Dünya Saltanatından Yüz Çeviren Âlim: İmam Gazzalî

Dünya Saltanatından Yüz Çeviren Âlim: İmam Gazzalî
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

İmam Gazalî’nin babası Muhammed, Horasan bölgesinin pek çok âlim ve devlet adamı yetiştiren Tus şehrinden tasavvuf ehli bir iplikçiydi. Yünden iplik yaparak geçimini sağlıyordu.  O dönemde meşhur olan camilerdeki ilim derslerine katılıyor, gelirinin bir kısmını da imkânı ölçüsünde ilim kurumlarına bağışlıyordu. İki oğlu vardı, Muhammed ve Ahmed. Onların iyi bir eğitim almalarını istiyordu. Ancak ömrünün onları dilediği gibi okutmaya vefa etmeyeceğini anlayınca, Muhammed ve Ahmed’i sofi bir dostuna emanet etti, kendi mütevazı dünyasından onlara kalan mirası da onların eğitimi için harcaması vasiyetinde bulundu.

 

Gazalî ve kardeşinin pek de varlıklı olmayan hamileri, babalarının bıraktığı mirası onların eğitimi için harcadıktan sonra onlara bir medreseye kaydolmaları tavsiyesinde bulundu.

 

İmam Gazalî için ilim yolculuğu babasının tavsiyesi ve hamisinin doğru yönlendirmesiyle böyle başladı.

 

İmam Gazzalî’nin tam adı, Hüccetü’l-İslâm Ebû Hâmid Muhammed b.Muhammed b. Muhammed  b. Ahmed el-Gazzâlî et-Tûsî’dir.

 

Lakabı, “Hüccetü’l-İslam”dır; “hüccet”, delildir, burhandır. Hicretin beşinci asrında dinin hakiki hüviyetini örtmeye çalışan şüphecilik bulutları onun ilmi ve kalemi sayesinde dağılmış, hakikatler olduğu gibi herkese görünmeye başlamıştır. Bu yönüyle o hakikaten bir hüccettir.

 

Künyesi Ebû Hâmid el-Gazâli’dir. Ebu Hâmid, “Hamid’in babası” anlamındadır. Ancak İmam Gazzalî’nin “Hamid” diye bilinen bir oğlu yoktur. Ya böyle bir oğlu çok küçükken ahirete intikal etti. Ya da o çağda Tus yöresinde çocuklara bir künye verme geleneği vardı. Özellikle erkek çocukları; nesillerini sürdürecek bir oğulları olsun diye bir erkek evlat ismiyle künye sahibi edilirdi.

 

Künyedeki Gazalî’ye gelince bir rivayete göre o Gazal adlı bir köyde doğdu. Bunun için Gazal köyünden olan anlamında “Gazalî” dendi ona. Daha güçlü rivayete göre, ünvanı Farsçada “yün eğirici, iplikçi”  anlamına gelen, baba mesleği “Gazzal”dan gelir. O dönemde kişilerin meslekleri ile adlandırılmaları yaygındı. Babasına da Gazzalî dendi ve bu onun künyesine de geçti.

 

Hicri 450’de (Miladi 1058’de) doğdu. Hicrî 505’te (Miladi 1111’de), 55 yaşında iken ahirete intikal etti.

 

Hayatını değiştiren kervan hadisesi

 

İmam Gazzalî, insanlığın tanıdığı en zeki insanlardan biriydi. Medresede hızla ilerledi, çok notlar tuttu. Ancak bir gün bir ticaret kervanı ile birlikte bir yere ilim maksadı ile yolculuk yaparken yolları kesildi.

Yol kesici eşkıyalar, tüccarların malları ile birlikte İmam’ın ders notlarının içinde bulunduğu torbayı da almışlardı.

“İmam Esâd el-Muhayni şöyle anlatır: Gazâli’den bizzat dinledim: “Cürcan’dan memleketime dönerken yolda haramiler yolumuzu kesmişti. Birlikte bulunduğumuz kafilede ne varsa hepsini aldılar. Hiç olmazsa gasp edilen kitaplarımı almak için arkalarından yürüdüm. Reisleri bana dönerek ‘Geriye dön, yoksa seni öldürürüz!’ dedi. Reise yalvarıp kendisinden Allah rızası için mallarımı geri vermesini rica ettim. Onların işlerine yaramayacağını söyledim. Bana şöyle dedi:

– Malların neler?

– Şu torbada bulunan kitaplar. O kitapları dinlemek, öğrenmek ve yazmak için diyarı gurbete gittim. Bu sözlere katıla katıla güldü ve dedi ki:

– Sen nasıl oluyor da ‘Bu kitaplarda bulunanı öğrendim’ diyebiliyorsun? Kitapları aldığımız için bütün bilgilerin kayboldu. Kitapların yok olduğu için ilmin de yok olmuş. Bunları söyledikten sonra arkadaşlarına, kitapları bana vermelerini söyledi. Bu çete reisini, beni irşad etmesi için Allah konuşturmuştu. Tûs’a döndüğüm zaman üç sene durmadan çalışıp hocamdan öğrendiklerimi ve kitabımın kenarına yazdıklarını tamamen ezberledim. Öyle bir hale gelmiştim ki, artık biri yolumu keser de kitaplarımı alırsa, ilimsiz kalmayacaktım.”

 

Yüce Allah’ın menfi bir vakadan dahi büyük bir ders çıkarmasını sağlayacak bir zekâ bahşettiği İmam Gazzalî kuddise sirruhu, Nişabur’a gitti, İmam-i Harameyn Abdülmelik el-Cüveyni’nin derslerine katıldı, fıkıh, kelam gibi zahir ilimlerde yükseldi. Öyle ki hocası Cüveynî dahi onun makamına özendi. Bir rivayete göre “el-Menhûl” adlı eserini yazdığında eseri hocasına götürdü. Hocası onun çıktığı makamı “Beni sağken mezara gömdün; ölümümü bekleyemez miydin?” diyerek takdir etti.

 

Mürşidi, İmam Kuşeyrinin talebesidir

 

İmam Gazzalî, Nişabur’da iken sadece zahiri ilimlerle uğraşmadı. Aynı zamanda Ebû Ali el Fârmedî’nin tasavvuf halkasında da bulundu. Ebu Ali el Fârmedî kuddise sirruhu, er-Risale’nin sahibi İmam Kuşeyrî kuddise sirruhun talebesidir.

 

İmam Gazzalî, o dönemde Selçuklu Veziri Nizamü’l-Mülk’ün kurduğu medreselere geçti. Zahiri ilimlerde bid’at ehlinin kendisiyle karşılaşmaktan korktuğu bir makama ulaştı, ders halkası ile birlikte büyük vezirin ve sultanın yanındaki makamı da yükseldi, malı mülkü arttı. Dönemin Abbasî ve Büyük Selçuklu başkenti Bağdat’a davet edildi. Miladî 1091’de Bağdat’ta Nizamü’l-Mülk Medreseleri’nin baş müderrisi oldu. Bu, tüzel anlamda o dönemin en üst ilim makamıydı. Makamın sahibi sultanın meclisinin en önemli kişileri arasında yer alırdı.

 

İmam Gazzalî, zahiri ilimlerde daha önce Horasan imamı iken bu makamla Irak imamı da olmuştu. Selçuklu baş veziri ve sultanının yanında Abbasî halifesi Muktedî-BiemriIIâh da ona büyük değer veriyorlardı. 300’e yakın seçkin talebesi vardı. Âlimler ve edebiyatçılarla müzakerede bulunmak için Bağdat, bulunmaz bir yerdi. İslam’ın başına bela olan Batinîlerle uğraşması içinde ona her tür imkân verilmişti. Ancak İmam Gazzalî rahmetullahi aleyh, bunca imkânın onun dilediği meyveyi vermediğini düşünmüş olmalı ki Miladi 1095’e gelindiği senelerde huzursuzdu.

 

“Kendini sorguluyor ve dünya alâkalarına boğulduğunu, faaliyetlerinin en güzeli olan eğitim ve öğretim çalışmalarında bile hiç de önemli olmayan, âhiret yolu için faydası bulunmayan ilimlere yönelmiş olduğunu, öğretimdeki niyetinin tamamıyla Allah rızâsı olmadığını, makam ve şöhret arzusunun da bulunduğunu fark ediyordu. Bu yüzden defalarca Bağdat’tan ayrılmaya niyetlendiyse de ününü ve mevkiini terk etmeye razı olmayan nefsiyle altı ay mücadele etmek zorunda kaldı.

 

488 Recebinde (Temmuz1095) başlayan bu ruhi krizi giderek onu bunaltmış hatta fizyolojik rahatsızlıklara yol açmıştı. Ders anlatmakta zorlanıyor, iştahsızlık ve hazımsızlık çekiyor, takatten düşüyordu. Tabipler, bir süre uyguladıkları ilâçlı tedavinin sonuç vermediğini görünce hastalığın psikolojik sebeplerden kaynaklandığı, tedavisinin de o yolla olması gerektiği kanaatine vardılar.”

 

O bir ihyaya (dirilişe) ihtiyaç duyuyordu. Zahiri ilimler onun ihtiyacına yetmiyordu. Gazzalî kuddise sirruhu çareyi, Ebu Ali el Fârmedî kuddise sirruhtan aldığı tasavvuf derslerinde buluyordu.

 

Bir gün sahip olduğu tüm malını medreselere bağışladı, vekaletini kendisi de büyük bir âlim olan kardeşi Ahmed’e bıraktı ve Hacca gitme niyetiyle Bağdat’tan ayrıldı. Şam ve Filistin’de iki yıl boyunca kimliğini saklayarak münzevi bir hayat yaşadı. Eski kazançlarından para almadığından geçimini o dönemde ancak ilim talebelerinin yaygın geçim kaynağı olan kitap çoğaltma (el yazısıyla kitap nüshası oluşturma) ile sağladı.

 

İmam Gazzalî kuddise sirruhu bu inziva sürecinde tefekkür etti ve Müslümanları ihya etmesi ümidiyle “İhyâ’ü Ulûmi’d-dîn” adlı eserini yazdı. Hacc vazifesini yerine getirdi ve yaklaşık iki yıldan sonra Bağdat’a döndü, ardından Horasan’a geçti. Ama bir daha asla o şatafata dönmedi. Daha kıt imkânlarla sadece Allah rızası için sohbetlerde bulundu, ders verdi.

 

Gazzalî kuddise sirruhun bu istikametiyle zahir ilim; ihlâs ve takva ile buluşmuş, manayı bulmuş ve yeni bir bereket iklimine vesile olmuştu. İmam’ın sohbet ve dersleri meyvelendi, onu sultan meclislerinin değil, kalplerin konuğu yaptı. İhya’sı ve verdiği dersler Müslümanların kalplerini ihya etti, yolunu açtı.

 

Dükkanında yün eğirerek geçimini sağlayan Sofi Muhammed (Allah rahmet eylesin) küçük bir sermaye ile büyük bir kazanca ulaşmış; oğlu Muhammed o az sermaye ile çıktığı ilim yolculuğunda takva ve ihlasla da buluşunca sadece İslam âleminin imamları arasında makam bulmamış;  küfür alemi dahi onu takdir etmek durumunda kalmıştı.

 

Devlet ve dünya işlerinden yüz çevirişi

 

İmam Gazzalî kuddise sirruhu hazretleri, inziva hayatından sonra kendisini bir daha karargâha çağıran Sultan Sencer’e şu mektubu yollamıştı: “Cenab-ı Hakk’ın ahirette bir insana ihsan edeceği şeylerin yanında, bütün yeryüzü bir kerpiç gibi kalır. Yeryüzünün bütün beldeleri, vilayetleri, o kerpicin tozu toprağı gibidir. Kerpicin ve tozunun toprağının ne kıymeti olur? Ebedi sultanlık ve saadet yanında, yüz senelik ömrün ne kıymeti vardır ki, insan onunla sevinip mağrur olsun!

 

Yükseklikleri ara, Allah Teâlâ’nın vereceği padişahlıktan başka bir şeye aldanma. Bu ebedi padişahlığa kavuşmak herkes için zor bir şeyse de, senin için kolaydır. Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz, ‘Bir gün adalet ile hükmetmek, altmış senelik ibadetten daha faziletlidir.’ buyurmuşlardır.

 

Mademki Allah Tealâ sana, başkalarının altmış senede kazanacağını bir günde kazanma imkanını ihsan etmiştir, senin için bundan iyi fırsat olamaz. Zamanımızda iş o hale gelmiştir ki, değil bir gün, bir saat adalet ile iş yapmak altmış yıl ibadet etmekten daha faziletlidir.

 

Dünyanın kıymetsizliği

Dünyanın kıymetsizliği açık ve ortadadır. Büyükler buyurdular ki: ‘Dünya altından yapılmış bir testi, ahiret de topraktan yapılmış bir testi olsa, akıllı kimse geçici olan altın testiyi bırakır da ebedi olan toprak testiyi tercih eder. Kaldı ki, dünya toprak gibi değersiz ve dayanıksız bir testiye benzer. Ahiret ise hiç kırılmayacak altın testi gibidir. Öyle ise bunu görüp dünyaya sarılan kimseye nasıl akıllı denilebilir?’ Bu misali iyi düşününüz ve daima göz önünde bulundurunuz.

 

Beni yanınıza davet etmiş bulunuyorsunuz. Benim on iki senedir tuttuğum bir ahdim vardır. O ahde göre hiçbir hükümdarın yanına gitmeyeceğim ve hiçbir hediyesini kabul etmeyeceğim, münazarayı terk edeceğim, demiştim. Bu bakımdan beni huzuruna çağıran hükümdarlar davetlerine uymamamı mazur görmüşlerdir. Sizin için hayır dualarda bulundum. Eğer her şeye rağmen gelmemi ferman ederseniz, emrinize itaat gerekeceğini bildiğimden gelirim. Vesselam!”

 

Bir rivayete göre Selçuklu Sultanı Sencer, İmam’ın itirazına hürmet etmiş, ancak onun ahdini bozmayacak bir imkân da oluşturmuş, tahtı onun saraya çıkmayacağı bir karargaha götürmüş ve onun ihlasına hürmeten kendi tahtına oturtup ondan nasihat dinlemiştir.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ