Cennete Davet

Cennete Davet
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Hazreti Peygamberin mirası

Allah Resulü’nün ahirete irtihalinin üzerinden epeyce zaman geçmişti. Sahabe-i Kiram’ın çoğu, cihad için veya yeni fethedilen yerlere ilim götürmek için Medine’den ayrılmıştı.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin bıraktığı ilmi, halka ulaştırma konusunda çok gayretli bir sahabe olan Ebû Hureyre radıyallahu anhu, bir gün Medine çarşısına uğradı ve oradaki insanlara, “Ey çarşı halkı! Mescid’de Hz. Peygamber’in mirası paylaşılıyor, siz ise buradasınız. Neden gidip ondan nasibinizi almıyorsunuz!” dedi. Oradakiler hemen mescide doğru koştular fakat az bir süre sonra dönüp: “Ey Ebû Hureyre! Mescide gittik, içeri girdik, ama orada paylaşılan bir şey görmedik. Sadece bazı kişiler gördük ki, bir kısmı namaz kılıyor, bir kısmı Kur’an okuyordu. Bir kısmı da oturmuşlar helal ve haramı müzakere ediyor, ilimle meşgul oluyorlardı” dediler. Bunun üzerine Ebu Hureyre, “Peygamberimizin mirası, işte onlardır.” dedi. (Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, II, 253)

Bilmem farkında mıyız; Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın mirası hala paylaşılıyor, biz hissemizi alıyor muyuz?

Bir insan evladına miras olarak ne bırakabilir? Dünyalık olarak bıraksa bıraksa fani hayatı boyunca ona yetecek, mal mülk bırakır. Ama bize anne babamızdan daha merhametli olan Peygamberimiz, sonsuz bir hayat boyunca yetecek bir miras bıraktı. Öyle bir miras ki, ondan başka hiç kimse bize bırakamazdı ve onunla biz ebedî hayatımızı kazanıyoruz.

Düşünün, siz bir büyükelçilikte memur veya sefir olsanız, devlet sizi bilmediğiz bir ülkeye göreve gönderse, öncelikle neye ihtiyaç duyarsınız? Tabi ki bilgiye, rehberliğe…

Gideceğiniz yerde size ne lazım olacak? Orada tedarik edemeyeceğiniz, muhakkak gitmeden önce yanınıza almanız gereken şeyler nelerdir veya tam tersi, gümrükten geçerken başınıza bela olması muhtemel, bulundurulması yasak olan şeyler nelerdir? Birisi size söylesin istersiniz, öyle değil mi? Eğer bu konuda, kimse size rehberlik yapmazsa sıkıntı çekebilirsiniz. Hele bir de birileri sizi düşmanca niyetlerle tam tersi yönlendirirse başınız büyük bir belaya girebilir.

İşte, bizler farkında olsak da olmasak da böyle bir durumdayız. Hepimiz bu fani hayatın bir anında, birden bire bir yolculuğa çağrılacağız. Hem de sonsuza kadar kalmak üzere…

Ne geri dönme imkânımız var ne de buradan götürmediğimiz bir şeyi orada tedarik etme imkânımız var. Bu sebeple bize, o sonsuz hayatta ne lazımsa buradan götürmemiz lazım. Büyüklerimizin uyardığı gibi, ahiret maişetini bu dünyada edinmemiz lazım.

Cennete çağıran rehber

Üstelik bizim bir de sözleşmemiz var. Elest Bezmi’nde, bize bir nefeslik hayat üflendiği vakit var olmak nimeti, öyle tatlı gelmiş ki hiç düşünmeden söz vermişiz, “Sen bizim Rabbimizsin, ne emredersen başımız üstüne!” demişiz. Şimdi, verdiğimiz sözü unutma hakkımız da yok…

Dahası bizim başımızda çok büyük dertler var. Her şeyden önce bu dünyaya, çok hasetçi ve kinci bir düşmanla beraber sürgün edilmişiz. O düşman ki, bütün varlığını bizi saptırma gayesine adamış. Atamız Âdem aleyhisselama olan hasedinden, onu ve neslini saptırıp Allah’a karşı iddiasında haklı çıkmak adına, kıyamete kadar bizimle uğraşmaya ant içmiş.

“Bak, bunca değer verdiğin, bana secde etmemi emrettiğin Âdem’in neslinin halini gör” demek namına, bizim kalbimize sürekli vesvese verecek. Bize, ahirete dönüşümüzü unutturmaya çalışacak. Yükümüze devamlı o diyarda bize lazım olanları değil aksine, bize zararlı olanları yüklemeye çalışacak.

En kötüsü de iç âlemimizdeki nefis, çok cahil ve arzularına mağlup. Bu yüzden de şeytana pek kolay kanıyor. Tek sermayemiz, hakkı dinlediği ve uyduğu sürece bize rehberlik edebilecek olan kalbimiz. Fakat o da bir dalın ucunda sallanan kuş tüyü kadar zayıf ve kararsız. Onu istikamette tutmak da pek zor…

Bu durumumuz üstüne biraz düşünsek, ne yapardık? Herhalde aklı başında her insan böyle bir durumda, yolun sonuna dek güvenebileceği bir rehber arar ve ona sımsıkı tutunurdu, öyle değil mi?

Bu rehber onu cennete davet ediyorsa hem niye tutunmasın ki? Rabbimiz, Nebi-i Ekrem’le gönderdiği ayetlerinde ne buyuruyor: “Allah, izni ile cennete ve mağfirete davet eder.” (Bakara; 221)

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem kimdir? Bizleri Allah’ın cennetine davet eden bir elçi, bir Resul değil mi? Hatta cehennemle korkutan ayetler de “tembellik edip yoldan geri kalmayın veya yoldan sapmayın, dosdoğru gelin” manasında ikazlar…

İnsan varlığa hangi gözle bakarsa öyle görüyor. Allah dostlarından biri, muhabbetle baktığı için hep kerem görüyor ve şöyle buyuruyor: “Mevlâ Teâlâ öyle cömerttir ki, kullarını cennet sofralarına davet ederken, bu daveti reddeden veya gelmekte gevşeklik gösterenleri azapla korkutur ki; ihmal etmesinler, mutlaka gelmeye özen göstersinler…”

Peygamberin getirdiği ayetler, hadisler, Kerem Sahibi Rabbimizin kullarına gönderdiği bir cennet davetiyesi değil midir? Hem öyle bir davetiye ki, yalnız çağırmakla kalmıyor, yolda kaybolmayalım diye, yol haritası ve hatta bir de yolculuk rehberi ekliyor. Bütün yapmamız gereken onun izlerine uymak…

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam buyuruyor:
– İmtina edenler (kaçınanlar) hariç, bütün ümmetim cennete girecektir. Ashab-ı kiram soruyor:
– Ya Rasulallah, cennete girmekten imtina edenler de kimdir? Allah Resulünün cevabı:
– Kim bana itaat ederse cennete girer, kim asi olur (itaat etmezse) o imtina etmiş demektir, buyurdular. (Buhari, İ’tisam, 2)

Yol bu kadar basit, hüküm bu kadar açık ama neden bize bu kadar zor geliyor?

Doğru sözlü kimselerin mükâfatı

Hepimiz kendi nefsimizle mücadelemizden dolayı çok iyi biliyoruz, asıl mesele, gönlümüzün bütün hücreleriyle tam iman edememekte.

Bizler dilimizin ucuyla “Allah’a inandım” diyelim ama bu sözdeki sadakatimiz hiç sınanmasın istiyoruz ama öyle olmuyor. Rabbimiz imanınızı ispat edin, diyor: “İnsanlar, canlarıyla, mallarıyla ağır imtihanlardan geçirilmeden, sadece: ‘İman ettik’ demeleriyle bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ânkebût; 2)

Canlarımızla imtihana çekiliyoruz, nefsimizin hoşuna gitmeyen amellere zaman ayırmamız, hoşuna giden şeylerden vazgeçmemiz emrediliyor. Mallarımızla imtihana çekiliyoruz, onları nefsimizin istediği bazı yerlere harcamayıp Allah’ın emrettiği yerlere vermemiz isteniyor. Bu imtihandan geçmeden, Allah’ın emrini nefsin arzusundan üstün tutmadan, nasıl inandığımızı iddia edebiliriz ki?

Hepimiz Allah’a iman ettiğimizi söylüyoruz. Mesela, bütün nimetleri bize Allah’ın verdiğini kabul ediyoruz. Peki, “Madem öyle, O’nun verdiği nimetlerden birazını O’nun yolunda infak et!” denilince, neden tereddüde düşüyoruz?

Eğer verirsem bir daha vermez, aç kalırım, diye mi korkuyoruz? Niye vermesin? Vermeyi dilerse bir vesile halk edip vermekten aciz midir? Elimizden almak isterse almasına kim mani olabilir? Öyleyse nasıl oluyor da vermemekle onun takdirinden kaçabildiğimizi zannedebiliyoruz? Demek ki tam iman etmiyoruz; O’nun Rabbimiz olduğuna, bize bir fayda veya zarar vermek isterse kimsenin mani olamayacağına…

“Rabbimiz Allah’tır,” diyoruz ama dilimizin söylediğini kalbimiz ve amelimiz tasdik etmiyor. Eğer etseydi, ayette bildirildiği gibi bize, ne bu dünyada ne ahirette korku ve hüzün olmazdı. Çünkü Mevla’mız vaat ediyor: “Rabbimiz Allah’tır diyenler, sonra da dosdoğru olanlar için ne korku vardır ne de hüzün. Onlar cennetliktir. İşlediklerinin karşılığı olarak cennette temelli kalacaklardır.” (Ahkâf; 13)

Öyleyse özümüzle sözümüzün bir olması vaktidir. İnandık diyor ve bunun mükâfatını bekliyorsak, doğru sözlülerin seçilip kabul edildiği cennete girmek istiyorsak “inandık” sözüne uygun hareket etmemiz gerekiyor.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor: “Hiç şüphe yok ki doğruluk iyiliğe götürür. İyilik de cennete götürür. Kişi doğru söyleye söyleye sıddık (doğru sözlü) diye yazılır. Yalancılık kötüye götürür. Kötülük de cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye kezzab (çok yalancı) diye yazılır.” (Buhari)

Bu hadis üzerine biraz düşününce ne kadar özlü ve bütün faziletleri kapsamına alan bir hadis olduğunu fark etmek mümkün… Zaten bütün ilahi emirler ve yasaklar, aslında doğruluğun somutlaşmış hali değil midir?

Rabbimiz bize neyi emrediyorsa onun özünde doğruluk mayası var. Mesela, “helal lokma ye” diye emredip haram kazanç yollarını yasaklıyor. Bu yollara baktığınızda, hep doğruluk prensibine aykırılık olduğunu görüyorsunuz. “İffetli ol” diye emredip fahşa’yı yasaklıyor, bakıyorsunuz gerçekten de hayâsızlığın özünde, hep doğruluktan uzak bir hal var. Dürüstçe düşünürsek, bize veya bir yakınımıza yapılmasını istemeyeceğimiz hareketlerdir bunlar… Özü sözü dosdoğru bir adam, kendisine yapılmasını istemeyeceği hareketi başkasına yapmamalı zaten… Öyle değil mi?

Cennete için mücadele şart

Hatta bu yetmez, kendisi için istediği bir şeyi başkasına yapmakta da ihmalkâr davranmamalı. Mesela, farz edelim ki bir musibete uğramışız. Her şeyimizi kaybetmiş, perişan bir durumdayız ve hali vakti yerinde bir Müslüman kardeşimizin kapısına düşmüşüz. Bize nasıl davranmasını isteriz? … Peki, biz böyle durumdakilere nasıl davranıyoruz?

Allah Resulü: “Sizden biriniz, kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için de istemedikçe (kâmil manada) iman etmiş olamaz.” (Buhârî) buyurmuyor mu?

İşin doğrusu, inceden inceye nefsimizi hesaba çekersek işimiz zor. Evet, cennete gitmek esasen kolay ama nefse ve şeytana karşı çetin bir mücadele istiyor. En azından farzları yapıp büyük günahlardan kaçınacak kadar olsun bir mücadele…

Hatta Allah Resulü, kendi çağındaki ashabına, kâfirle cihad etmeyi de cennete girmenin şartı olarak beyan etmiş. Sahabe-i Kiram’dan bir zat anlatıyor: “İslâm’a girmek üzere biat etmek için Hz. Peygamber’e geldim. Bana şu şart ve telkinlerde bulundu:

– Allah’tan başka ilâh olmadığına, benim O’nun kulu ve Resulü olduğuma şehadet edeceksin, günde beş vakit namaz kılacaksın, Ramazan orucunu tutacaksın, malından zekât vereceksin, hacca gidip Allah’ın evini ziyaret edeceksin ve Allah yolunda cihad edeceksin. Ben kendisine dedim ki:

– Ey Allah’ın Resulü! Ben bu söylediklerinizden ikisine güç yetiremem. Onlardan biri zekâttır. Benim on tane devem var, onlarla ailemin geçimini temin ediyor, yüklerini taşıyorum. Diğer yapamayacağım şey de cihaddır. İnsanların dediğine göre, kim cihad meydanından kaçarsa Allah’ın gazabına uğruyormuş. Ben korkak bir adamım. Bir savaş patlak verdiğinde, cihaddan kaçıp Allah’ın gazabına uğramaktan korkuyorum. Bunların ikisinden beni muaf tut, diğer bütün dediklerini yapmak için sana söz vereyim, dedim. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem elimi sıkıca tuttu, şöyle bir salladı ve:
– Sadaka yok, cihad yok; peki, cennete ne ile gireceksin? buyurdu. O zaman ben, bütün dediklerini yapmak üzere biat ettim. (Hâkim)

Cennete kimler kabul edilecek?

Ashab-ı Kiram’a yetişenlerden Hasan Basri Hazretleri, henüz onlara tabi olanlar sağ iken bile şöyle diyordu: “Eğer siz sahabeyi görseydiniz, onlara ‘deli!’ derdiniz; onlar sizi görselerdi, ‘bunlar mümin değil’ derlerdi.”

Onlar bizim gibi oturduğu yerden cenneti ümit etmiyorlardı. Bizim gibi, “Birisi nasıl olsa bizi sırtına alıp sırat köprüsünden geçirecek” diye, ümit beslemiyorlardı.

Peygamberimizden şefaat bekliyoruz ama Allah-u Zülcelâl, “Hevâsını (nefsânî arzularını) kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü? O hâlde onun üzerine sen mi vekîl olacaksın?” (Furkan; 43) buyuruyor. Biz nefsimizin her emrine itaat edip durduğumuz takdirde, nereden belli, iman üzere gideceğimiz?

Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin, sevgili kızı Fatıma’ya “Ey kızım Fatıma! Babam Peygamber diye güvenme. Rabbine karşı kulluk vazifeni yap. Eğer Allah’tan nefsini satın alamazsan, vallahi, ben bile senin namına hiçbir şey yapamam…” (Müslim) buyuruyor olması, bize yetmiyor mu?

Evet, Allah-u Zülcelâl bizleri cennete çağırıyor, ama oraya “takva sahiplerini ve muhsinleri” yani, ihsan üzere kulluk edenleri kabul ettiğini de bildiriyor:

“Şüphesiz o gün takva sahipleri, gölgeliklerde ve pınar başlarında, canlarının çektiği çeşit çeşit meyveler arasındadırlar. Kendilerine: ‘İşlediklerinizin karşılığı olarak şimdi âfiyetle yiyin, için’ denir. İşte, biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız.” (Mürselât; 41-44)

Bununla birlikte, Allah’ın rahmetinden ümidimizi kesmeyiz. Böyle fırtınalı bir çağda, bize iman nasip etmiş olması, başlı başına bir lütuftur. Hakiki âlimlere, Allah dostlarına kavuşturması, bir başka ihsanıdır. Biraz daha gayret gösterebilirsek bu nimetlerini son nefeste kurtuluş ile tamamlar, inşaallah. Yeter ki yolun sonunun sonsuz bir cennette biteceğine inanıp güvenerek, şu dünyaya düşkünlüğümüzü biraz azaltabilelim.

 

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ