Çile Dolu Mücadeleleriyle Âlimlerimiz

Çile Dolu Mücadeleleriyle Âlimlerimiz
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Âlimleri eleme boğan yüzyıl

Güneydoğu’da ücra bir köy… Bir aile göç ediyor. Üç beş parça eski eşyasını bir arabaya yüklemiş, kitaplarını özenle istiflemiş, başında beyaz sarığı, mahzun bir çehre ile köyün genç mollası, bilinmeze doğru hicret ediyor…

 

Köylü, çok değil, birkaç yıl önce ağlayarak yalvararak mollayı köye getirmişler. Genç mollanın ilmine, vakarına, duruşuna, takvasına âşık olmuş ki köye davet etmişler. Söz üzerine söz vermişler, vaat üzerine vaatte bulunmuşlar. Ama genç molla tek şart koşmuş; köye önceki gelişindeki şartın aynısı; “çalgılı düğün yapmayacaksınız”…

 

“Beli Seyda” vaatlerine rağmen, daha sözleri kurumadan sözlerini çiğnemişler. Kalbi bir an bile gaflete düşmeyen genç Seyda, kulaklarından ‘lehvel hadis’in girmesine müsaade etmez ve köyü hüzünle, acıyla terk eder.

 

Kim mi bu genç Seyda? İsmin ne önemi var!… Geçtiğimiz asır; o zamanın genç mollasıyken, şimdinin bu Seyda’sı gibi muttaki onlarca hocanın, âlimin, arifin hüznüne, elemine, kederine şahit oldu.

 

Yavuz’un üzerine çamur sıçratan atın binicisi; Müftü’s Sakaleyn (İnsanların ve cinlerin müftüsü) Şemsüddin İbn-i Kemalpaşazade Hazretleri, geçen asırdaki acıları görse hiç, askerliği bırakıp ilmiye sınıfına intisap eder miydi?…

 

Ehl-i Sünnet’in âlimleri her asırda acı çekmişler ama geçen (20.) asırdakiler gibi bir zulme maruz kalanları pek nadir!…

 

Kimisi medresesine girememiş, kimisi tekkesine, kimisi insanlar ile görüştürülmemiş, kimisi de suikasta maruz kalmış. Fakat bir an bile hakkı ve hakikati âli tutmaktan vazgeçmemiş, bu uğurda gerektiğinde seve seve canlarını dahi vermişlerdir.

 

Gelin sizinle geçen asırlarda bir gezintiye çıkalım. Bir yandan hayret deryasına dalalım, diğer yandan hüzün ve elem yağmurları ile kalbimizi cilalayalım. Hakiki âlimler, bu ümmete sahip çıkmak için ne çilelere göğüs germiş, ne sıkıntılar çekmiş birlikte şahitlik edelim…

 

Yeri gelmiş ordulara
kumandan olmuşlar

Cengiz Han ve orduları, çekirge misali ulaştıkları her yeri kan ve acıyla doldururken; bir büyük sufî Necmeddinî Kübra, Moğollara karşı durma cesaretini gösterir. Koca Harzemşahlar Devletinin Padişahı Alauddin, yüz bin kişilik ordusu ile Moğollardan kaçarken, Kübrevi yolunun bu aziz piri çekinmez; cihad ederek, üç beş dervişi ile beraber şehit olur.

 

Hazreti Kübrevi’den sonra da dua ordusunun dervişleri, mecbur kalınca gaza ordusuna katılmışlardır. Biz derviş/gazi olarak hep Şeyh Şamil’i biliriz öyle değil mi? Ya diğerleri!…

 

Fransızlar; Cezayir’i işgal ettiklerinde başlayan kıyamın imamı, Emir Abdulkadir’i anmadan geçemezsiniz. Mevlana Halidî Bağdadi’nin bu yürekli halifesi, kök söktürür Fransızlara… Girdiklerine, gireceklerine pişman olurlar…

 

Ya Libya? Çöl Aslanı lakaplı Ömer Muhtar; bir Senûsî Şeyhi değil midir?

 

Senûsilerden açıldı söz; yazımıza Şerif Ahmed-es Senûsî ile devam edelim. Şerif Ahmed önce Cezayir’de Fransızlara diş geçirir, yetmez İtalyanlara Libya’da göz açtırmaz. Müslümanların Halifesi Anadolu’ya çağırınca, koşar Dersaadet’e. Milli Mücadele için köy köy dolaşır. Milli Mücadele’den sonra da Fransızlar ile bir kez daha karşı karşıya gelir. Ama bu kez cihad merkezi Suriye’dir. Suriye’nin Türkiye’ye katılması için çabalar, ama nafile…

 

Ya 1915 senesi? Birinci Dünya Savaşı’nın en kanlı günlerinde Ruslar Van’a inerler, Bitlis’e ulaşırlar. Kaçamayanı ya Ruslar öldürür ya Ermeniler. Kaçanlar ise soğuğa, tifoya, koleraya dahası açlığa yenik düşer. Bakınız, iki mübarek aileden iki kutlu ocaktan haber vereyim ki Doğu Anadolu’nun acısını anlayın.

 

Ermeni Katliamı’ndan kaçarken
vefat eden Arvas Seyyidleri

Necip Fazıl’ın mürşidi Seyyid Abdulhakim Arvasi ve Arvasi seyyidleri; Ermeni katliamından kurtulmak için Arvas’tan yola çıktıklarında, aileleri yüz elli kişidir. Eskişehir’e geldiklerinde ise bu rakam ancak yirmidir. Yüz otuz seyyid ve seyide, hicret yolunda açlığa, soğuğa ve hastalığa kurban gitmiştir!…

 

Erzurum’un Horasan ilçesine bağlı, Sanamer köyündeki Seyyid Hacı Ahmed Baba’nın evlatları da Rus-Ermeni katliamından kaçmak için yollara düşmüşler, ta Kayseri’ye kadar uzanmışlardır. İki yıl sonra, Kayseri’den Sanamer’e bir tek seyyid dönebilmiştir. Hacı Mevlüd Baba; tüm ailesini, kardeşlerini göç yollarında toprağa vermiştir.

 

Madem söz Ermeni Katliamı’ndan açıldı, (yani Ermenilerin yaptıkları katliamlardan) devam edelim. Bakınız; Said Nursî Hazretleri, Ermeniler Bitlis önlerine geldiğinde, talebeleri ile beraber koşar Bitlis müdafaasına. Tek Allah dostu o değildir orada…

 

Norşinli Muhammed Diyauddin Hazretleri de dervişânı ile beraber siperlerdedir. ‘Hazretî Sâni’ olarak bilinen Hz. Diyauddin; sağ kolunu bırakır cephede. Taşkesenli İbrahim Efendi de cephededir. O da ayağını bırakır Erzurum taraflarında. Alvarlı Efe Hazretlerinin babası ve Pir-i Küfrevi’nin halifesi Hace Hüseyin Efendi şehit olur, Erzurum önlerinde. Kaleardılı Rufâi Şeyhi Ahmed Baba da Erzurum ve Bayburt cephelerinde destanlar yazar.

 

Milli mücadelenin gür sesi:

‘Haç dikiliyken, Cuma kılınmaz!’

Sütçü İmam’ı anmamak olur mu? Olmaz ama Maraş kıyamını başlatan Rufai Şeyhi Seyyid Ali Sezai Efendi’siz de Maraş olmaz. Mübarek, Cuma günü bakar ki Maraş Kalesi’nde hilal yerine haç dalgalanıyor; çıkar minbere. Hutbe bekleyen Maraşlıların başına yıkılır Ulu Cami’nin kubbesi. Hutbe yerine sitemle karşılaşırlar. Seyyid Ali Sezai Efendi ‘Haç’ı işaret eder; “o varken…” der, “Cuma kılınmaz…”

 

Birkaç saat sonra, Maraş’ta ne Fransız kalır ne Ermeni. Kalenin tepesinde ‘Hilal’, nazlı nazlı Tevhid’i remzetmektedir.

 

Taceddin Dergâhı’nın taşlarının dili olsa da İstiklal Marşı’ndaki tevhidler yazılırken; gökten inen baran-ı feyzi anlatsa bizlere…

 

Ya Özbekler Tekkesi?… Milli Mücadele’ye İstanbul’dan silah mı kaçacak; tek adres vardır, Üsküdar’daki Nakşî Özbekler Tekkesi. Komutanından doktoruna, gazetecisinden milletvekiline, Anadolu’ya kim gidecekse muhakkak bu tekke eli ile gider. Şaşırmayın canım; resmi tarih size anlatmaz bunları!…

 

Daha 1. Dünya Savaşı’danki Mevlevi Taburu’ndan, Çanakkale Siperlerindeki yetmişlik Ahıskalı Ali Haydar Efendi’den bahsetmedim size. Nede olsa hepsi Hoca Sadeddin Efendi’nin izinden giden gariplerdi.

 

Savaşı kazandıran âlim: Hoca Sadeddin Efendi

 

Hoca Sadeddin Efendi tek başına kahramandır. Osmanlı’nın duraklama devrini tek başına anlatan ak sarıklı allamedir. Ama O’nu şahlandıran Haçova’daki duruşudur. “Âlim, zor zamanda belli olur” derler ya, işte Sadettin Efendi zor zamanların adamıdır.

 

Haçova’da Osmanlı askerleri Avusturyalılar ile karşı karşıya gelir. Daha tek ok atmadan, tek mermi patlamadan yeniçeri geri kaçmaya başlar. Avusturyalılar padişahın otağına kadar gelir. Hatta kimileri padişaha geri kaçmasını söylerler. Sancak-ı Şerif’in açıldığı; padişahın sırtında Hazreti Peygamberin cübbesinin olduğu bir ortamda geri çekilmek olur mu?

 

Yapışır padişahın atının dizginlerine Hoca Sadeddin Efendi. Salmaz hünkârı… Bu kadarla yetinmez. Başlar Fetih Suresini okumaya ve koşar düşmana doğru. Padişahın Hocasının kılıçsız, Avusturya askerlerine doğru koştuğunu gören aşçılar, yamaklar, seyisler, Mehteran, silahsız koşmaya başlarlar Nemçelü’ye…

 

Eh siz bir an empati yapın; Avusturya askerinin yerine koyun kendinizi. Ak sarığı başında ak sakalı ile “İnne fetahna leke fethan mubina…” diye koşan bir dede, arkasında nekkaresi ile zili ile şaha kalkmış Mehteran, kepçeleri ile aşçılar, ateşin altından kaptıkları odunlar ile hucuma kalkan bıyığı bitmemiş yamaklar… Avusturya Ordusu şoka girer adeta. “Kâfir kaçtı, Nemçelü sindü” şayiası kimden çıktı bilinmez ama yeniçeri de geri döner. Osmanlı’ya, Haçova Meydan Muharebesini kazandırır Hoca Sadettin Efendi… Osmanlı ilk defa mehteranı, aşçılarını, seyislerini şehit verir. Ama günün kahramanı, ömrünü rahle başında çürüten Hoca Sadeddin Efendi’dir.

 

Rahle önünde diz çökmeden hoca olunmaz. Ama o rahleden geçenler, işte böyle büyük adam olurlar.

 

İslam medeniyet
sembolü türbeler

Büyük adamların kıymetini bilmeyen bir millet varsa o da bizim milletimizdir. Bakın ispatı çok açık. Gelenbeli İsmail Efendi; mantıkta zirvedir, felsefede eşi menendi yoktur, dahası büyük bir Allah dostudur. Demir leblebi olan Vahdet-i Vücud’u, Ehl-i Sünnet’e göre tefsir eder. Ama biz, çocuklarımıza o mübareği, matematikçi diye tanıtıyoruz. Vakıa logaritmada da üzerine yoktur ama her şeyden öte bir âlimdir, sufidir; dahası, Nakşî Müceddidî’dir.

 

Öyle büyük bir velidir ki gayri müslimler bile büyüklüğünü bilirlermiş. Mesela Yunanlılar Yenişehir’deki kabrinden (bugün Larissa) bereketlenmek için kıtlık zamanı kabrinden toprak alıp kendi tarlalarına serperler. “Hadi canım!” dediğinizi duyar gibiyim, kaynak mı istiyorsunuz; Prof. Mardin’in Huzur Dersleri hocalarını anlattığı kitabına bakın.

 

Türbe düşmanlarının kulakları çınlasın. Bizimkiler türbe yıkar, elin köylü Rumu türbeye sahip çıkar. Ne günlere kaldık! İslamî şiarlarımıza bile sahip çıkmak ayıp hale geldi…

 

Bakınız, her milletin kendine ait bir takım şiarları vardır, alametleri vardır. Osmanlı Medeniyeti denildiği zaman, akla cami gelir, medrese gelir, tekke gelir, çeşme gelir ama illa türbe gelir. İslam düşmanlarının ilk hedefi de bu şiar merkezlerdir. Şumnu’yu işgal eden Bulgarların ilk yaptığı işlerden birisi, Müslüman mezarlığını tahrip etmek olmuştur. Selanik’i işgal eden Yunanlıların ilk yaptığı işlerden birisi, camileri kiliseye çevirmek olmuştur. Yeni Cami, Ayasofya Cami, Hortanlı Cami Selanik’in ilk işgal gününde kiliseye çevrilir. Ama ne var ki bizim çokbilmiş “Neo-Alim”lerimiz (!) türbeye de karşıdır şimdilerde…

 

Budin eyaletimizi bize ne hatırlatır? Bugün Macaristan bir zamanlar Osmanlı’nındı ki orada Osmanlı’dan kala kala bir türbe kaldı. Gül Baba Türbesi. Osmanlı’nın Nazlı Budin’inden tek yadigâr… Bizim tasavvuf düşmanlarına sorsak, O’nun da yıkılması lazım. (!)

 

Bu işgüzarlara sormak lazım; Yunanlılar Bursa’yı işgal ettikleri zaman, neden ilk iş olarak Osman Gazi Hazretlerinin türbesine gidip de sandukasını tekmelediler?…

 

Anlayana efendim; anlamayana bu biçare neylesin!…

 

Şimdi “modernizm” diye bir hastalık çıktı. En ücra damarlarımıza kadar işledi. “Bu çağda…”, “bu devirde…” diye konuşmaya başlayan koca koca insanlar, devirmedik çam bırakmıyorlar: Mevlana Hazretlerini -hâşâ- “Moğol ajanı”, Muhyiddin-i Arabî’yi “Kabalacı” yapıyorlar. Bu zevata sorsak, “Kaç kişiyi Müslüman ettiniz?” diye, cevap bellidir: Kocaman bir tısss!

 

Tevhid’den kim dönmüş
ki Yaman Dede dönsün

Fakat yedi asır evvel yazılmış Mesnevi, hala âşıkları kendine bağlıyor. Misal, Yaman Dede… Rum bir ailenin çocuğu olarak doğar Kayseri’de. Asıl adı Diyamandi’dir. 13 yaşında Hazreti Mevlana’nın aşkı düşer kalbine. Aşk bu; adamı yakar, eritir, bitirir. Molla Kasım, Aziz Yunus’un halinden ne bilsin! Züleyhâ olunmadan Yusuf bilinmez ki! Eller doğranmadan, maşukun kadri kıymeti anlaşılmaz ki!…

 

İşte Diyamandi de maşukunun lisanını öğrenir. Farsça’da umman olur. Mesnevi’yi aslından okur. Dayanamaz; Hallac’ın kellesini götüren tevhid kelimesi kalpten çıkar; dudaklardan dökülür. Ama sırrını söyleyemez kimseye. Kırk yıl; gah sahursuz oruç tutar, kah iftarsız… Ama aşkını, sırrını içinde yaşatır. 55 yaşında iken adını değiştirir, Mehmet Abdulkadir olur. Ailesi hop oturup hop kalkar.

 

Tevhid’den kim dönmüş ki Yaman Dede dönsün; ceketini alır çıkar evden. Kolay değildir her şeyden vazgeçmek; ama aşk ateşi düşmüş kalbine; neylesin Yaman Dede! Zoru gerçekleştiren, işte aşktır.

 

Bir başka deyişle, zoru gerçekleştirmek ancak âşıkların işidir. Bekir Sıdki Visali, Fatih Dersiamı’dır, Uşşaki’den derslidir. Ama bir Menemen Vakası ile suçsuz yere hapse atılır. Masumiyeti anlaşılır ama o bir kere mimlenmiştir. Hakkı olan vaizlik vesikası elinden alınır. Hacı Bekir Efendi ne yapar diye merak edenler için söyleyeyim. Durmak yok, yola devam der; kahve kahve dolaşır, ilçe ilçe gezer. Ege’de Uşşaki kandilini yakmaya devam eder. Kandil söner mi hiç!…

 

Şeyh Edebali’nin vurduğu, Hacı Bektaş-ı Veli’nin dualadığı bu topraklarda, tevhid nuru söner mi hiç?…

 

Ateş bittiği zaman, gider Hazne’den ateşi alır gelir Gavs-ı Kasrevi… Dile kolay, 14 sene mayınların arasından mürşidine gider gelir, son gidişinde icazeti ile döner. İcazetsiz yola çıkanlara inat; Hazne’den gelen o ateş, şimdi dünyayı yakmaktadır…

 

İşte, aziz okurlarım, hakiki âlimlerimizin çile dolu destanları böylece devam eder gider… Onlar hala daha Din-i Mübin-i İslam’ı yüceltmek için nice sıkıntılara taliptirler.

 

Peki, onlar, bizim dinimiz için onca gayretin içindeyken ve Allah’a ve Resulullah’a karşı sorumluluklarını yerine getirmeye çalışırken; bizlerin de onlara layık birer mümin olma gayreti içinde olmamız gerekmiyor mu? Ne dersiniz?…

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ