Din samimiyettir!

Din samimiyettir!
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Dini Allah’a has kılmanın adı ihlas…

Ümmeti ayakta
tutan üç şey

Hz. Ömer radiyallahu anh, bir gün Muaz bin Cebel radiyallahu anhın yanından geçerken ona: ´Ey Muaz! Bu ümmeti ayakta tutan şey nedir?´ diye sordu. Muaz bin Cebel, cevap verdi: “Bu ümmeti üç şey ayakta tutmaktadır, bunlar kurtarıcıdırlar; birincisi ihlâstır ki bu insanın fıtratında vardır. İkincisi namazdır. Namaz, dinin direğidir. Üçüncüsü ise emirlere uymaktır ki, düzen bununla korunur.” Bunun üzerine Hz. Ömer radıyallahu anh, “Doğru söyledin ey Muaz” diyerek oradan ayrıldı. (Kenz VIII/226 (İbn Cerir, İbn Ebî Meryem’den))

 

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ve ashabı radiyallahu taala anhum, yakin bir imanla Allah’a ve O’nun Hz. Peygamber’e vahyettiğine iman etmişlerdi. Onlar, bu yakinî imanla Allah’a yakarışta bulunuyor, O’ndan kendilerine ihlası, samimiyeti, gösterişten, çıkarcılıktan uzak bir ameli nasip etmesini diliyorlardı.

 

Allah Rasulü sallallahu aleyhi vesellem namazlarının ardından “…Allah’ım! Ey Rabbimiz ve her şeyin Rabbi! Beni ve ailemi, dünya ve ahirette her an sana ihlâsla bağlı kıl. Ey yücelik ve ikram Sahibi!” diye duada bulunuyordu. (Ebu Davud)

 

Zira amellerin kabulü ancak ihlasla, samimiyetle, ilahi rıza dışındaki beklentilerden uzak halis bir niyet ve uygulamayla mümkündür.

 

Ayet-i kerimede mealen; “Halbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.” (Beyyine; 5)

 

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: “Kıyamet gününde aleyhinde ilk hükmedilen insanlar şunlardır: Birincisi şehit edilen kimsedir. O, Allah’ın huzuruna getirilir. Allah kendisine olan nimetlerini anlatır. O da bunları itiraf eder. Yüce Allah, “Öyleyse bu nimetlerime karşılık ne yaptın?” diye sorar. Adam, ‘Ya Rabbi! Senin uğrunda şehit oldum’ der. Allah şöyle buyurur: “Yalan söyledin! Sen yalnızca cesur denilsin diye savaştın. Sana da (cesur) denildi.” Onun hakkında emir verilir ve ateşe atılıncaya kadar yüzüstü sürüklenir.

 

İkincisi ilim öğrenen, başkalarına öğreten, ayrıca Kur’an-ı Kerim okuyan adamdır. O Allah’ın huzuruna getirilir. Allah kendisine olan nimetlerini anlatır. O da bunları itiraf eder. Yüce Allah, “Öyleyse bu nimetlerime karşılık ne yaptın?” diye sorar. Adam, ‘İlim tahsil ettim. İlmi başkalarına öğrettim ve senin uğrunda Kur’an okudum’ der. Allah şöyle buyurur: “Yalan söyledin! Sen yalnızca alim denilmesi için ilim elde ettin, kari denilmesi için Kur’an okudun. Sana da bunlar denildi.” Onun hakkında emir verilir ve ateşe atılıncaya kadar yüzüstü sürüklenir.

 

Üçüncüsü, Cenab-ı Hakkın kendisine mal verdiği adamdır. O da getirilir. Allah kendisine olan nimetlerini anlatır. O da bunları itiraf eder. Yüce Allah, “Öyleyse bu nimetlerime karşılık ne yaptın?” diye sorar. Adam, ‘Malımın tamamını yalnızca Senin yolunda harcadım” der. Allah şöyle buyurur: “Yalan söyledin! Sen yalnızca cömert denilmesi için malını infak ettin. Sana da bu denildi.” Onun hakkında emir verilir ve ateşe atılıncaya kadar yüzüstü sürüklenir.”  (Müslim)

 

Ashabın ihlas ve
samimiyetine örnekler

Ashab radıyallahu taala anhum Allah’a, Kitabına ve Resulüne karşı samimi idiler. Allah Resulünün ebedi hayatla ilgili müjde ve haberlerine tereddütsüz iman ediyorlardı.

 

Selemeoğullarından Umeyr b. el-Humam radiyallahu anh Bedir Savaşı’nda, Fahr-i Kainat sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin, “Muhammed´i kudret ve iradesi ile yaşatan Allah´a yemin olsun ki, bugün sabredip, karşılığını Allah´tan bekleyerek, geri dönüp kaçmaksızın, daima düşman üzerine yürümek sureti ile savaşan herkesi, Allah mutlaka cennetine koyacaktır” müjdesini duyunca: “Allah, Allah! Onların beni katletmesi cennete girmeme yeterli mi?” diye sordu. Yemekte olduğu elindeki hurmaları attı, kılıcını kavradı ve şehit düşünceye kadar müşriklerle savaştı, Allah yolunda şehadet şerbeti içti.

 

Ashabın kalbinde Hz. Peygamber’e karşı sınırsız bir sevgi vardı; bu sevgi onların amelinde yer bulurdu. Mekke’nin önde gelen müşriklerinden Urve b. Mesud,  Hudeybiye´de hazır bulunan ashab ile ilgili gözlemlerini Kureyş´e şöyle aktarıyordu: “Ey kavmim, vallahi ben birçok krallar gördüm, heyet olarak Kayser´e, Kisrâ´ya ve Necâşî´ye gittim. Vallahi, Muhammed´in ashabının onu tazim ettiği kadar, hiçbir kralın adamlarının tazim ettiğini görmedim.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned)

 

Ebu Süfyan ise Mekke’nin fethinden hemen önce görüşmeler yapmak üzere gittiği Medine’den Mekke’ye dönünce ashabın durumunu Mekkelilere, “Size hepsinin kalpleri tek bir kalbe bağlı bir kavimden geldim” sözüyle duyurmuştur.

 

Ashab, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ile konuşurken, “Anam babam Sana feda olsun ya Rasulallah!” diye seslenirlerdi. Bu hitap onların samimiyetinin simgesi gibiydi. Onlar, O’nun yolunda her an feda olmaya hakikaten hazır idiler.

 

Müşrikler,  Hz. Peygambere ve ashabına saldırmışlardı. Hz. Ebû Bekir radiyallahu anh da şiddetli işkenceye uğrayıp baygın düşenlerdendi. Teymoğulları’ndan akrabaları gelip onu kendisine eziyet edenlerin elinden kurtardılar, bir elbiseye sarıp evine götürdüler. Hz. Ebû Bekir, eziyetin şiddetinden ancak akşama doğru kendisine geldiğinde; “Allah’ın Peygamber’i nasıldır? ” diye sordu. Kendileri de müşrik olan ancak akrabalık bağıyla ona yardımcı olan yakınları kızdılar; “Sen onun yüzünden bu felâkete uğradın. Buna rağmen onun için üzülüyorsun” diye azarladılar. Annesi Ümmü’l-Hayr’a  “Ona bir şeyler yedirmeye çalış” deyip yanından ayrıldılar. Ümmü’l-Hayr, ona bir şeyler yiyip içmesi hususunda ısrar etti.  Ama Allah’ın Resulü’nün sıddık dostu hep aynı soruyu sordu:  “Hz. Peygamber ne oldu?”

 

Annesi, yeminle Hz. Peygamberin durumundan haberdar olmadığını söyleyince ondan Hz. Ömer’in kız kardeşi Ümmü Cemil’e gidip Hz. Peygamber’i sormasını istedi. Evladına bir şey yiyip içirme derdinde olan yaşlı Ümmü’l-Hayr, Ümmü Cemil’e vardı, onunla birlikte Hz. Ebû Bekir’in yanına geldi. Hz. Ebû Bekir, ondan Hz. Peygamber’in durumunun iyi olduğunu ve Erkam b. Erkam’ın evinde bulunduklarını öğrendi ama sakinleşmedi. “Allah’a ahdim olsun ki, Hz. Peygamber’i görmedikçe yemek yemeyeceğim, su içmeyeceğim” dedi.

 

Onlar ortalık sakinleşinceye kadar beklediler. Sonra Hz. Ebû Bekir’i aralarına alarak Hz. Peygamber’e götürdüler. Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber’i görünce hemen Onun boynuna sarıldı ve öpmeye başladı. Oradaki Müslümanlar da Hz. Ebû Bekir’e sarılıp onu öpmeye başladılar. Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber’in kendisi için üzüldüğünü görünce; “Anam babam sana feda olsun, ey Allah’ın Rasulü! O fasıkın yüzüme vurmasından başka, bir şeyim yok. Bu, benim annemdir, çocuklarına çok iyi davranır. Sen ise mübareksin, onu Allah’ın dinine davet et ve hidayet vermesi için Allah’a dua et. Belki Allah onu, senin vasıtanla ateşten korur” dedi. (Hafız Ebü’l-Hassan el-Tarablusî)

 

Dinde samimiyetin
ödülü cennettir!

Ashab radiyallahu anhum, emirlerine karşı da samimi ve itaatkâr idiler, onlardan farklı düşünseler dahi onlara isyan etmekten kaçınırlardı. Amr b. As, Zâtu’s-Selâsil Gazvesi’nde, soğuk bir gecede ihtilam olmuştu. Yıkandığı takdirde zarar göreceğinden endişe duydu, teyemmüm alıp arkadaşlarına sabah namazını kıldırdı. Yanında bulunan ashab onun gibi düşünmedikleri hâlde ona itaat ettiler, onun arkasında namaza durdular. Gazve dönüşünde durumu Hz. Peygamber’e ilettiler. Amr durumu izah edince Fahr-i Kainat durumu tebessüm ile onayladı. (Ebû Davud)

 

Ashab, birbirine karşı da samimi idiler. Mekke’nin en zenginlerinden Hz. Abdurrahman b. Avf radiyallahu anh, Mekke’nin kölelerinden Hz. Bilal radiyallahu anh ile diz dize otururdu. Onlar, imanda kardeş olmuşlardı ve aralarındaki üstünlüğün ölçüsü sadece takva idi. Nitekim bir rivayete göre Hz. Ömer radiyallahu anh, Hz. Bilal meclise geldiğinde ayağa kalkar, onu karşılardı, hikmetini sorduklarında Hz. Ömer, “O, bizden daha çok Rasulullah’la birlikte bulundu” diye  cevap verirdi.

 

Ayet-i kerimelerde mealen; “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız. İyilik edenleri müjdele!” (Hac; 37) buyruluyor.

 

“Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak pürüzsüz kaya haline getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Allah, kafirleri doğru yola iletmez.” (Bakara; 264)

 

Onlar ilahi emirleri dinliyor, kendilerini her tür gösterişten uzak tutuyor; Allah için bir araya geliyor, Allah için birbirlerini seviyorlardı.

 

Hadis-i şerifte şöyle buyruluyor; “Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buharî)

 

Bu hadis-i şerif, sadece olması gerekeni ifade etmiyor, aynı zamanda Medine’de tanıklık edileni duyuruyor, sahabenin birbiriyle samimiyetini haber veriyor. Mekke ve Medine; aralarında yüzlerce kilometre mesafenin bulunduğu iki şehir… Bambaşka kabilelerden topluluklar… Ama Muhacir ve Ensar iman üzerine buluşunca bir bedenin uzvu gibi olmuşlardı, bütün olup birbirlerine imkânlarını, sevgilerini ve samimiyetlerini sunmuşlardı. Muhacirler, Mekke’deki zenginliklerinden, yakınlarının sevgi ve samimiyetinden duydukları yoksunluğu Ensar’ın sunduğu imkan, sevgi ve samimiyetle karşılamışlar; Ensar, bu fedakârlıklarına karşılık ilahi rızayı kazanacaklarına inanmakla mesut olmuşlardı.

 

Yüce Allah, ashabın bu samimiyetini ödüllendirdi, onları cennetle müjdeledi ve bununla birlikte dünyaya hâkim kıldı. Bugün bizlerin ihtiyaç duyduğu o örnek neslin kardeşliği, dayanışması, ihlası ve samimiyetidir. Mü’minler için bütün samimiyetlerin kaynağı Allah’a duyulan samimiyettir. Samimiyet buradan başlar ve müminin hayatının her alanına yayılır, feyz ve berekete dönüşür.

 

O feyz ve bereketin kaynağı samimiyettir!

Samimiyet, sadece Allah’ın rızasını umarak yaşamaktır.

Samimiyet, içten bir tövbe ile Allah’a dönüştür.

Samimiyet, Allah için sevmektir.

Samimiyet, Allah için davranmaktır.

Samimiyet, mü’minlere karşı dosdoğru olmaktır.

Samimiyet, ahde vefadır.

Samimiyet, kalbini her tür gösterişten uzak tutup her tür çıkardan uzak bir hâl içinde, halis bir niyetle Allah’ın adının anıldığı mekânlara gelip O’nu anmak, O’nu ananlarla birlikte olmak ve onlarla birlikte gayret göstermektir.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ