Dergâh, Toplum ve Devlet

Dergâh, Toplum ve Devlet
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Çöken toplum İmamı
Gazali ile ihya oldu
Miladî 11, Hicrî 5. yüzyılda İslam âlemi zenginliğin ve ilmî tedrisatın doruğunda iken Müslüman birey ve toplum, doyumsuzluk, duyarsızlık ve tembellik problemi ile yüz yüzeydi.

Böyle bir ortamda İmam Gazali Hazretlerinin ‘İhya Hareketi’, bireyin yanında, toplumu ve devleti de etkiledi; Müslüman halk, maddî ve ilmî varlık içinde tükenişten zirveye doğru, yeniden yol almaya başladı.

İslam alemi o günlerde, Batınî fikirlerin, maneviyattan kopuk zenginliğin, makam hırsına dayalı bürokrasinin ve bu hâli fırsat bilen dış düşmanların tehdidi altındaydı. Haşhaşîler, dış düşmanlarla işbirliği yapıyor, İslam aleminin en azizlerini katlediyor; gözlerden uzak yerlerde insanların kalbini ve zihnini bozan sapkın fikirlerini yayıyor; maddi refah içindeki toplum bu hâle karşı duyarsız kalıyor, Bizans gibi düşmanlar Müslümanların gaflet içindeki durumunu izliyor, Avrupalı Hıristiyanlarla işbirliği yolları arıyor, makam hırsı içinde birbirleri ile didişen idareciler bu tehdidi fark bile edemiyordu.

İmam Gazalî Hazretleri, buna karşı birey ve toplumu kapsayan, dolayısıyla devletin de ıslahına vesile olan bir kurtuluş reçetesi ortaya koydu, bir ihya hareketi başlattı.

Bu ‘İhya Hareketi’ ile zühd ve tasavvuf yeniden Müslümanların ilgisini çekti; hankâh, dergâh, tekke, zaviye gibi tasavvufun icra edildiği mekânların sayısı arttı. Bu mekânlarda mürşidlerinin etrafında bir araya gelen sofiler, nasihat dinleyip zikirlerini yaparken birey ve toplumun ıslahına katkıda bulundular; devletin ıslahında da büyük yer edindiler.

İmam Gazalî Hazretlerinin vefatından yaklaşık elli yıl sonra artık Musul, Halep, Şam ve diğer diyarlarda nice sofi devlet adamı vardı. Zengîlerin Musul veziri Cemaleddin (vefatı: 1164); Selahaddin-i Eyyubî’nin amcası Esedüddin Şirkûh (vefatı: 1169), Selahaddin-i Eyyubî’nin babası Necmedddin Eyyûb (vefatı:1173) , Zengî devletinin büyük Sultanı Nûreddin Mahmud Zengî (vefatı: 1174) ve Eyyubî Devletinin kurucusu Selahaddin-i Eyyubî (vefatı: 1193) bu devlet adamlarının en bilinenleri arasındaydı.

Musul veziri Cemaleddin, sofilerle vaktini geçirir, onlar için hânkâhlar inşa ederdi. Tasavvuf ahlakı içinde israftan kaçınır; malını ve devletin imkânlarını hayrat için kullanırdı. Musul ve çevresine güzel eserler kazandırmış; Mekke ve Medine’nin imarına da katkıda bulunmuştu. Medine surları onun yaptırdığı eserler arasındadır. Kabe’nin yanı başında el-Hicr’i yaptırdı, bahçesine mermer döşedi. Arafat’taki bir mescidi ve ona giden yolu onardı. Ayrıca Arafat’ta havuzlar yaptırdı, bu havuzlara yer altından su yolları götürdü. Bu sayede onlarda sürekli su bulunurdu.

Vefat ettiğinde vasiyeti üzerine dostu Esedüddin Şirkûh’un desteğiyle cenazesi Medine-i Münevvere’ye götürüldü; Ravza-i Mutahhara’nın yakınlarında gömüldü.

Batınilere karşı sahih
tasavvuf anlayışını desteklediler
Esedüddin Şirkûh ve Necmedddin Eyyûb de bulundukları her şehirde medreselerin yanı başına sofiler için hânkâhlar açtılar; tasavvufla terbiye olmuş devlet adamları olarak toplumu tasavvuf dergahlarında buluşturup terbiye etmenin yolunu aradılar. Esedüddin Şirkûh, Mısır’ı fethettikten hemen sonra burada Batınî fikirlere karşı tasavvufu destekledi, sofiler için dergahlar açtı; ağabeyi Necmeddin Eyyûb da Suriye’den ayrılırken kendisine ait kimi yerleri sofilere verdi; Mısır’a geldiğinde de kendi parasıyla binalar satın alıp medreseler açtı ve o medreselerin yanı başına sofiler için dergahlar açtı. Her iki devlet adamı da vefat ettiklerinde cenazelerinin Medine’ye götürülmesini vasiyet ettiler. Mirasçıları, onların bu vasiyetlerini yerine getirdiler.

Bu nesilden sonraki kuşağa ait, Zengî devletinin büyük Sultanı Nûreddin Mahmud Zengi Hazretleri de sofiydi. Hicrî 558’de Haçlılar karşısında güç duruma düşüp paraya ihtiyacı arttığında bazıları ona, dergâhlara yaptığı yardımı kesmesini söylediler. Nûreddin Mahmud Hazretleri bu öneri karşısında çok öfkelendi ve “Vallahi, ben zaferi ancak onlar sayesinde kazanacağımı umuyorum. Ben yatağımda uyurken hiç şaşmayan oklarla (gece vakti yapılan dua kast ediliyor) benim için savaşanların maaşlarını kesip de ancak beni görünce bazen isabet eden, bazen etmeyen oklarla (gerçek oklar kast ediliyor) benim için savaşanlara nasıl veririm? Onların beytu’l-mâlde hakları vardır. Ben onların haklarını başkalarına nasıl verebilirim? Bu, helal olur mu hiç?” dedi, dergâhlarda gece vakti zafer için yapılan duaların cephede atılan oklardan daha isabetli olabileceğini ifade etti. Onun Musul’da Ömer Mella adında bir şeyhi vardı ve Nûreddin Mahmud Hazretleri hiçbir önemli işi ona danışmadan, onun duasını almadan yapmazdı.

Selahaddin-i Eyyubî Hazretleri de tasavvuf konusunda üstadı Nûreddin Mahmud Hazretlerinin yolundan gitti. Mısır’ı Batınîlikten ilim medreselerinin yanında tasavvuf dergâhlarını artırarak kurtardı. Yeğeni Ferruh Şah gibi sofiler sayesinde zaferlerini çoğalttı. Ferruh Şah, iyi bir mücahid ve aynı zamanda zahiddi. Çok zafer kazanır ve zahidliğinden dolayı az harcama yapar, Selahaddin’in hazinesine çok katkıda bulunurdu. Onun fedakârlığı ve kahramanlığı nice kişinin tasavvufa yönelmesine ve ıslah olmasına vesile olmuştur.

Ferruh Şah’ı ve diğer sofi komutanlarını çok seven Selahaddin Hazretleri Kudüs’ü fethettiğinde Mescid-i Aksa’nın yanı başındaki Saint Anna Kilisesi’ni medrese yaptı, patriğin evini ise sofiler için dergaha çevirdi. İslam alemi, bu yolla Haçlılardan kurtuldu.

Osmanlı’da tasavvuf ehline
edebten geri durmadı
Osmanlı da bir tasavvuf dergâhı ile bereketlenmişti. Erteğrul Gazî, oğlu Osman Gazî’ye (vefatı: 1326) şu vasiyette bulunmuştur:

“Bak oğul! Beni incit, Şeyh Edebalî’yi incitme! O, bizim maneviyat güneşimizdir. Terâzisi dirhem şaşmaz! Bana karşı gel, ona karşı gelme! Bana karşı gelirsen üzülür, incinirim. Ona karşı gelirsen gözlerim sana bakmaz olur, baksa da görmez olur. Sözümüz Edebali için değil, senceğiz içindir. Bu dediklerimi vasiyetim say!”

Şeyh Edebali ise Osman Gazi’ye “Geçmişini bilmeyen geleceğini bilemez. Osman! Geçmişini iyi bil ki geleceğe sağlam basasın! Nereden geldiğini unutma ki nereye gideceğini unutmayasın!” demiş; onu büyük bir imparatorluğa gidecek yola irşad etmiştir.

Yavuz Sultan Selim (vefatı: 1520), Suriye’yi zapt edip Mısır’a geçerken Muhyiddin-i Arabî Hazretleri (vefatı: 1245) için türbe ve o türbenin yanı başında cami yapılması emri verdi. Mısır’dan dönerken o türbe ve camiyi bizzat kendisi açtı.

Yavuz, zafer yolunda zorluklarla karşılaşırken secdeye kapanıp, “İlahî! Bana ve askerlerime kolaylıklar ver! Bizlere lütfünle muamele eyleyip rahmetini gönder Allah’ım!” diyordu.

Yavuz, Şam’da Muhammed Bedahşî Hazretleri’ni ziyaretinde hiç konuşmamıştı. Yanında bulunan devlet adamları bu hâle şaşırarak, “Sultanım! Sadece dinlediniz. Ne hikmettir ki bir kelâm bile sarf etmediniz?” diye sordular. Yavuz, “Büyük evliyallâhın meclisinde onlar konuşurlarken başkalarının konuşması-velev cihan pâdişâhı da olsa- uygun düşmez. Biz sultan isek de böyle maneviyat sultanlarının himmetlerine her zaman muhtacız. Şâyet huzurunda konuşmam gerekseydi belli ederler ve söz etmemi te’min ederlerdi” diye cevap verdi.

Osmanlı Devleti tarih sahnesinde yer tuttuğu sürece dergâhlara önem verdi. Batılılaşmanın idareyi olumsuz etkilediği dönemde bile tasavvuf dergahlarına yönelik olumsuz adımlar atılmadı. Zira Osmanlı, tasavvufla yoğrulmuştu; dergâhsız bir toplum, Osmanlı toplumu olamazdı.

Cumhuriyet Dönemi’nde medreseler kapatıldığında, tekke ve zaviyelerin kapısına kilit vurulduğunda kendilerini Allahu Zulcelâl’e adayan mürşidler evlerini dergâh yaptılar ya da gözlerden uzak yerlere çekilip, dergahlar inşa ederek toplumu irşad etmeyi sürdürdüler. Nihayetinde 1950’li yıllara gelindiğinde yanlış fikirlere karşı olduğu kadar büyük şehirlerde zenginleşen toplumun içine düştüğü boşluk karşısında da tasavvuf dergahlarının şeytanı ve dostlarını durduran bir merkez vazifesi gördüğü bir kez daha fark edildi ve ondan sonra asla tasavvuf dergahlarına yönelik, yaşanan kimi problemlere rağmen kayda değer bir müdahale yaşanmadı.

Tasavvuf dergahlarının bugün dünyevileşen bir toplumu yozlaşmadan nasıl uzaklaştırdığı gözler önünde iken aynı zamanda 15 Temmuz’da yaşanan menfur vaka bir kez daha bu dergahların toplum için ne kadar önemli olduğunu gözler önüne sermiştir.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ