Çanakkale’den İbretlik Tablolar…

Çanakkale’den İbretlik Tablolar…
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Çanakkale Harbinin 98. senesi münasebetiyle din, millet ve vatan uğruna şehadet şerbetini içerek aramızdan ayrılan, güzide şehitlerimizi rahmetle anıyor, Allah-u Zülcelal’den şehadetlerini kabul etmesini dileyerek yâd ediyoruz. (el-Fatiha)

 

Çanakkale Zaferi

 

Avustralya’dan Hindistan’a, Büyük Britanya, Fransa ve İtalya’nın, önce deniz sonra kara yoluyla geçmek için çelik zırhlı bir duvar şeklinde ufacık bir karaya saldırdığı bu harpte, milletin sadece iman dolu kalpten ibaret bir serhaddi vardı. Fakat o serhaddi canı pahasına korudu. “Çanakkale geçilmez!” dedirtti.

 

Çanakkale Harbi’nde, bir Mehmetçiğin mektubunda yer verdiği şu satırlar, cihad eden ve Allah için, Allah yolunda mücadele edenlerin, Bedir’den beri değişmez amaç ve niyetlerini ortaya koymaktadır: “Ey benim ulu Allah’ım! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri, Sen’in İsm-i Celâl’ini, İngiliz ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği, ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde Sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin eyle, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!”

 

Yine, esirlere gösterilen insanî muamelenin şahidi bir Anzak askerinin beyanı: “Sahip olduğumuz bütün teknolojik imkânlara ve sayı üstünlüğüne rağmen, Türklerin cesaret ve gayretleri karşısında durmadan geri püskürtülüyor, tekrar taarruz ediyorduk. Bu taarruzlardan birinde, başımdan yediğim şiddetli bir dipçikle yaralanıp bayılmışım. Kendime geldiğimde, Türklerin arasında olduğumu anladım. Önce çok korktum. Çünkü İngilizler, bize Türkleri çok vahşî ve barbar insanlar olarak tanıtmıştı. Fakat iyice kendime gelince gördüm ki, yaralarımı sarmış, beni tedavi etmişler. Hiçbirinin yüzünde bana karşı öfke yoktu. Üstelik bana, çantalarındaki yiyeceklerden ikram ettiler. İyi biliyordum ki, yiyecekleri yok denecek kadar azdı. Şok derecesinde bir şaşkınlık yaşadım. Burada âdeta bir misafir gibiydim. Artık içimden; ‘Yazıklar olsun bana! Yazıklar olsun yalancı İngilizlere!’ diyordum.”

 

Son asırlarda, teknik kuvveti eline geçirerek hâkim güç hâline gelen sözde medeniyet ise muzaffer İslâm ordularının sergilediği insaniyet bir tarafa, en temel harp hukuku kaidelerini dahî hiçbir zaman gözetmedi. Gösterdiği vahşetle; “Bu bir Avrupalı!” dediren, yırtıcı, his yoksulu, sırtlanların yaldızlı, maskeli medeniyeti, bir başka tabirle; “Vahşi Medeniyet”…

 

400 bin şehit verilerek kazanıldı

 

Cihan tarihinin en büyük savaşlarından biri olan Çanakkale muharebeleri, İngiliz, Fransız ve İtalya gibi üç büyük devletin buraya yığdığı en modern zırhlılar ve üç yüz bin kişiden ziyade askere rağmen, başarımızla sonuçlanmıştır. Ama ne pahasına! …

 

Yaklaşık 250.000 tanesi harp sahasında, takriben 150.000 tanesi de hastanelerde olmak üzere, 400.000 vatan evladının şehadet şerbetini içmesi neticesinde zafer kazanılmıştır…

 

Ama, “Nasıl? Hangi ruhla?” sorusuna ise verilecek kısa bir cevap olmamakla beraber, burada anlatacağımız ibretli bir vakıa ile bu soruya cevap vermeye çalışacağız.

 

Çanakkale’den kalan ibretlik bir vakıa

 

Çanakkale muharebelerinde kumandanlık etmiş, yaralanmış emekli bir subay, hatıratında şöyle anlatıyor: “Çanakkale Harbi’nin devam ettiği günlerden birindeyiz. O gün akşama kadar devam eden savaş, bu nispetsiz üstünlüğe karşı, yine zaferimiz île neticelenmek üzereydi.

 

Gözetleme yerinde muharebenin son safhasını heyecanla takip ediyordum. Mehmedciklerin “Allah! Allah!” nidaları ufku titretiyor, korkunç bir medeniyetin, bütün heybetini temsil eden top seslerini bile bu müthiş haykırışlar bastırıyor gibiydi.

 

Bir aralık, yanımda bir ayak sesi duyar gibi oldum. Geriye dönünce Ali Çavuş ile karşılaştım. Sapsarı olmuş yüzünde, müthiş bir ızdırap okunuyordu. ‘Daha neyin var?’ demeye kalmadan, o her şeyi anlatmaya yetecek olan kolunu bana gösterdi. Dehşetle ürpermiştim. Sol kolu, bileğinin dört parmak kadar yukarısından aldığı bir isabetle hemen hemen tamamen kopacak hale gelmişti ve elini yere düşmekten ancak zayıf bir deri parçası alıkoymakta idi. Ali Çavuş dişlerini sıkarak ızdırabını yenmeye çalışıyordu. Sağ elindeki çakıyı bana uzattı: “Şunu kesiver kumandanım!” dedi.

 

Bu üç kelimelik cümle, öyle müthiş bir istek, öyle bir mecburiyet ifade ediyordu ki, gayr-i ihtiyarî çakıyı aldım ve derinin uçunda sallanan eli koldan ayırdım. Bu tüyler ürpertici vazifeyi yaparken de: “Üzülme Ali Çavuş, Allah vücuduna sağlık versin!” diye, moral vermeye çalışıyordum.

 

Çok geçmeden Ali Çavuş yalnız elini değil, vatan uğruna fanî vücudunu da feda etti. Gözlerini hayata yumarken de: “Vatan sağ olsun! Allah imandan ayırmasın! … Canım vatana feda olsun! …” cümlelerini tekrarlayarak son nefesini vermiş, etrafı küçük bir kan gölü haline gelmişti.

 

Çanakkale Harbi nasıl bir îman gücüyle kazanıldı? Sorusuna verilecek en güzel cevabı, bizzat harbe iştirak etmiş bulunan kahraman yiğitler, şu şekilde anlatarak veriyorlardı: “Gönüllerimiz Allah’a niyaz halindeydi. O’nun yardımına sığınmıştık. Kumandanlarımız da sürekli olarak bize “Salât-ı Nariyye”yi okutturuyorlardı… Böylece ilahî yardıma nail olduk…”

 

Çanakkale, yaşanılanlar itibarıyla maneviyatın, maddi güç ve zorbalığa galip geldiği bir harp meydanıydı. Nitekim, Çanakkale Harbi’ndeki İngiliz kumandan ve tarihçi Hamilton da bu hakîkati şöyle îtiraf etmiştir: “Bizi, Türkler’in maddî gücü değil, manevî gücü mağlub etmiştir. Çünkü onların atacak barutu bile kalmamıştı. Fakat biz, gökten inen güçleri müşahede ettik!”

 

Dünyanın da sonu gelecektir, dünyaya tapanların da…

 

Yaşanılanlar itibarıyla Çanakkale, Anadolu insanına şehidlik ve gazilik ile yoğrulmuş îman idealinin talimgâhı olmuştur. Gazilik ve şehidlik, bu millet için manevi bir ziyafetti. Ölmek, şehidlik saadeti; yaşamak ise gazilik şerefi idi.

 

Çanakkale’de, kumandanından erine kadar bütün bir ordu, fedakârlık toprağında ekilmiş tohumlar gibiydi ki, o tohumlar kanla sulanıyordu. Zira onlar biliyorlardı ki, nihayetinde bu dünyanın da sonu gelecektir, bu dünyaya tapanların da…

 

Ahirettekiler ise ebedîdir, ölümsüzdür. Bunun için onlar ölümsüz, yani ebedî olanı seçtiler.

 

Çanakkale’de harbin kızıştığı zamanlarda, öyle bir an geldi ki, kumandanların bir kısmı şehid oldu. Mehmetçik, kumandansız ve yalnız başına kaldığı zamanları yaşadı. Fakat her bir Mehmetçik, Çanakkale’de bütün milletin kalbini sinesinde hissederek büyük bir gayretle düşmanı karşıladı. Din, millet ve vatan uğruna canlarını seve seve feda etti. Zira gönüllerinde, canlarından aziz bildikleri sarsılmaz bir iman ve vatan sevgisi vardı. Bu sevgiyi diri tutan da hiç şüphesiz Allah ve Rasulüne duydukları iman muhabbetiydi.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ