BATILININ ASIRLIK PLANI

BATILININ ASIRLIK PLANI
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Böldüler, parçaladılar ve yönettiler…

İngiliz’inpodyumuna
düşürdüğü masum

Yıl 1925…

Osmanlı Hilal’inin batışının ardından henüz iki sene geçmişti. Yer, Büyük Britanya dedikleri güneşin doğmayı unuttuğu, soğuk ülkenin başkenti Londra’daki en büyük gösteri merkezi.

 

Tavandan nerdeyse yere kadar uzanan İtalyan işi kristal avize, büyük bir iştahla tüttürülen purolardan çıkan dumanla dans ediyor. Hiç bu kadar iştahlı tüttürmemişlerdi purolarını bu siyah fraklı, donuk suratlı herifler. Nasıl tüttürmesinler, nasıl ağızlarının sularına hâkim olsunlar. ‘Podyum’ dedikleri o büyük platformun üzerinde bir masum var.

 

Masum, zavallı, ürkek vs. sayılabilecek bütün mahzun sıfatları üzerinde barından bu ceylan, bir dönüm noktası, bir milat taşı olduğunun farkında bile değil…

 

Donuk benizlilerin ‘Baron’ dedikleri iki ayaklı, şeytan kılıklı herif ayakta; elinde bir kadeh, herkes susmuş onu dinliyor: “Yüce Kralım, saygıdeğer Kraliçem ve Büyük Britanya’nın değerli insanları! Kadehimi kaldırmadan önce, size şimdiki çağımızın küçük bir resmini çizme cüretinde bulunacağım.

 

İşte orada göğsünü gere gere dimdik ayakta duran, eskinin ucubesi şimdinin medenisi, Devleti Al-i Osmaniyye’nin (büyük bir kahkahayla…) hasta adamın masumu. Tüm (haya ve utanma) perdeleri(ni) yırtarak, önümüzde benliğini, etini, cismini ve en önemlisi bir kumaş parçasının ardında saklamaya çalıştığı ama beceremediği ruhunu bizlere sergileyen Türk kızı!..

 

İşte biz öyle büyük bir devletiz ki bir zamanlar yaşadığımız Dünyaya kök söktüren, ticaretimizi elinin altında tutan. Tek hâkim, büyük imparatorluk Osmanlı’nın masumunu burada, karşımızda kukla gibi üstelik çıplak bir vaziyette oynatıyoruz.

 

Çarpık medenilik anlayışının
temelleri o zaman atıldı

Bugünden sonra bizim aşamayacağımız engel, yıkamayacağımız devlet, bükemeyeceğimiz bilek yoktur. Yeter ki düşmanla savaşmanın sadece cephede olmadığını bilelim. Büyük lokmayı bir hamlede yiyemeyebiliriz ama onu bölersek, parçalara ayırırsak ve ayırdığımız parçaları da birbirine düşman edersek, zafere ulaşmış oluruz.

 

Bunun apaçık örneği Osmanlı’dır. Ne mümkün, Devleti Al-i Osmaniyye’nin bir evladını, bir torununu, en önemlisi bir kadınını böyle bir organizasyonda mayo ile güzellik yarışmasında görmek. Bir zamanlar ayak bile ucunu göremediğimiz o kadınlar, artık karşımızda çırılçıplak.

 

En güzel yönü ise o bununla gurur duyuyor. Burada aramızda bulunmasının medenileşmenin, ileri gitmenin bir gerekliliği olarak görüyor. Ona bu hissi vermek hiçte kolay olmadı ama vardığımız netice, gelinen nokta, podyumda apaçık önümüzde duruyor. Bu noktadan sonra yapacağımız tek şey, içlerine girmek, daha fazlasını yanımıza çekmek, onları buna muhtaç etmek.

 

Bizim yanımızda olmadıkları, bizim ahlakımızla ahlaklanmadıkları takdirde geri kalacaklarını, asla ileri gidemeyeceklerini onlara anlatmalıyız. Bunu onlara hissettirmeliyiz.

 

Onlar gibi gözüküp; onlar gibi davranıp içlerine gireceğiz. Aralarında ki ufak farklılıkları büyük gösterip; ayrılıklarını arttıracağız. Farklı olanlar, birbirlerine düşman kesilip bizim yanımıza gelecek. Yanımıza geldikleri zaman iş kolay! Yeter ki birbirlerine düşman olsunlar. Bu masum da, bu masumun ailesi de kendilerini diğerlerinden farklı, diğerlerinden medeni ve ileri gördükleri için burada…

 

Artık işimiz kolay, tüm perdeleri yırtarak, kendini bize sergilemek için buralara kadar gelen ve bundan gurur duyan Osmanlı torunu bizim oyuncağımız. Onun ailesi, ailesinin çevresi, çevresinin çevresi ve genişleyip büyüyen bu halka, artık bizim oyuncağımız. ‘Yaşasın Büyük Britanya, Yaşasın Yüce Kralımız’ diyerek sözlerini bitirdi ve kadehini masuma doğru kaldırıp kafasına dikti…”

 

Her şey o gece başladı. İlk somut darbe o gün vuruldu. Ama o masumun oraya gitmesinden çok önce, birçok ön hazırlık yapıldı. Tanzimatlar, meşrutiyetler, ekonomik yönden bağımlılık, sonrasında baş kaldırış ve büyük savaş… O masumun oraya gitmesini sağlayan birbirine bağlı zincirler…

 

Kategorize edilip, dejenere
olmuş torunlardık

Büyük savaştan sonra, dedelerinin asil kanını taşıyan torunlar, dedelerinden daha ileri gitmeleri gerekirken, onların yapamadıklarını yapmaya çalışacaklarına; tam tersini yaptılar, düşmanlarının yolunda ilerlemenin, onlar gibi görünüp, yeme-içmenin, kısacası onlar gibi olmanın, medenileşme ve ileri gitme olduğunu düşündüler. Ama bu düşünce kendilerine ait değildi.

 

Batılı dostlar (!) bu düşünceyi onlara empoze ediyordu. Bu hayaliöyle bir anlatmıştı ki kendisi dahi o kadar ileri olmadığı halde, bizim o duruma nasıl geleceğimizi tasavvur bile edemiyordu. Ama bizdeki kararlılığın, azmin dedelerimizden geçtiğini bilmiyordu (!) Yalnız bu sefer o kararlılık ve azim tam tersi yönde takınılan bir tavırdı. Bir zamanlar dedeleri tarafından o Hilalin yükselmesi için gösterilen kararlılık ve azim, şimdi torunları tarafından batırılması ve bir daha doğmaması için gösteriliyordu.

 

İyi de nasıl olmuştu da torunlar dedelerini beğenmiyorlardı? Niçin kendi öz benliklerini, kendilerinin tam zıttı olan ve yine kendilerini yok etmeye çalışan güruha satıyorlardı. O güruhtaki bu çekicilik, bu kendisinde hayranlık bıraktıran sevimlilik ne idi?Sanki şimdiye kadar biz yoktuk onlar vardı ve biz sonradan geldiğimiz için hiç bir şey bilmiyorduk. Mağaradan, şehre mi inmiştik de kendimizi bu kadar çağ dışı görüyorduk?

 

Biz mağaradan şehre inmemiştik, onlar da bizden eski değillerdi ama düğüm noktası dedelerimizi ve onların bize bıraktıkları mirası sahiplenmemizde kilitleniyordu. Mirasımız, sermayemiz, benliğimiz, asil kanımız vardı ama bir şey eksikti. Neydi bu eksiklik?

 

Bu eksikliği ‘baron’ bize açıklamıştı. Birlik ve beraberliğimiz elimizden alınmıştı. Bir olmayınca beraberlik olmuyor. Bir de bu ayrılığın üstüne, kendi fikirlerini kendi hayat tarzlarını, kendi dil ve değerlerini bize empoze etmeleri eklenince,yapılan dejenerasyon ve kategorize işleminin etkisi daha da hızlı oluyordu.

 

Batının pençesinden kurtuluşun formülü

Dejenere edilecektik; bunun öyle hemen yapılacak, hemen meyvesini yiyebilecekleri bir ağaç olmadığını kendileri de biliyordu. Yavaş, yavaş sindirerek, yapılan her şeyin doğru olduğunu gönül rızamızla kabul edip, uygulamaya geçmemizi bekliyorlardı. Öyle bir gün gelecekti ki onlardan daha ileri olduğumuzu düşünüp, onları beğenmeyecektik(!)

 

İşte şimdi, bu yolda yavaş yavaş ilerliyoruz. Henüz dedelerimizi beğenmemeye devam ediyoruz. Ve hızla artık onları beğenmeyip kendimizi onlardan üstün tutma yolunda ilerliyoruz. Bu da onların planlarının bir parçası. Bir kartal gibi avlarını en yükseğe çıkartıp aşağı bırakacaklar. Biz de kartalın pençesinde yükselerek kendimizi en tepede en yukarda görüyoruz. Hâlbuki oraya kendi irademizle değil yönlendirmeyle çıkarıldık. Ama bunu kabullenmiyoruz. Aşağının seyrine dalmış, geçmişimizde ki zirveyi unutmuşuz.

 

En sert çelikten bin kere daha sert dedelerimizin halatına sımsıkı sarılacağımıza, bize yapmacık dost gözüken ama asıl amaçları bizi yok etmek olan “Aşırı medeni(!)” güruhun, pamuk ipliğine tutunmuş cambazlık yapıyoruz. İp kopup da aşağı düşünce, iş işten çoktan geçmiş olacak!…

 

İşte, o ip kopmak üzere, iple beraber dünya başımıza geçmek üzere ama biz hala ipin üstünden aşağı bakıp, kendimizi yukarıda, ‘ileride’ sanıyoruz.En büyük silahı, dejenerasyon ve kategorize edip yok etmek olan sahte ilericilerin oyuncağı olmaktan nasıl kurtuluruz? Bunun formülü nerede?…

 

Çok basit, yapmamız gereken tek şey, bu güruha teslim olmamak. Onların yerine; bizden önceki atalarımızın, dedelerimizin, kayıtsız şartsız teslim olduğu, uğrunda kellesini, ailesini, servetini feda ettiği Yüce varlık, Arzın ve Arşın arasındakilerin tek sahibi, tek Hâkim, Allah-u Azimü’ş Şan’a teslim olmamız gerekiyor.

 

Teslimiyet basittir. Ama bizi bu teslimiyetten de uzaklaştırdılar. Bunun farkına onlar daha önce vardılar. Bizim kendilerine değil Allah’a teslim olduğumuz zaman, neler yapabileceğimizi bizden daha iyi bilen namedeni millet, bizden daha uyanık. Bizim ise gafletten gözlerimiz kör olmuş. Ne zaman, pençelerin üzerimizden çekilip aşağı bırakılacağımızı bekliyoruz.

 

Uyanmak ve teslim olmak! Tek reçete, tek ilaç…

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ