Doğru Olmak Zorundayız…

Doğru Olmak Zorundayız…
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Ne yapacak, ne kazanacaksak
bu dünyada kazanacağız…
Allah-u Zülcelâl, dünyanın ve ahiretin maişetini nerede ve nasıl kazanacağımızı bize beyan etmiş, açıklamıştır. Hayatımızı ikame ettirmek için bize lazım olan dünya maişetini elde etmek için, nasıl ki bu dünyada çalışmamız gerekiyorsa; bize menfaati olacak ahiretin maişetini elde etmek için de yine bu dünyada çalışmamız lazımdır.

Ne yapacaksak bu dünya da yapacağız. Ne kazanırsak bu dünya da. Peki insan ahirette kendisine lazım olan menfaatli şeyleri nasıl kazanacak?

İnsan başka bir yol tutarak, başka bir anlayışla hareket ederek değil; ancak Allah-u Zülcelâl’in emir ve nehiylerini yerine getirerek, Hazreti Peygamber aleyhissalatu vesselama mutabaat yaparak (Sünnet-i Rasulullah’a uyarak), aynen peygamberimiz gibi yaşamak suretiyle, ashabının izinden giderek ahiretinin maişetini elde edebilir.

Ahirette kendisine menfaat verecek olan salih amelleri de ancak bu dünyada yapabilir. Her ne yapacaksa ahiret için ne hazırlayacaksa ancak bu dünyada yapabilir, bu dünyada hazırlayabilir. Bunu aklımızdan hiç çıkartmayalım.

“Ben ahiret için bana lazım olacak olan maişetimi ahirette hazırlarım” diyen insan pişman olacaktır; çünkü orada çalışma yoktur. Çalışma yeri bu dünyadır. Dünya, ahiret için tohum atma yeridir. Eğer burada hayır ve sevap tohumu ekersek, orada Allah’ın rızasını, cennet-i âlânın nimetlerini biçeceğiz. Eğer -neuzibillah- gaflet, günah ve hata tohumu atarsak, Allah’ın gazabını ve cehennem azabını biçeceğiz. Bunu da böyle bilelim işte…

Ahireti de dünya gibi
sandığımız için aldanıyoruz

Allah azze ve celle her bir zamanda Peygamber göndermiş. Peygamberlerle beraber kelamını, emir ve nehiylerini kullarına bildirmiştir. Allah-u Zülcelâl merhametinden kereminden ahireti kazanmayı öyle kolaylaştırmış, ahiret amellerini öyle kârlı kılmıştır ki anlatmak mümkün olmuyor. Fakat, bu dünya gafleti bizi mahvediyor. Helak oluyoruz…

Biz sanıyoruz ki ahirette de böyle rahat edeceğiz. Bu dünyada soru yok, hesap yok, cevap yok, sanki ahiret de öyle rahattır zannediyoruz; hâlbuki öyle değildir!

Mahlûkata karşı elimizden geldiği kadar hizmet edelim, menfaatli, faydalı olalım. Böyle yaptığımız zaman onlardan önce kendi nefsimize faydalı olmuş oluyoruz. Sonra annemize, babamıza, kardeşlerimize, komşularımıza, bütün mümin kardeşlerimize faydalı olmuş oluyoruz. Kötülük yaptığımızda da en çok zararı yine kendimize yapmış oluyoruz. Hata olsun, günah olsun ilk önce insanın kendi nefsine ulaşıyor, sonra bu menfaat ya da zarar kendi yakınlarından başlamak üzere kendi etrafına… Nasıl ki bir nesne yandığı zaman ilk önce kendi yanıyor, sonra etrafını da yakıyor ise günahlar da aynen böyledir önce insanı  yakıyor sonra da çevresini…

Allah-u Zülcelâl buyuruyor: “Kim iyi amel (ve hareket) ederse bu, kendi lehine, kim de kötülük ederse bu da kendi aleyhinedir. Nihayet (hepiniz) ancak Rabbinize döndürü(lüb götürü)leceksiniz.” (Câsiye; 15)

Demek ki ne amel yaparsak yapalım onun faydası ilk bizim nefsimize dönüyor. Allah-u Zülcelâl, kudret ve azamet sahibidir. Ne bizim ibadetimize muhtaçtır ne de çok kötü olduğumuzda -haşa- O’na zararı vardır. Zararda kâr da bizedir. Bu ayeti kerimeyi unutmayalım; “… kim de kötülük ederse bu da kendi aleyhinedir.” (Casiye; 15)

Öyleyse biz daima böyle Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini yerine getirerek su gibi faydalı olacağız. Su bütün insanlara menfaat verir. Ve toprak gibi olacağız. İnsanlar toprağın üzerine basar, pislik atar ama topraktan insana hayırdan başka bir şey gelmez. İşte bu yüzden Allah-u Zülcelâl’in rızası için toprak gibi alçak gönüllü, herkese karşı güler yüzlü olacağız. Mümin kardeşlerimize menfaatli olacağız. Onlardan bir eziyet görüyor olsak bile yine Allah için onlara faydalı olacağız biiznillah.

“…Nerede olursanız olun,
O, sizinle beraberdir… “

Allah-u Zülcelâl’i çok azamet ve kudret sahibi, kendimizi de çok zayıf bilmeliyiz. Dikkat edersek kendimiz de anlıyoruz. Hasta oluyoruz, başımız ağrıyor, sancı oluyor, dayanamıyoruz. Yola çıksak sanki kefenimiz üstümüzdedir, bir kaza olsa ölüveririz. Yani hiçbir şey bizim elimizde değildir. Hep, Allah bizi muhafaza ediyor. İnsan bunun idrakinde olur ve böyle bilirse kolay kolay günah yapmaz ve daima sevap ve ibadet yaparak Allah-u Zülcelâl’in rızasını gözetir.

Allah-u Zülcelâl’in muhafazası bizi kuşatmıştır. Eğer bunda bir milim, iğne başı kadar delik olsa helak oluruz. Daima, elli melaike, koruyucu olarak bizi muhafaza ediyor. Allah bizi böyle seviyor. Bize muamelesi bu şekilde olan Allah’a kurban olmak hak değil mi?

Böyleyiz, ama esasen gafiliz O’ndan. Biz ne kadar nankörüz Allah’ın lütuf ve ihsanına karşı.

“…Nerede olursanız olun, O, sizinle beraberdir. Ve Allah; yaptıklarınızı görmektedir.” (Hadid; 4) ayeti kerimesini sakın unutmayalım, hep aklımızda olsun.

Hem zahirimizi hem batınımızı, Allah nasıl razı olursa o şekilde ayarlamamız lazımdır. Allah’ın razı olmayacağı şeyleri de kalbimizin içine koymayalım, başkalarını kıskanmak gibi, gıybet etmek gibi… Çünkü bunlardan sakınmak da Allah’ın emir ve nehiylerindendir.

Ashab-ı Kirama bakarsak ne kadar edepliydiler. Kubâs bin Üşeym radıyallahu anhu Fil vakasında doğmuştu. Ona sordular: “Sen mi büyüksün Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam mı büyük?” Bakın nasıl cevap veriyor: “Peygamberimiz aleyhisselatu vesselam, benden çok çok çok büyüktür” Böyle tekrar etmiş; “Sayılmayacak kadar o benden büyüktür. Fakat doğum olarak ben ondan eskiyim.”

İşte böyle edepli şekilde cevap vermiştir. Onun dilini kim çeviriyor? Allah-u Zülcelâl nasip etmiş ona edebi… Herkes hayran kalıyor onun cevabına…

Allah’a karşı doğru
olmamız lazımdır

Dünyada insanların aralarındaki hâl değişebiliyor. “Şöyle yaptım böyle yaptım” diye birbirlerini aldatabiliyorlar. Yalanla arkadaşının önünde kendini kurtarabiliyor. Allah’ın huzurunda öyle değildir ki başındaki kıllardan ta ayağındaki topuğuna kadar Allah hepsini bilir. Zahiri de batını da böyle bildiği için hepsini düzeltmemiz gerekir. Allah ’a karşı doğru olmamız lazımdır.

“Ben Allah’ın yanında nasılım? Allah azze ve celle kıyamet gününde, sırat köprüsünde bana nasıl muamele edecek?” diye düşündüğümüz zaman kendimize soralım: “Allah senin yanında nasıldır? Allah’ın kıymeti senin yanında ne kadar? Allah’ı ne kadar seviyorsun?” Bir sor kendine. Eğer sen Allah’a karşı samimi isen, sadıksan, O’na âşık isen; Allah’da seni seviyor.

Müşteri olalım Allah’a… Yani rızasına, sevgisine rağbet edelim. Her ne kadar layıklık bizde olmasa da. Allah diyecek “Benim kulum rızama müşteridir ama gücü zayıftır, yine de ben ona vereceğim.” Yalnız rızasına müşteri olalım.

Allah’ın peygamberi Yusuf aleyhisselamı köle olarak Mısır pazarına çıkardılar. Yusuf çok güzeldi. Herkes onu almak için kilolarla altınla pazara geldi. Yaşlı bir kadın da bir top kadar ipi eğirmiş, satmak için gelmişti. Ona:

– Sen neden geldin? Diye sordular. O:

– Ben de Yusuf’a müşteriyim, dedi.

– Senin neyin vardır ki? Diye sordular.

– İşte benim bu ipim vardır, dedi. Onlar:

– E bak öbürlerinin çuvallar dolusu, kilolarca altınları var, onlarla gelmişler. Sen bu ipinle onun için istenilen ücreti nasıl karşılayacaksın? Diye sordular. O kadın o zaman onlara şöyle cevap verdi:

– Yusuf bilsin ki ben de ona müşteriyim, yeter bana. Yusuf bilsin, ben de ona müşteriyim ama benim ancak bu ipim vardır.

Allah azze ve celle bizi görsün. Bizim kalbimize baksın. O’nun rızasına, ecir ve sevaplarına müşteriyiz. Allah bizde bu niyeti görürse bizi rızasına müşteri olarak görürse daha nice nice sevaplar nasip eder inşaallah.

İnsan tevbe ettiğinde
Allah ona neler lütfediyor?

Allah-u Zülcelal’e karşı hata sahibiyiz, hakkını yerine getirmiyoruz. Öyleyse çokça istiğfar edelim, çokça tövbe edelim. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam bir rivayete göre yetmiş sefer, Allahu Zülcelal’e tevbe eder, istiğfarda bulunurdu. Bir rivayete göre de yüz sefer…

Tövbe Allah’ın yanında öyle kıymetlidir ki insan için kurtuluştur. Nasıl ki bir baba, çocuğu yoldan çıktığı zaman, itaatkâr olmadığı zaman, tekrar ona dönsün, ona karşı itaat etsin isterse; Allah azze ve celle ondan çok daha fazla ister; öyle bilelim.

İnsan tevbe ettiği zaman Allah-u Zülcelâl, onun sağ ve sol omzundaki meleklere dahi hatalarını unutturuyor. Bütün azalarımıza da unutturacak. Yani tevbe sayesinde Allah ile senin aranda ne olduğunu sadece sen ve Allah bilirsin; başka yeryüzünde kimse bilmez. Allah böyle Allah’tır -azze ve celle.

Böyle bir Rabbimiz var; âşık olmamak haksızlıktır. Bunu hepimiz bilelim. “Bu benim üzerimde haktır, Allah ’a âşık olmam ve sevmem lazım. Bu şekilde benim üzerime bir borçtur, bunu ödemem lazım.” Diye niyetlerimizi sürekli tazelememiz lazımdır.  Allah’ın üzerimizde hakkı o kadar çoktur. Eda etmek için niyetli olalım, Allah da verecek inşaallah.

Allah-u Zülcelal hepimize razı olacağı amel-i salih nasip etsin. O fazlı ve keremi ile bizi nefisimize teslim etmesin, inşaallah.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ