Edebin Kaynağı Sünnet…

Edebin Kaynağı Sünnet…
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Böbürlenerek
yürüme

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem Mekke’nin fethinden sonra Medine’ye dönmüştü. Arap kabilelerinin çoğu İslamiyet’i kabul ettiğini bildirmek veya İslam dini hakkında bilgi almak üzere Peygamberimize heyetler gönderiyordu. Çünkü bunlar daha önce Hak dine davet edildiklerinde Kureyş kabilesinin ne yapacağına bakıyor, ona göre tavır alıyorlardı. Bu sebeple Hicri 9. yıla, ‘Heyetler yılı’ denilmiştir.

 

Medine’ye gelen heyetlerden biri de Temim kabilesinin çeşitli boylarına mensup seksen veya doksan kişilik bir gruptu. Boyların ileri gelenleri, beraberine şair ve hatiplerini de getirmişler ve âdetlerine göre bunların, Müslüman şairlerle müsabaka yapmasını istiyorlardı.

 

Heyetin gelişlerindeki maksatları ve tavırları, Allah’ın Rasulü aleyhisselatu vesselamın yüce makamını anlamaktan son derece uzak olduklarını gösteriyordu. Nitekim heyet başkanı, Peygamberimizden ihtişamlı bir karşılama beklemişti. Ancak Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem samimi niyetlerle ve tevazu ile gelen nice heyet başkanını, iltifatlarla karşıladığı halde onları biraz bekletmişti. Böyle bekletilmeyi gururuna yediremeyen Temimliler, Mescid-i Nebevî’ye girip, herhangi birine seslenir gibi Allah Rasulu aleyhisselatu vesselam efendimize bağırarak dışarı çıkmasını istemişlerdi. Bunun üzerine Hucurat suresinin ilk ayetleri nazil oldu: “Ey iman edenler! Allah’ın ve Resulünün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. Allah’ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allah’ın kalplerini takvâ ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır. (Resûlüm!) Sana odaların arka tarafından bağıranların çoğu aklı ermez kimselerdir.” (Hucurat; 1-2)

 

Bu ayetler, çölden gelen bu kaba saba adamların şahsında bütün müminlere verilen bir edeb dersiydi. Böylece söz, hal ve davranışlarda edebli olmanın da İslam’ın bir gereği olduğu bizzat ayet-i kerimelerle sabit olmuş oluyordu.

 

Esasen Kur’an-ı Kerim’de edebe dair ayet-i kerimeler Hucurat suresinden ibaret değildir. Bundan önce kamil manada mümin olan kişilerin ahlakının nasıl olması gerektiğine dair şu ayet-i kerime nazil olmuştur: “Rahmân’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler. Kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) “Selam!” der, geçerler.” (Furkan; 63)

 

Bir başka ayet-i kerimede ise,  Hz. Lokman aleyhisselamın oğluna olan nasihatlerini nakil suretiyle de Müslüman ahlak ve edebinin nasıl olması gerektiğine dair kaideler şöyle tasvir edilmiştir: “Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez. Yürüyüşünde mutedil ol, (konuşurken) sesini kıs, alçalt. Çünkü seslerin en çirkini elbette eşeklerin sesidir.” (Lokman; 18-19)

 

Bu ayet-i kerimelerde, Müslümanın yürüyüşü ve konuşması gibi, mubah kapsamında olan hal ve hareketlerinde de insanların gönüllerini incitebilecek tavırlardan kaçınmak gerektiği öğretilmektedir.

 

Kur’an-ı Kerim’in uygulamalı bir tefsiri mahiyetinde olan Peygamber efendimizin sünnetinde Müslümanın hayatının her sahasında nasıl bir edebi olacağına dair geniş malumat vardır. Fıkıh ilminde de farz, vacip, sünnet, müstehab amellerden sonra, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin hal ve davranışları, “edep” terimiyle ifade edilmiştir. Alimler, Allah’ın Resulüne, Allah’ın kitabına, Allah’ın evi Kabe’ye ve camilere karşı edebin, Allah’a karşı edebin bir alameti olduğunu kabul ederek, belirli kurallar çerçevesinde düzenlemişlerdir. Bunun yanında Allah’ın kullarına karşı muamelelerde de ahlak ve edebe riayetin de ciddi bir mesuliyet olduğunu kabul etmişlerdir.

 

Edeb ilimden
önce gelir!

Tasavvuf yolunun büyükleri de Peygamberimizin sünnetine uyma hususunda bu edeblere riayet etmeye önem vermiş, insanı kemalat derecelerine eriştirecek yegâne fazilet kaynağının hayatın her anında edebe uygun davranmak olduğunu bildirmişlerdir. Hatta denilebilir ki tasavvufî hayat, her hal ve harekette Peygamber aleyhisselatu vesselamın edebine bürünmek demektir.

 

Büyük hadis ve fıkıh âlimi İmam Malik rahmetullahi aleyhe ait olduğu bildirilen, “İlimden evvel edebi öğrenmek lazımdır” sözü daha sonra tasavvuf anlayışının özü olmuş; saliklere bu yolda ilk uyarı, dergâhların duvarlarına asılan “Edep ya hû” yazılı hat levhaları tarafından yapılmıştır.

 

Anadolu irfanının kaynağı tasavvufi anlayış olduğu için günlük dilimizde de edeble ilgili birçok deyim yer alır. Mesela insanın davranışlarına sınır çizen kaidelere “edeb dairesi” denir. Bu daireden çıkanlar “edebini takınmaya” davet edilirken adeta edebin bir insanlık ziyneti olduğuna işaret edilir. “Edep erkân bilmenin” çok ilim bilmekten evlâ olduğu kabul edilir.

 

Ne yazık ki günümüzde büyük şehirlere hızlı göçle birlikte Anadolu irfanının gelecek nesillere aktarılmasında ciddi zorluklar yaşanmaktadır. Bilhassa büyük şehirlere hâkim olan batının maddiyatçı anlayışı, insanlar arası adabı muaşeret kurallarını unutturmaktadır.

 

Zamanımızda birçok kişi ne doğduğu köyün öğrettiği edebi bilmektedir, ne de taşınıp yerleştiği şehrin öğrettiği edebi öğrenmektedir. Köyde öğretilen edebi ,“O köyde kaldı” diye terk ederken şehirde de şehir hayatının gerektirdiği davranışları öğrenmemektedir. Bugün bilhassa genç nesiller şehirleşmek denilince sadece markalı giyinmeyi, iyi otomobillere binmeyi, tahsille, makamla, etiketle, maddi güçle üstünlük taslamayı anlamaktadır.

 

Hâlbuki çoğumuzun yaşadığı İstanbul şehri, Osmanlı payitahtı olduğu zamanlarda nice zarif insanlar yetiştirmişti. İslam âleminin her tarafına görevli gönderilen devlet adamları bu şehirde edep talimi alıyordu. O zamanın eğitim müesseselerinde sözün ve davranışın en incesi öğretiliyordu. O zamanın sıradan insanlarının yakınlarına yazdığı mektuplarda gördüğümüz fevkalade zarafet bu hakikatin günümüze ulaşan vesikasıdır.

 

Hizmet ve davetin de
en mühim şartı edeb…

Bugün ne yazık ki günlük dilimiz o incelikten mahrumdur. Çok basit seviyede veya kaba saba argo bazı ifadeler adeta dillere pelesenk olmuştur,uyan uymayan her durumda aynen tekrarlanmaktadır. Türlü türlü kıyafetler giyinen, lüks mekanlara gidip yiyip içtiğini görgüsüzce sanal medya hesabından herkese ilan eden bir sürü gencimiz, nazik ifadelerle konuşmayı bilmediği için evliliğini, işini, insanlarla münasebetini sürdürmekten bile aciz kalmaktadır. Hatta bugün akademik çalışmalar yapan gençlerin dahi birçoğu nerede nasıl konuşulması, nasıl davranıldığı gerektiğini bilmemektedir.

 

Halbuki insanlarla iyi münasebet kurma becerisi birçok beceriden çok daha önemlidir. Bilhassa topluma karşı mesuliyet yüklenecek kişilerin insanlarla muamelelerde geçerli edep erkanı bilmesi şarttır. Yoksa bildiği diğer becerileri hayata geçirmekte başarılı olamaz.

 

İnsanlarla muamelelerde ahlak ve edeb, bilhassa irşad yolunda hizmet edecek olanların iyi bilmesi gereken bir inceliktir. Çünkü insan nefsi nasihatten hoşlanmaz. Bu vazifenin, cahillerin nefsini kışkırtmadan yapılması adeta aslan terbiye etmek için incelik ister.

 

Allahu Zülcelâl birçok ayet-i kerimede Peygamber efendimizin şahsında tebliğ ve irşad ehline,i insanlara karşı olgun ahlak ile incelikli bir edeble muameleyi tavsiye etmiştir. Çünkü Peygamberlerin ve mürşidlerin vazifesi birçok yönden zorluklarla doludur. İnsanlara, nefislerine hoş gelmeyen ameller emretmek, hoşlandıkları ve alıştıkları şeylerde vazgeçmeye ve yepyeni bir hayat tarzına alışmaya davet etmek elbette muhatapta bir direnç ve aksülamele sebep olur.

 

Allah-u Zülcelâl Peygamber aleyhisselatu vesselamın çektiği zorluğu bildiği için ona şöyle tavsiyede bulunmaktadır:

“Eğer onları doğru yola çağırırsanız işitmezler. Onları sana bakar (gibi) görürsün, oysa görmezler bile.

(Bununla beraber Ey peygamber!) Sen af yolunu tut, marufu (iyilik ve güzel davranışı) emret, cahillerden yüz çevir.” (Araf, 198-199)

 

Tefsir âlimleri bu ayette geçen edeb ve ahlak taliminin sayfalarca açıklanabilecek şekilde çok geniş bir manaya sahip olduğunu açıklamışlardır. Hatta Elmalılı Hamdi Merhumun tefsirinde, “Bu âyet ahlâk ilmi, kanun yapma ve yönetim bilgisi açılarından o kadar geniş kapsamlı bir düsturdur ki, bunun inceliklerini ve ayrıntılarını sayıp dökmeye imkân yoktur” denilmiştir.

 

Bugün psiko-nöroloji ilminin verileriyle bu ayet-i kerimeye bakıldığında da ayette tavsiye edilen davranış modelinin insan yapısına çok uygun olduğu anlaşılmaktadır. Beyin üzerine incelemeler yapan bilim adamlarının ortaya koyduğu bir gerçek vardır. İnsanların beyninde bazı ilkel yani nefsani tepkiler veren merkezler vardır. Bunlar ekseriyetle beynin arka kısımlarındadır. Bir insanın benliğine dokunacak şekilde, mesela yüksek sesle, kızdıracak bir üslupla konuşursanız o sizin sözlerinizin ne kadar doğru olduğunu, hep onun faydasına olduğunu düşünmez. Çünkü beyninin öfke ile tepki gösteren ilkel lobları araya girer ve söylenen sözden ziyade nasıl söylendiğine takılır. Bu sebeple her ne kadar doğruyu söyleseniz de insanların bu ham taraflarını kışkırtacak şekilde konuşmamak gerekir. Onun yerine önce kolay kabul edecekleri şeylerden başlayıp, gönüllerini okşayıp, tatlılıkla ve nezaketle davranmak esas olmalıdır. Böylece kişi sizin ne söylediğinizle ilgilenir ve anlamaya istek duyar.

 

İletişim biliminde bir kural vardır, iyi bir iletişimin yüzde doksanı, ses tonu, beden dili, güzel hitap gibi sözsüz iletişim vasıtalarıyla sağlanmaktadır. Bir kişi ancak bu beden diline dair iletişim ve etkileşim vesileleriyle etkilenirse ancak o vakit sizin sözlerinizdeki samimiyete, iyi niyete güvenir ve ikna olur.

 

İletişim biliminde beden dilini doğru kullanmanın bazı incelikleri bildirilmiştir ki hemen hepsi Allah’ın emirleri ve Peygamber efendimizin sünnetine uygundur. Mesela insanlara yüksek sesle konuştuğunuz zaman beynin arka tarafı hemen devreye girer. Bu sebeple “İnsanlarla konuşurken sesini alçalt” ayetinin işaret ettiği edebde büyük hikmet vardır. Bugün pedagoglar da, “Çocuğunuza uzaktan bağırmayın, yanına gidin normal bir ses tonuyla konuşun” diyorlar.

 

İletişimde seçilen kelimeler de önemlidir. Bir kural olarak, iletişimde asıl sorumluluk kendi fikrini muhatabına anlatmaya çalışana aittir. Bir kişi fikrini yanlış sözlerle ve üslupla anlatırsa daha sonra “Sen beni yanlış anladın” demeye hakkı yoktur. İcabında muhatabın aklına ve bilgi seviyesine göre konuşmak, konuşan tarafın sorumluluğudur.

 

Söz açık, anlaşılır, doğru, güzel ve nazik olmalıdır. Dolambaçlı, iğneli, imalı, başka tarafa çekilmeye müsait, bilhassa çirkin, kaba, argo sözlerden kaçınılmalıdır. Muhataba saygı telkin eden bir üslup seçilirse daha iyi netice alınır.

 

Sözün ilmi, edebi seviyesi, maksada ve muhataba uygun olacak şekilde ayarlanmalıdır. Bugün yeni yetişen nesiller internet vesaire araçlarla bilgiye çok kolay ulaşabiliyorlar. Bir hususta konuşacaksak doğru kaynaklardan araştırıp, bilenlere danışıp öyle konuşmalı, kulaktan dolma eksik bilgilerle konuşmamalıdır.

 

Kaynağı bilinmeyen, zayıf, münker veya bugün karşılaştığımız meselelerle ilgi olmayan hususları ortaya atıp fitne çıkarmaktan kaçınmalıdır. Zaten günümüz şartları fitne çıkarmaya çok müsaittir. İnsanların pek azı duyduklarını incelikli bir şekilde anlayabilecek kadar derinlemesine bir ilim irfana sahiptir.

 

Allah-u Zülcelâl bu hususa işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Kullarıma söyle, (insanlara) en güzel sözü söylesinler. Yoksa şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan insanın apaçık bir düşmanıdır.”(İsrâ, 53)

 

Sünnet-i Nebeviden
edeb örnekleri

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin konuşma ve muamelelerdeki sünneti, iletişim sanatının da harikulade bir örneğidir. Peygamber efendimizin İslam’ı öğrenmek için gelen heyetlerle görüşürken önce onlarla tanıştığını, bazı iltifatlarda bulunduğunu, müjdeler verdiğini, büyüklerine hürmet gösterip ağırladığını görüyoruz. Böylece evvela gönüllerini hoş edip arada güzel bir bağ kurmaya gayret gösterdiğini anlıyoruz.

 

Hatta yukarıda bahsi geçen Temim kabilesinin heyetinin kabalıklarına karşı olgunlukla davranmış, meydan okurcasına yaptıkları şiir müsabakası davetini, pek istemediği halde kabul etmişti. Heyettekiler, Hassan bin Sabit radıyallahu anh isimli sahabenin şiirdeki ustalığı karşısında etkilenip Müslüman olmuşlardı. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de onları hediyelerle uğurlamıştı.

 

Allah Resulü aleyhisselatu vesselam gördüğü bir hatayı düzeltirken kimseyi incitmez, isim vermeden ortaya konuşarak ikaz ederdi. Herkese, ona en çok faydalı olacak nasihat neyse onu söylerdi. Yeni Müslüman olanlara İslam’ın beş şartını öğretir, birden bire zorlanacağı şeylerden bahsetmezdi.

 

Gençlere nasihat edeceği zaman onlara güzel bir hitapta bulunur, sevgisini ifade eder, yakınlık kurar, ondan sonra özlü ve etkileyici nasihatler verirdi. Öyle ki Hz. Ali, Hz. Muaz bin Cebel, Hz. Abdullah ibn-i Abbas vb. nice sahabeler, onun o edebi nasihatlerini ezberlemiş ve sonraki kuşaklara rivayet etmişlerdir.

 

Peygamberimizin kriz anlarında yaptığı bazı konuşmaları vardır ki, insanlık tarihine geçecek derecede bir hitabet harikasıdır. Mesela Peygamberimizin Mekke’nin fethinden sonra bazı huzursuzluklar yaşayan ensara yaptığı konuşma, onları öyle duygulandırmıştır ki hıçkıra hıçkıra ağlamışlardır.

 

Uzun sözün kısası, edeb İslam medeniyetinin en büyük zenginliğidir ve bugün de Müslümanların bu zenginlikten hisselerine düşeni almaları şarttır.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ