BELA İLE İMTİHAN VE KAZANDIRDIKLARI

İsmail Çetin r. aleyh

Yazarın şu ana kadar yazılmış 5 makalesi bulunuyor.

Allahu Zülcelâl kulunu imtihan eder

Bazı zamanlar Allah Azze ve Celle, kuluna imtihan kapısını açar; canda, malda, maişette imtihan eder. İşte bu imtihanlar anında başa gelen belalara rıza göstermek, hoşnut olmak, bununla beraber cihad etmeye devam etmek sabırdır.

 

Bu gibi yerlerde sabredenlere Allah Azze ve Celle Kur’ân-ı Kerim’de, Rasul-u Muhterem sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz birçok hadîs-i şeriflerinde müjde vermektedir. Artık bu müjdeleri alanların, cihad, muharebe ve musibetlere tahammül göstermeleri nimeti dahi, Allahu Zülcelal’in “es-Sabûru” ism-i şerifinin diğer bir cilvesidir. Rahmet kapıları da bunlara açılır ve bunlar dosdoğru hidayet ve istikamet üzerindedirler.

 

Bu itibarla; “Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz… (Habîbim!) Sen sabırlı davrananları müjdele, işte o sabredenler, kendilerine bir bela gelip çarptığı zaman ‘Biz Allah(ın hüküm ve kazasıy)la varız ve biz, sonunda O’na dönücüyüz.’ derler. İşte, Rab’lerinden bağışlamalar ve merhametler hep onlaradır. Ve yalnızca onlar hidayete erenlerin ta kendileridir.” mealindeki ayet-i kerimede, Cenab-ı Hakk Teâlâ Hazretleri, kullarını müjdelemiştir. (Bakara; 155-157)

 

Beşerden üst tabaka, mesela hocalar talebelerinin, komutanlar askerlerinin maharetini anlamak için imtihan ederler. Allah Azze ve Celle ise her halükârda mahlûkunun her durumuna muttalidir. O’nun kulunu imtihan etmesi, imtihan ettiği kulunun iç yüzünü dışarıya çıkarması ve sair mahlûkuna göstermesidir.

 

İmtihan olunan belaların çeşitleri

Allah Azze ve Celle, özellikle müminleri imanları nisbetinde, imanlarının öz cevherlerini gayrılarına (başkalarına) göstermek için belaya tâbi’ tutar, imtihan eder. Belaların birçok çeşitleri vardır:

  1. Harb anlarında cihadla, kulunun özünü dışarıya çıkarır. Mahlûkundan korkup ölüm endişesine düşenleri yahut emri dışında intikam peşine düşüp Müslüman kardeşini öldürenleri cezalandırır. Ölümü, diriliğe tercih edip cesaretle “İlây-ı Kelimetullah” için cepheye koşup cihad edenlere, rahmet ve rıza kapısını açar. Bu suretle, korkanın korkusu, mücahidin cesareti ortaya çıkmış olur.
  2. Kuraklık, kıtlık ve açlığa sebep olabilecek belalarla imtihan eder. Oruçla imtihan eder. Bunda da belanın Kendisi’nden geldiğine inanan ve Kendisi’nden geldiği için o belaya rıza gösterenleri, rıza haliyle beraber sevenleri, gönül hoşluğuyla tahammül edenleri ve oruç tutanları mükâfatlandırır. İmtihanı kaybederek, gelen belayı Allah’tan değil de sebeplerden görerek inanıp oruç tutma gibi emirlerine karşı gelenleri de cezalandırır.
  3. Mallara afet göndermekle, eksiltmekle, çoğaltmamakla, semeresini vermemekle kulunu imtihan eder.
  4. Nefislerde hastalık, ihtiyarlık ve sonunda ölüm belasıyla kulunu imtihan eder.
  5. Ziraatte, sebze ve meyvelerde, çoğaltma kanununu durdurmakla yahut da bu kanunu yürüttüğü halde, sebze, meyve ve ziraâtlerin üzerine, dolu, çekirge, rüzgâr gibi askerleri göndererek telef etmekle kulunu imtihan eder.

 

Kul, yoklukla değil
variyetle de imtihan edilir

Kulunun bütün bunlarda, Allah’ın hüküm ve kazasına, özünde rıza göstermesi veya göstermemesi, kulunun cevherini sair mahlûkuna izhar etmek içindir. Böylece özünde saf kalpli ve temiz müminleri, sairlerinden (diğerlerinden) tefrik eder (ayırır.)

 

Bazen de bu beş belayı kaldırmakla imtihan eder. Yani, varlık içerisinde imtihan eder. Kimisi varlığı görünce, sebeplere ve kendi nefsine izafe ederek, sebep ve kendi zatını över, Rabbini unutur, gaflete düşer, verdiği nimetleriyle huzuruna gelir; imtihanı kaybeder.

 

Kimisi de belaların gelişini nimet bildiği gibi, nimetlerin bolluğunu, zeval bulacağı için bela sayar. Çünkü hastalık afet olduğu gibi sıhhatin devamı da afettir. Dosta kavuşmak afet olduğu gibi ondan ayrılmak da afettir. Veya hastalık, binnetice nimet olduğu gibi, sıhhat de hâlihazırda nimettir. Firak (ayrılık), nihayeti kavuşmak olduğu için ve vuslata sebep olduğu için binnetice halihazırdaki vuslat gibi nimettir. Açlık, ızdırab verdiği gibi tokluk da ızdırab verir. Tokluk, rahatlık verdiği gibi açlık da çok cihetlerle rahatlık verir. İşte bu itibarla, ekâbir (büyükler): “Kahrı da hoş, lütfu da hoş” dediler.

 

Her iki cihetle (tarafla) her hal üzere mümin kul, Hakk’ın emriyle davranır; sebepler aleyhine dönerse sabreder, sebepleri yürüten Rabbine yönelir, şükreder; lehine geldiği vakit de mağrur olmaz (gurura kapılmaz), Rabbini över, övmekle hamd eder (elhamdulillah, subhanallah, der). İşte, onun yönelmesi ve hamd etmesi üstün sabırdır. Allah Azze ve Celle bu gibileri: “(Habîbim) Sen sabırlı davrananları müjdele, işte o sabredenler, kendilerine bir bela gelip çarptığı zaman, ‘Biz Allah(ın hüküm ve kazasıy)la varız ve biz sonunda O’na dönücüyüz!’ derler.” buyurmakla müjdelemiştir.

 

Belaya sabredenler verilen mükâfatlar
Mümin kul basiret üzerindedir. Hiçbir anda Sabûr olan Rabbini unutmaz ve sabırdan ayrılmaz; “Ben kulum. Kul, köle, kazancıyla birlikte mevla ve efendisinin mülküdür. Mevlası kulun isteğine değil, Zatının isteğine göre hükmünü mülkünde icra eder. Öyleyse icrasına teslimim, razıyım, emr-u fermanı ne ise onu severim” der. Dilinde değil, özünde bu inancı olduğu halde, musibet anında diliyle “Biz Allah(ın hüküm ve kazasıy)la varız ve biz sonunda O’na dönücüyüz” ayetini zikredene, rıza kapısı açılır ve şöylece mükâfatlandırılır:

  1. Bunu söylemekle, İslâmî tebliğde bulunup İslam münkirlerini susturur; tebliğ sevabını alır.
  2. Böylece inandığı, yani hüküm ve kazanın Rabbinden olduğuna inandığı için Rabb Teâlâ Hazretleri, üzüntüsünü ve üzüntünün kendisine vereceği belaları kaldırır yahut azaltır yahut da kalbine tesellî verir ve bu tesellî sayesinde ahiretteki derecelerini yükseltir, tehir edilmiş azaplarını kaldırır.
  3. Ruhen ve kalben üstün inanca sahip olduğu için insî şeytanlar telkinleriyle, cinnî şeytanlar vesveseleriyle hislerini istila etmeye güç bulamazlar. Ve güç bulamadıkları için de kale gibi olan imanı sarsılmaz, bilakis kuvvet bulur. İşte, bu itibarla da atasözü olan “Bir bela bin nasihatten evladır”; “Bela, olgunlaştırır”; “Bela, hak davaların halâvetini tattırır” darb-ı meselleri (meşhur, herkesçe bilinen sözler) ne kadar güzeldir.

 

Belaya uğranılınca ne denilmeli,
nasıl düşünmeli?

İnsanın en çok yardıma muhtaç olduğu an, belaya tutulduğu anıdır. Belaya tutulmadan evvel Rabbini unutmayanı, belaya tutulduğu anda Rabbi de merhamet ve lütuf dairesinden çıkarmaz. Bu ise rıza kapısının ta kendisidir.

 

İşte, bu itibarla, Fahr-i âlem sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Kendisine bir bela gelip çarpan hiçbir müslüman bir erkek ve müslüman bir kadın yoktur ki, Allah’ın emrettiği şeyi: ‘İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. Allah’ım! Bu musibetimde beni mükâfatlandır ve yerine ondan daha hayırlısını ver’ desin de, Allah-u Teâlâ o belayı hayırlı bir nimetle değiştirmemiş ve belası içinde kendisine mükâfatını vermemiş olsun.”

 

Bunun için Allah ve O’nun Rasulünün hoşuna gitmeyen herhangi bir masiyetin işlenilmesi işitildiği, müminin hoş karşılayamayacağı bir bela ile karşılaşıldığı zamanlarda “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn (Biz Allah(ın hüküm kazasıy)la varız ve biz sonunda O’na dönücüyüz)” demek gerekir ki bela içerisinde zevk bulunsun, belayı yüklenme gücü verilsin. Ve dolayısıyla, bela nimete dönüşmüş olduğu halde, sevabın tahsiline sebep olsun.

 

İç huzurdan habersiz olan, elemi mesela hastalığı azap sanır; açlığı işkence sanır. Hâlbuki her şey zıddıyla bilinir. Bu hikmetten habersiz, velinimetten de habersizdir. Ayık insan, ciddi mümin, her halükârda Rabbinin hükmü kazasına razı olduğu için emrini gözetler; beladan zevk alır. Allâh’ım! İzzetine sığınırız. Bizlere şuurları ihsan et. (Âmin)

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ