Ferasetle Bakabilmenin Önemi

Ferasetle Bakabilmenin Önemi
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Hazreti Osman’ın feraseti

Feraset; Türkçede gözü açık, ayık, sezgili, ileri görüşlü olmak manalarında kullanılan bir kelime. Bir işin dış görünüşüne aldanmayıp iç yüzünü sezmek manasına geliyor.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, “Müminin ferasetinden sakının! Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.” (Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, 16) buyuruyor. Buradaki “sakının” ifadesi “dış görünüşünüzle kandırabileceğinizi zannetmeyin; o sizin iç yüzünüzü fehmeder, çünkü Allah tarafından verilmiş bir nur ve furkan ile hakikiyi sahteden ayırır” manasına geliyor. Ayet-i kerimede, “Ey iman edenler! Şayet Allah’tan ittika ederseniz, o size furkân (hakkı batıldan, iyiyi kötüden, ayırt etmeye yarayan bir anlayış ve nur) verir.” (Enfâl; 29) buyruluyor. Nitekim kaynaklarda Hz. Osman radıyallahu anh efendimizin bir kişiye, “Gözünde zina eseri var. Bir kadına bakmışsın.” dediği ve “Nereden bildin?” sorusuna, müminin feraseti hakkındaki bu hadis-i şerifi okuyarak cevap verdiği naklediliyor.

Allah dostları hakkında da ferasetlerini haber veren birçok menkıbeler nakledilir. Mesela Hâce Abdülhâlik Gucdüvânî rahmetullahi aleyhinin huzuruna derviş kılığıyla gelerek onu, imtihan etmeye kalkışan Hıristiyan bir gencin iç yüzünü görmüş; onun gerçek halini izhar ederek, müminin feraseti hakkındaki hadisin doğruluğunu bir kere daha ispat etmiştir.

Feraset, bugün biz Müslümanların çok muhtaç olduğu bir meziyettir. Şu fani hayatımızı, doğru ve güzel bir şekilde değerlendirmemiz için bazı meselelerin iç yüzünü sezecek ince bir anlayışa çok ihtiyacımız var. Çünkü ortalıkta sahte paralarla insanları kandıran kalpazanlar gibi, sahte anlayışlarla, hak suretinde pazarlanan batıl fikirlerle insanların manevi duygularını sömüren dolandırıcılar dolaşıyor. Zaman zaman duyuyoruz, hayli okumuş, bilgili kişilerin dahi aklı karışıyor. Hadis-i şeriflerde, ahir zamanda deccallar çıkacağı bildirilir; gerçekten de deccalların cirit attığı bir zamandayız. Böyle bir zamanda Müslüman’ın, çok ince sezgili olması gerekiyor.

Müslümanın ferasetli olma zorunluluğu

Peki, Müslüman nasıl ferasetli olur? Bunun bir yolu var mıdır?

Öncelikle feraset kavramını biraz inceleyelim. Dikkat edilirse feraset kelimesi; ata binmek, iyi bir binici olmak kökünden türemiş bir kelime. İlk bakışta aradaki alakayı fark etmek kolay değil ama biraz düşününce, iyi bir binici olmak için uyanık ve dikkatli olmak ve yolun ilerisini çok iyi görmek gerektiğini anlayabiliyorsunuz. Çünkü hızlı gidebilen bir bineğin üzerindesiniz, yolun az ilerisindeki dönemeci zamanında fark edemez ve manevranızı tam vaktinde yapmazsanız bir çukura yuvarlanabilirsiniz. İşte ferasetli bir mümin de böyle olmalı, nefis atına binmiş, tehlikelerle dolu bir imtihan âleminden geçip gittiğini hiç unutmamalı. Bu dünya hayatını selametle geçirip, son nefesi Müslüman olarak vermek için doğru yoldan ayrılmamaya çok dikkat etmelidir.

Binicilik aynı zamanda aktif olmak, yönetmek, çekip çevirmek manalarını da düşündürüyor. Pasif kalmak, hayatın getirdiği durumlara maruz kalan, zayıf, aciz, çaresiz insan olmak demektir. Mümin, hiçbir zaman hayatın karşımıza çıkardığı imtihanlar karşısında pasif kalan kişi değildir. Çünkü pasif kalan, dış tesirlerle başa çıkamaz; bozulmaya uğrar. Aktif ve yönetici olan ise hal ve şartların sunduğu imkânlardan yararlanarak durumu lehine çevirir. Feraset, biraz da bu manaya gelir.

Feraset bilhassa ümmetin idarecilerine, âlimlerine, münevverlerine, kanaat önderlerine çok gerekli bir kabiliyettir. Çünkü onlar ferasetli olurlarsa ümmeti gerektiği gibi diri ve aktif tutar, gereken tedbirleri almasını sağlarlar. Ferasetsiz idareciler ve idaresizlik halinde ise ümmet adeta ruhunu yitirmiş bir ceset gibi her türlü kokuşmaya, fesada maruz kalır. Düşmanları ona akbaba gibi üşüşse, ciğer paresi olan evlatlarını koparıp alsa ve ifsad etse, istikbali hakkında her türlü hileyi tezgâhlasa da hiçbir şey yapamaz.

Feraset toplum idarecileri kadar, ailenin reisi olan babalara, çocuklarının mürebbisi olan annelere de lazımdır. Onların da muhafazasına memur oldukları ehl-i iyalini, zamanın türlü türlü kötülüklerinden koruyabilmeleri için ferasetli olmaları gerekir. Çünkü etraf maneviyatımızı zehirleyen enva-ı çeşit haşereyle, yılanla, çıyanla doludur. Hatta her bir insan da kendi azaları üzerinde bir çobandır; onları fesattan muhafaza edip en güzel hale ıslah edebilmek için ferasetli olmalıdır.

Peygamber Efendimiz, “Mümin bir delikten iki defa ısırılmaz.” (Buhari, Müslim) buyuruyor. Öyleyse her bir mümin, hem zahiri uzuvlarını hem de kalbini ısıracak tehlikelere karşı uyanık ve sezgili olmalıdır.

Feraset hakkında anlamamız gereken ikinci husus, bu kabiliyetin bildiğimiz manadaki zekâdan öte bir sezgi olduğudur. Çünkü zekâ daha çok dış görünüşe itibar eder. Hukuki meselelerde esas olan da budur. Mesela bir kişinin görünüşüne bakarak, “Sen hırsıza benziyorsun,” veya, “Sende katil tipi var” denilemez. Bir kişi hakkında hüküm verilirken açık delillere itibar edilmesi zorunludur.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem bir kişinin dili, iman ettiğini bildiriyorsa ona mümin muamelesi yapmış, “Canını kurtarmak için iman etti, samimi iman etmedi” denildiği vakit, “Kalbini yarıp baktın mı?”; “Ben insanların kalbini açıp bakmakla vazifelendirilmedim” buyurmuştur. Bununla birlikte bir kişiyi bir vazifeye göndereceği zaman, o işe ehil olup olmadığına yahut bir kişinin getirdiği habere itibar edip etmemeye karar verirken, ferasetini en mükemmel surette değerlendirmiştir.

Allah’ın Resulü sahabelerini elçilik, valilik, muallimlik, ordu komutanlığı, zekât memurluğu gibi çeşitli görevlere gönderdiği zaman her birini, kendisine en uygun yerde vazifelendirmiştir. Bize de örnek olması gereken budur.

Kalp gözü ve istihare

Kalp gözü ifadesi Kuran-ı Kerim’den alınmıştır; “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lakin göğüslerde bulunan kalpler kör olur!” (Hac; 46)

Tasavvuf büyüklerinin bildirdiğine göre insanın bir baş gözü, bir akıl gözü, bir de kalp gözü vardır. Baş gözü bir manzaraya bakar, sadece kuru şekil görür. Akıl gözü ise o manzaranın detaylarından bazı deliller toplar,  yorumlar ve akıl yürütmede bulunur. Bu yetenek kişinin, zekâ seviyesi ve hayat tecrübesiyle geliştiği gibi, kişinin değer verdiği ve gaye edindiği hususlarda en yüksek zirveye çıkar. Mesela polisler, savcılar, suçlularla çok karşılaştıkları için bir kişideki suç işleme meylini fark edip sezebilir. Mesela kişinin konuşurken gözlerini kaçırmasından, çelişkili beyanlarda bulunmasından onun yalanını yakalayabilir. Bilhassa işini severek ve önemseyerek yapanlar, yeteneklerini en yüksek seviyeye çıkarırlar.

Bunların ötesinde bir de kalp gözü vardır.

Kalp gözü, manzaranın göze çektiği perdeyi Allah’ın izni ile aşar, aklı yanıltan bütün görüntülerden sıyrılır, görünenin ötesini gösterilirse görür. Bir örnek vermek gerekirse, baş gözüyle bakan bir kişinin boyunu posunu, kılık kıyafetini, yüzünün şeklini görür. Akıl gözüyle bakan ise o kişinin halindeki işaretleri inceler, onun hakkında bir hüküm verir. Kalp gözüyle bakan ise o kişi hakkında biiznillahi teâlâ yanılmaz.

Halk arasında kalp gözü açık diye bilinen bazı kişiler vardır ki, tasavvuf tabiriyle söyleyecek olursak onların keşfi açık olup, kendisine ilham olunduğu takdirde bazı hususlarda doğru çıkan bilgiler verebilir. Onların bilgisi doğrudan doğruya levh-i mahfuzdan gönüllere akseden vehbî bir bilgidir. Bu bilgi hak vergisidir, aramakla, çalışmakla elde edilmez. Elbette böyle kişileri bulmak her zaman mümkün olmayabilir. Hem onlar da kendilerine bildirilmedikçe hiç bir şeyi bilemezler. Bu sebeple bizler çoğu zaman iç yüzünü bilemediğimiz hususlar hakkında karar vermek zorunda kalırız.

Böyle zamanlarda Allah’ın doğru tercihe yöneltmesi için yapılacak en güzel davranış, kalben samimi olmaktır. Kalbimiz çeşitli tesirler altında bir o yana, bir bu yana savrulur haldedir. Ekseriyetle de nefsimizin gururu, arzuları, öfke veya korkuları kalbimizde çalkantıya sebep olur. Eğer biz kalbimizi samimiyetle Allah’a yöneltir, “Ya Rabbi, senin rızana uygun olan ne ise onu müyesser eyle” diyebilirsek kalbimize en doğru olan tercih, ilham edilebilir. Bunu istemek için kılınan namaz ve yapılan duaya istihare diyoruz.

İstihare duasında bazı kişiler, açık veya yoruma muhtaç rüyalar görebilmektedir. Ancak rüya görmek şart değildir. Yeter ki niyetimiz samimi olsun. Eğer kalbimizdeki asıl maksat ve himmetimiz Allah’ın rızasına uygun olanı seçmek ise o zaman Allah-u Zülcelâl, doğru kararı vermemize yardımcı olacak bilgileri önümüze çıkaracaktır. Hatta velev ki ilk bakışta yanlış gibi görünen bir karar versek bile niyetimiz dürüst olduktan sonra bu imtihanın neticesi yine de bizim hayrımıza olacaktır. Çünkü bizim gibi keşfi açık olmayan kişiler için feraset, samimi niyetle, Allah’ın rızasına uygun görünen seçimi yapmaktır.

Bir Mü’minin feraseti, Allah’a samimi kul oldukça gelişir ve kuvvetlenir. Çünkü bir kul Allah’a farz ve nafile ibadetler işleye işleye yaklaşırsa, Allah’ın verdiği basiret nuruyla bakar; başkalarının göremediğini yine Allah’ın izni ile görebilir. İşittiği sözlerin doğru olup olmadığını Allah’ın verdiği furkan ile ayırt eder. Düşündüğü zaman kalbi Allah’ın istediği şekilde düşünmeyi nasip eder. Dili de ancak Allah’ın razı olacağı şekilde konuşur. Böylece kişide Allah’ın nuru kökleşip kuvvetlendikçe kişi nefsinin, şeytanın ve dünyanın kandırıcı yorumlarına aldanmaz, dosdoğru yoldan ayrılmaz.

Bilhassa manevi hususlarda hakkı hakikati arayan bir mümin, eğer dürüstse, nefsine hoş gelen bir yorum peşinde değil, hak ne ise onu kabul etmeye açık ise muhakkak Allah-u Zülcelâl, ona doğru yola ulaştıracak bir delil, bir rehber nasip edecektir.

 

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ