşmemesi dileğiyle…

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ