Esnafımız Ahîliğin Ahlâkî Öğretisine Muhtaç

Esnafımız Ahîliğin Ahlâkî Öğretisine Muhtaç
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Günümüz Ahiliğe muhtaç

 

Ahîliğin belki de en temel öğretisi, milletine ve insanlığa hizmet uğrunda can ve malını adamaya hazır olma anlayışıdır. Bu anlayış, Anadolu’da başlamış, akabinde 32 milyon metre karelik Osmanlı coğrafyasını asırlardır barış ve huzur ülkesi haline getirmişti.

 

Dedelerimiz hâkim oldukları coğrafyalarda hangi dil, din,  ırk ve meşrepten olursa olsun yönetimi altındaki insanlara bir arada, barış içinde, mutlu ve mes’ud günler yaşatmıştı. Bugün yeni devletlerin oluştuğu Balkanlardan Kafkaslara, Orta Asya’dan Kuzey Afrika’ya kadar eski Osmanlı ülkelerine gittiğimizde bu kapsayıcı, kucaklayıcı medeniyetin binlerce şahidini görmekteyiz.

 

Fakat ne yazık ki dün, bir bağdan geçerken yedikleri üzümün parasını fazlasıyla üzümün çeliğine asıp giden Fatih’in askerinin yerini, bugün esnafın dükkânının bir köşesindeki sadaka kutusuna göz diken nesil aldı. İçinde bulunduğumuz, hazin manzara karşısında fert fert durup düşünmemiz gerekmez mi? Nasıl oldu da bizim insanımız böyle acınacak hale geldi veya getirildi?

 

Ahîlik teşkilatın yerini XVIII. yüzyıldan itibaren Gedik’ler, daha sonra Loncalar aldı. Günümüzde ise esnaf, sanatkâr, ticâret, sanâyi odaları ve çeşitli meslek birlikleri bu görevi üstlendi. Çeşitli iş ve meslek derneklerini de bu cümleden sayabiliriz. Fakat ne yazık ki batı tarzı örgütlenmeyi esas alan bu kurumlar, hiçbir zaman mensuplarıyla organik bir bağ kuramadı. Çünkü örnek aldığımız Batı’nın maddeci, pozitif bilim anlayışı bunu gerektiriyordu. Din toplumsal hayattan, kamudan uzaklaştırılacaktı!

 

Bu seküler yapılanmanın sonuçları bütün çıplaklığıyla ortada. İşçi, işveren, iş örgütü ilişkileri hep mekanik düzeyde kaldı. Pek azı müstesnâ, bu kuruluşların tamamına yakını birer tabela kuruluşu vazifesi görüyor. Tüzüklerde yazılı görev ve sorumlulukları bir kez dahi okumadan sümen altı yapan bir zihniyet… Seçimden seçime okunan nutuklar, cilalı söylemler, sloganlar ve boş vaatlerden öteye gitmiyor bunların icraatları…

 

Maalesef bu kurumların başındakilerin bir kısmı rant ve çıkar peşinde. Bir kısmı, kurumunu kendi siyâsî çizgisindeki partilerin arka bahçesi gibi, oy deposu gibi görüyor. Diğer bir kısmı ise maalesef yıkıcı bölücü faaliyetlerin, kalkışmaların tetikçiliğini üstlenmiş durumda. Tepeden inmeci bu anlayış esnafın, tüccarın, çiftçinin, sanâyicinin, işçinin hiçbir derdiyle dertlenmediği gibi emeği ve üretimi üzerinde de tasarruf sahibi olduğunu zannediyor.

 

Yeni bir ekonomik model ihtiyacı

Sanâyi devriminden sonra teknolojik üstünlüğü yakalayıp hâkimiyetini güçlendiren seçkinci, elitist vahşi Batı Kapitalizmi, dünyayı bir felâketin eşiğine getirmiş durumda. Dünyânın hangi coğrafyasına bakarsak bakalım mutsuzluk, umutsuzluk ve çatışmadan başka bir şey göremiyoruz. Direncimizin düştüğü bir dönemde “Denize düşen yılana sarılır” misâli yönümüzü koşulsuz çevirdiğimiz Batı’nın, ne kendi insanına ne de bize vereceği hiçbir şey kalmamıştır. Onun nazarında insan bir makinenin dişlisi veya bir üretim bandından ibârettir.

İnsanlık bu bir avuç gözü dönmüş tefecinin elinde tutsak olmuş, inim inim inlemektedir. Sermâye birkaç âile arasında dolaşıp dururken dünyânın yarısından fazlası açlık sınırının altında can çekişmektedir.

İçinde bulunduğumuz bu sosyo-ekonomik kargaşa ortamı, ahlâkî, âdil ve sürdürülebilir yeni bir ekonomik modele ihtiyâcı net bir şekilde göstermektedir.  Kârdan, kazanmaktan başka hiçbir amacı olmayan, erdemi, fazîleti tanımayan, insani değerleri hiçe sayan bu azgın güruhun tarih sahnesinden tasfiye edilme zamanı gelmiştir.

Ahîliğin bin yıllık deneyime sahip, evrensel, eskimeyen ahlaki eğitimine, çalışma prensip ve ilkelerine târihin hiçbir döneminde olmadığı kadar bugün ihtiyaç vardır. Arzumuz ahîlik geleneğinin, ruhunun çağımız koşullarına uygun bir şekilde yeniden yorumlanıp ülkemiz ve bütün insanlık âleminin hizmetine sunulmasıdır…

Fütüvvet eri ahiler

Anadolu’nun sosyo-ekonomik yapısı içinde zamanla güçlü bir kuruma dönüşen ve XIII – XVIII. yüzyıllarda en parlak devirlerini yaşayan Ahîlik teşkilatı, dünyanın en uzun soluklu, en verimli ve en büyük sivil toplum kuruluşu olarak nitelendirilmektedir.

 

Tasavvufî ve ahlâkî değerlerin ön planda olduğu, Anadolu’da Ahî Evran’ın öncülüğünde kurumsal kimliği oluşturulan Ahîlik müessesesinin kökenleri, Emeviler dönemine (661–750) kadar uzanmaktadır.

 

İffetli, cesur, cömert gibi vazgeçilmez nitelikleri üzerinde bulunduran ve İslâm ülkelerinin çeşitli bölgelerine dağılmış fütüvvet (yiğitlik cömertlik) birlikleri, muhtemelen Emeviler döneminin ortalarına doğru ortaya çıkmış, Abbasiler döneminde (750–1258) ise derlenip toparlanıp belli bir yapıya kavuşturulmuştur.

 

Fütüvvet anlayışının devamı veya bu anlayıştan önemli ölçüde beslendiğini düşündüğümüz Ahîler, XI. yüzyıldan itibaren Anadolu’da çalışmalara başlamış, esnaf, tüccar ve diğer meslek gruplarının örgütlenmesinde öncü rol üstlenmiştir. Böylece ülkenin bütün yerleşim birimlerinde bir devletin bekâsı için hayâtî önem arz eden sosyo-ekonomik ve kültürel düzenin kurulması ve güçlenmesini sağlanmıştır.

 

Beylikler döneminden Osmanlıya geçiş sürecinde de ahîlerin etkin bir şekilde rol oynadığını biliyoruz. Osmanlı devletinin kuruluşundan yapılandırılmasına ve çeşitli kurumların oluşumuna katkısı, hiç kuşkusuz bu müessesenin âskerî ve siyâsî yönden de fonksiyonel olduğunu düşündürmektedir.

 

Biz bu yazımızda, Anadolu’ya ayak bastığımız günden çağımıza kadar, izlerini kültür hayatımızda hissettiğimiz, Ahîlik teşkilatının hangi temel ilkeler üzerine inşa edildiğine ve bu oluşumun yansımalarına kısaca bir göz atmaya çalışacağız. Zîrâ hareketin başlaması ve Anadolu’da neşvü neva bulmasının en önemli sebebini esnafı,  sanatkârı, çiftçiyi, tüccarı ve çeşitli kademedeki insanları bünyesinde barındırmasında, onlarla iç içe bulunmasında, aynı zamanda birbiriyle sıkı bağlarla bağlanmalarında aramak gerekir. Bu bağ ise hiç şüphesiz İslam inanç sistemi ve onun etrâfında şekillenen hayat pratiğidir.

 

Ahîlik teşkilatı nazariyeden daha ziyade pratikle ilgilenmiş, inancının gereğini kültürel öğelerle besleyerek yeni bir kombinasyon oluşturmuş, idrak ettiği çağın koşullarına göre hayatı yeniden yorumlayıp insanı merkeze alarak ahiret odaklı bir yaşam biçimi ortaya koymuştur. Bu yaşam tarzında uygulanabilirliği olmayan ütopik bir takım nazariyelere yer yoktur.

 

Ahîlik müessesesinin teklif ettiği bu hayatın içinde, organik, dinamik yaşam tarzı, toplum nezdinde gerekli tabandan ilgi ve desteği görmüş, asırlardır insanımızın beklentilerine maksimum düzeyde cevap vermiştir. Bu geleneğin gücü ve etkilerini günümüzde dahi hissedebiliyoruz…

 

Ahi adının kökeni

 

Arapçada kardeş manasına gelen (ah) sözcüğüne (y) harfi ilave edildiğinde; (ahi) kardeşim anlamı kazanmaktadır. Bununla birlikte Ahîlik üzerine yapılan bazı çalışmalarda, “ahî” kelimesinin eski Türkçe metinlerde geçen, cömert, eli açık, âlicenap gibi manalara gelen “akı” kelimesinden gelmiş olabileceği de belirtilmektedir.

 

Mefail Hızlı, “Ahîliğin Anadolu’daki Gelişim Süreci” isimli makâlesinde Ahî Evran’ın, Asya içlerinden Anadolu’ya gelen mutasavvıflardan olduğunu, Asıl adının Şeyh Nasiruddin Mahmud Ahî Evran bin Abbas olduğunu  (Ö.1262) dile getirmiştir. Ahî Evran’ın Anadolu’da birçok şehri gezdikten sonra Kırşehir’e yerleştiğini, ölümüne kadar burada kaldığını, debbağların pîri olarak da itibârının bütün Anadolu, Rumeli, Bosna ve hatta Kırım’a kadar yayıldığını, yine bu makâleden öğreniyoruz.

 

Anadolu’da ilk sanat kurumunun debbağlık ve deri işçiliği alanında geliştiği, daha sonra ahîlik sanat kollarının kısa zamanda 32’ye ulaştığı, daha sonraları 100’leri bulduğu çeşitli kaynaklarda dile getirilmiştir. Mefail Hızlı, adı geçen makâlesinin sonuç bölümünde Ahîlerin özelliklerini şöyle açıklıyor:

 

“Öncelikle kişilerin eğitimini hedefleyen ahîler, kendileriyle birlikte olmak isteyenler için edebi, tevâzuu, güler yüzlülüğü, en önemlisi de dürüstlüğü değişmez bir ilke edinmişlerdi. İnsanlığın sâdece dış görünüşüyle değil, ruh zenginliği ve iç temizliği ile gerçek kimliğini kazanacağına inanan ahîler, üyelerine verdikleri eğitimle bir yandan sosyo-kültürel ve ekonomik hayata derinlik ve zenginlik kazandırmakta, öte yandan da toplumda alan el olmaktan ziyade başkalarına, ihtiyaç sahiplerine yardım elini uzatan kimseler yetiştirmekteydiler.

 

Ahîlik teşkilatı mensupları, çalışmayı ibadet saymışlardır. Bir ahî için ahî işyerleri, aynı zamanda mescitler hatta camiler derecesinde kutsal birer ibadet yeridir. Bu sebeple ahînin iş yeri Hak kapısıdır, dolayısıyla bu kapıdan ancak edep ve hürmetle girilir; saygı ve samimiyette asla kusur edilmez; helâlinden kazanılan para yine helâl yerlere ve gerektiği kadar harcanır.”

 

Ahîliğin özünde insan sevgisi vardır. Ahîlik, insanı bir bütün olarak görmekte ve onu bütün yönleriyle birlikte geliştirmeyi planlamaktadır. Ahî tasavvurunda dünyâ ve ukbâ iç içe geçmiştir. Birbirinden ayırt edilemez. Kalınacak esas yurdun ahiret yurdu olduğu her halükarda vurgulanır, hiç hatırdan çıkarılmaz. Hayat bu minvâlde devam eder. Ahîler insanların kendi emekleri ile geçinmelerini ve kimseye muhtaç olmamalarını ister. Bu sebeple, Ahîlikte kişinin emeğinin değerlendirebileceği bir işi, özellikle bir sanatının olması bir ahlak kuralı haline gelmiştir.

 

Ahilikte adab kuralları

 

Zekeriya Kurtulmuş, “Ahîlik ve Günümüze Yansımaları” isimli makâlesinde, Ahîliğin 740 görgü kuralı olduğunu, Ahîliğe yeni başlamış birinin, bu 740 görgü kuralından 124 tanesini bilmesi gerektiğini dile getirmiştir. Bunun sebebi, insanların kademe kademe eğitimi ve gelişimini sağlamaktı. Kurtulmuş, Ahîlerin özelliklerini yansıtan ve bugün uygulamaya şiddetle ihtiyacımız olan 20 görgü kuralından söz eder. Şöyle ki:

 

  1. Ahîler, birkaç iş veya sanatla değil, yeteneklerine en uygun olan tek bir iş veya sanatla uğraşmalı. 2. Ahînin emeğini değerlendirecek ve onurunu koruyacak bir işi, özellikle bir sanatı olmalı. 3. Ahî doğru olmalı, emeğiyle hak ettiğinden fazlasını kazanma yoluna sapmamalı.

 

  1. Ahî bilgi sahibi olmalı, bilginleri sevmeli, onlara karşı küçük düşmemeli, aldığı bilgileri yerinde ve zamanında kullanmalı. 5. İyi huylu ve güzel ahlaklı olmalı. 6. İşinde ve hayatında doğru, güvenilir olmalı. 7. Sözünü bilmeli, sözünde durmalı. 8. Hizmette ayrım yapmamalı.

 

  1. Yaptığı iyilikten karşılık beklememeli. 10. Güler yüzlü ve tatlı dilli olmalı. 11. Hatâları yüze vurmamalı. 12. Dostluğa önem vermeli. 13. Kötülük edenlere iyilikte bulunmalı. 14. Tevâzu sâhibi olmalı. 15. İnsanların işlerini içten, gönülden ve güler yüzlü yapmalı.

 

  1. Başkasının malına hıyanet etmemeli. 17. Cömert, ikram ve kerem sahibi olmalı. 18. Öfkesine hâkim olmalı. 19. Sır saklamalı. 20. Mahiyetindeki ve hizmetindekileri korumalı ve gözetmelidir.

 

İrşad kültüründe ‘Nasihatnâme’ geleneği

 

Klasik Türk edebiyatında, Osmanlı’nın sosyal ve kültürel yapısını en iyi şekilde yansıtması bakımından, nasihatnâme geleneğinin kuşkusuz önemli bir yeri vardır. Genellikle ahlâk konusunda yazılan nasihatnâmelerde, ahlâkın nazarî yönünden çok, pratiği üzerinde durulur, yapılması veya yapılmaması gerekenler doğrudan açıklanır.

 

Nasihat edilirken, doğrudan Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerîf’lerin yanı sıra, deyimlerden, atasözlerinden, mahâllî ve millî unsurlardan olabildiğince yararlanılır. Nasihatnâmelerde genellikle iyi, güzel ve yararlı olan hususlar doğrudan tavsiye edilir. Öğütler birer beyitle müşahhaslaştırılır. Beğenilmeyen davranış ve huylar, toplum için zararlı sayılan hususlar da yine birer öğüt cümlesi içerisinde ifâde edilir.

 

Mehmet Sait Çalka, ‘Safi Mustafa Efendi’nin Osmanlı Esnaf ve Sanatkârlarına Nasihatleri’ isimli makâlesinde, Safi Mustafa Efendi’nin M. 1708 yılında, bir Ahîlik hizmeti olarak kaleme aldığı düşünülen “Gülşen-i Pend” mesnevîsinde çeşitli esnafa, sanatkâra ve ticâret erbâbına yönelik yaptığı işlerle ilgili önemli nasihatler yer almaktadır. Biz burada, sadece tüccarlara ve sanat ehline yönelik nasihatlerine yer vermekle yetineceğiz.

 

Çalka’nın bildirdiğine göre Safi Mustafa Efendi eserinde, tüccarların dürüst olmalarını, doğru ve helâl yoldan ticâret yapmalarını, ticâret esnâsında aslâ yalan söylememeleri gerektiğini, aksi takdirde tüm malın haram olacağını öğütlemektedir. Bölümün devamında müellif, tüccara açgözlü olmamasını, azla yetinmesini, malını satarken insaflı olmasını öğütlemiş ve dünya malının arkasında hırsla koşmanın zararları sıralanmıştır. Bölümün sonunda ise bu geçici dünyanın geçici mallarına takılmak yerine, hiç tükenmeyen diğer dünyânın mallarına müşteri olunması gerektiği ifade etmiştir.

 

Her sanat ehli için nasihat bölümünde ise müellif, hemen her sanat ehlinin hisse alabileceği nasihatlerde bulunmuştur. Ona göre sanat ehli, her şeyden önce temiz olmalıdır. Ehl-i sanat, sanatında usta olmalı, sahte iş yapmamalı, dünyâ işine saplanıp ibadetini aksatmamalı, beş vakit namazını terk etmemelidir.

 

Ahilikten çıkartan hatalar

 

Yine, fütüvvetnâmelerde şu hususlarında yiğidi yiğitlikten, ahîyi ahîlikten, şeyhi şeyhlikten çıkaracağı, cennetlik kişiyi cehennemlik kılacağı yazılmıştır: “Şarap içen, zînâ yapan, livata yapan, gammazlık, dedikodu, iftira eden, münafıklık yapan, gururlanıp kibirlenen, sert ve merhametsiz davranan, haset eden, kin tutup affetmeyen, sözünde durmayan, yalan söyleyen, emânete hıyânet eden, kadınlara şehvetle bakan, kişinin ayıbını örtmeyen, onu açığa vuran, cimri kişi, koğuculuk-gıybet eden ve hırsızlık yapan…”

 

Anadolu’da sosyal hayatın düzenlenmesinde, XIII. yüzyıldan itibaren büyük bir rol oynayan ahîlik teşkilatı, çeşitli esnaf ve sanatkâr zümreleri arasında hüsnü kabul görmüş, yayılmış sosyo-ekonomik yönü ağır basan bir kurum olarak tarihteki yerini almıştır.

 

Anadolu sanatkârının ve esnafının iş ahlakı, insan terbiyesi ve eğitimi, fazîlet sâhibi olma, sosyal yardımlaşma ve dayanışmada örneklik etme gibi hususlarda etkili olarak gördüğümüz ahî gelenek ve görenekleriyle, inanç ve törelerine dair XIII. ve XVI. yüzyıllara ait bir seyahatname ile birkaç fütüvvetnâmeden bilgi edinilebilmektedir.

 

Ahîler hakkında gözleme dayalı bilgi veren ilk ve güvenilir kaynak, Anadolu’muzun birçok şehrini, kasabasını ve köyünü dolaşan ünlü seyyah İbn-i Batuta’dır. Kuzey Afrikalı olan Batuta, 1333 yılında Anadolu’ya ayak basmış ve bölge halkının yaşayışı hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. İbn-i Batuta, hemen her gittiği şehir ve köyde özellikle ve ısrarla ahîleri aramış, yüzde doksanında da bulmuştur.

 

İbn-i Batuta’nın gözlemleri

 

Mefail Hızlı, adı geçen makâlesinde Seyyah İbn. Batuta’nın Anadolu’daki gözlemlerini şöyle aktarıyor: “Bilâd-ı Rûm (Anadolu) adıyla anılan bu memleket dünyanın en güzel yeridir. Allah, başka yerlere ayrı ayrı verdiği güzelliklerin hepsini birden bu topraklara vermiş. Ahâlisinin yüzleri çok güzel, elbiseleri temiz, yemekleri temizdir. ‘Bereket Şam’da, şefkat Rum (Anadolu)’da’ denmesi yerindedir. Zîrâ gerçek şefkat, Anadolu halkı olan Türkmenler arasındadır. Burada hangi eve ya da zâviyeye insek, erkek ve kadın komşularımız halimizi hatırımızı sorarlardı. Ayrılışımızda da sanki kendi halkımızdan, akrabalarımızdan biriymiş gibi uğurlar. Hattâ kadınlar ağlaşırlardı. Bu memleketin âdetince ekmek, haftalık olarak yapılır. Şehrin erkekleri ekmek pişirildiği gün, bize sıcak ekmekle gâyet nefis yiyecek hediye ederler ve ‘Bunu size kadınlar gönderiyorlar, hayır duanızı istiyorlar’ derlerdi.”

 

Not: Geniş bilgi için yazımızı hazırlarken önemli ölçüde yararlandığımız, editörlüğünü değerli dostum Dr. İskender Gümüş ve Yrd. Doç Dr. Baki Çakır’ın yaptığı, aynı zamanda Kırklareli Üniversitesinin ilk bilimsel yayını olan “Ahîlik” isimli çalışmaya müracaat edilebilir.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ