Ferdlerin İhyâsı, Medeniyetlerin İnşaâsı İçin

Ferdlerin İhyâsı, Medeniyetlerin İnşaâsı İçin
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Cemaatle namaz kılmanın önemi

Ashab-ı kiramın fakihlerinden Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anhu bir gün etrafındakilere şöyle nasihat etti: “Kıyâmet günü müslüman olarak Allah’a kavuşmak isteyen, namazlarını, ezân okunan yerde (Mescid ve camilerde) kılsın. Şüphesiz ki Allah, Peygamberinize hidayet yollarını meşrû kılmıştır. Bu namazlar da hidayet yollarından birisidir. Şayet siz, cemaatten geri kalan bir takım kimseler gibi namazları evinizde kılarsanız, Peygamberinizin yolunu terk etmiş olursunuz. Peygamberinizin yolunu terk ederseniz, işte o zaman (Hak yoldan) sapmış olursunuz. Her kim, güzel bir şekilde abdest alır, sonra da bu mescitlerden birisine giderse, attığı her adım için, Allah ona bir sevab yazar, derecesini bir kat yükseltir ve bir günahını da siler. Bizim zamanımızda (cemaatle) namazdan ancak münafıklığı belli olan kimse geri kalırdı. Hasta olan kimse, iki kişi tarafından koltuklanarak namaza getirilir ve safta durdurulurdu.” (Müslim)

Yalnız Abdullah ibn-i Mesud hazretleri değil, Ashab-ı Kiramın hepsi cemaate devamlı olmayı önemsemiştir, mazeretsiz olarak cemaati terk etmemeyi tembihlemişlerdir. Çünkü Peygamber efendimizin sünnetinde mescidin ve namazı cemaatle eda etmenin çok önemli bir yeri vardır. Efendimiz Medine’ye hicret yolunda bir süre konakladığı Kuba köyünde hemen bir Mescid inşaa ettirmiştir. Medine’ye geldiği zaman da devesinin kendiliğinden çöktüğü arsayı satın alıp Mescid-i Nebevinin inşasına başlamıştır. İnşaat bitince de hayatının geri kalanını Mescid-i Nebevinin bitişiğine yapılan küçük odacıklardan ibaret olan evlerinde geçirmiştir.

Camiiler merkezdi, hayatın merkezindeydi

Asrı Saadet’te Mescid, bütün İslami çalışmaların yürütüldüğü bir merkez durumundaydı. Orada beraberce namaz kılınır, dua edilir, zikir yapılır, vaaz ve hatırlatmalarda bulunulur; bunun yanında hutbe okunarak mühim meseleler duyurulur, ilim okutulur, meseleler çözümlenir, istişareler yürütülür ve misafirler ağırlanırdı. Hatta bayramlarda gençler kılıç kalkan oyunu oynardı ve seyredilirdi.

Mescidin avlusu ve suffası da ilk yatılı okul, kışla, dergâh ve aş evi durumundaydı. Hadis-i şeriflerin detaylarına dikkat edilince, bu yapıya zamanla Peygamberimiz için odalar, beytülmal ve kadınlar suffası gibi mekânların da ilave edildiği ve ilk İslam külliyesinin böylece meydana getirildiği anlaşılmaktadır.

İslam medeniyeti bu ilk külliyeyi örnek alarak aynı anlayışla hareket etmiş, artan nüfusun ihtiyaçlarına uygun olarak bu sistem genişletilmiş ve geliştirilmiştir. Bütün İslam ülkelerinde, şehirlerin kalbi camiler ve etraflarında kurulan külliyelerdir. Bu külliyelerde din ile dünya işleri birbirine yardımcı olacak şekilde düzenlenmiştir.

Mesela Anadolu’nun İslamlaşması dönemine bakıldığı zaman, şehrin İslami açıdan ilk kuruluş döneminde inşa edilmiş Ulu Cami’ler vardır; şehir hemen bu caminin etrafında kurulmaya başlamıştır. Dikkat edilirse cami yaptırıp vakfederek ebedi bir sevap kapısı açmak isteyen Müslüman hayırseverler daima onun hemen yanı başında bir arasta çarşısı da inşa etmişlerdir. Çünkü cemaatsiz bir cami inşa etmenin manası yoktur. İnsanlar ise ancak çalıştıkları iş yerlerine yakın olan camide beş vakit cemaate devam edebilirler. Arasta çarşıları camiye devam edecek bir esnaf topluluğunu bir araya getirdiği gibi, onların aileleriyle beraber oturacakları evleri, yani mahalleyi de beraberinde getirir.

Bir mahallenin elbette fakiri, dulu yetimi olacaktır, onları yedirmek, giydirmek, dertleriyle ilgilenmek bu esnafın üstüne borçtur. Mahallenin fakir ailelerinin çocuklarını sıbyan mekteplerinde okutmak, onları giydirmek, kitaplarını satın almak için vakıflar kurulur. Hatta mahallenin kuşları ve kedileri için yuvalar yapılır, yem verilir. Kısacası bir yerleşim birimini, birbiriyle ilgili ve birbirinin derdinden haberdar bir mahalle halkı yapan o merkezdeki camidir. O camide okunan hutbeler, elbette sinelerde bir aksiseda bulur. Hep birlikte saf tutup namaz kılan bu Müslümanlar, zaman içinde tek bir yürek haline gelir, birbirinin haliyle ilgilenir, derdini çözmeye çalışır.

Şehir büyüdükçe, mahalleler birbirine kenetlenirken, artan nüfusun ihtiyacı için büyük ihtisas medreseleri, kütüphaneler meydana getirilir; ilim irfan mektepleri çoğalıp çeşitlenir.

İslam medeniyetini yüceltenler daima kubbelerin altında yetişen nesillerdir. Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor; “(Allah’ın nuru) Bir takım evler/mâbedlerdedir ki, Allah bu evlerin yücelmesine ve içlerinde adının zikredilmesine izin vermiştir. Orada sabah akşam öyle kimseler zikreder ki, onlar ne ticaret ne de alışverişin kendilerini Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı erlerdir.”(Nur; 36-37)

Müminleri Camilerden uzaklaştırmaya çalıştılar

Cami ile halkın dini hayatı arasında çok önemli bir bağ olduğu için, İslam’ı hayattan söküp atmak isteyenler daima camileri harap etmek için çalışmışlardır. Mesela geçtiğimiz yüzyılda din düşmanı ideolojiye sahip zihniyetler, İstanbul’u Avrupa’dan getirdikleri şehir planlamacısı mimarların eline teslim edince, onlar merkezi yerlerde geniş caddeler açmak bahanesiyle mümkün olduğu kadar çok cami ve vakıf eseri yıkacak şekilde haritalar hazırlamışlardır. Böylece ecdadımızın emanet bıraktığı çok sayıda camimiz, ahır, depo ve benzeri maksatlarla kullanılıp harap edilerek yok olmaya terk edilmiştir.

Allah-u Zülcelâl “Allah’ın mescitlerinde, Allah’ın adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır?” (Bakara; 114) buyurarak, imkânlar harcanarak Allah yoluna vakfedilmiş bir camiyi, amacına uygun kullanımdan men eden veya harap olmaya terk eden herkesi ağır bir ceza ile tehdit ediyor.

Bugün onlardan bir kısmı tespit edilerek gönüllü hayırseverlerin katkısıyla yeniden imar ediliyor. Ne yazık ki henüz ecdadın emanetini ihya etme noktasındayız. Oysa bu yeterli değil. Çünkü o eski zamanların nüfusu ve binaların yüksekliği öz önüne alınınca heybetli sayılabilecek camilerimizin bugünün nüfusuna yetmesi mümkün değil. Üstelik fiziki açıdan da yüksek apartmanlar arasında kayboluyor. Dahası, teknoloji ilerledikçe dünyevi mekanlar bundan payını alıyor; mesela alışveriş merkezleri müşterilerine, iklimlendirme, aydınlatma, yalıtım, hijyen ve benzeri her türlü konforu sağlıyor. Bu sebeple camilerimizin hem maddi, hem manevi yönden ihya edilmesi, hayatımızda merkezi konumuna yeniden kavuşturulması gerekiyor. Bu meselenin bir yönü…

Hepimizi ilgilendiren yönü ise elbette “Camilerimizi garip bırakmamak…”

Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:  “Altı şey, altı yerde gariptir; Mescid, cemaatle namaz kılmayan kavmin arasında gariptir. Mushaf, Kuran okunmayan evde gariptir. Ezberlenmiş Kuran, fasık kişinin kalbinde gariptir. Müslüman ve saliha bir kadın, zalim ve kötü huylu bir erkeğin elinde gariptir. Müslüman ve salih bir erkek, söz dinlemeyen ve kötü huylu bir kadının elinde gariptir. Âlim, kendisini dinlemeyen bir kavmin arasında gariptir. Allah-u Teâlâ, onları garip bırakanlara kıyamet gününde rahmet nazarıyla bakmaz.”  (Taberanî)

Peygamber efendimiz, kıyamet günü Allah’ın rahmetinden mahrum kalmak gibi çok ağır bir ceza ile ihtar ederek, mescidleri, Mushafları, âlimleri garip bırakmamamız konusunda bizi uyarıyor. Çünkü bunlar, Allah’ın bize nasip ettiği çok büyük nimetlerdir.

Dünyadan nice müminler geldi geçti ki, bir cemaat teşkil edecek ve beraberce mescidler inşa edip içinde ibadet edecek kadar kalabalık bir ümmete mensup değildiler. Peygamberimiz, “Ben, cennette şefaatte bulunacak olanların ilkiyim. Peygamberler içinde hiçbirine bana iman eden kadar iman eden olmamıştır. Öyle nebiler gelip geçmiştir ki, onu tasdik eden ancak bir kişiydi.” (Müslim) buyuruyor.

Medeniyetler ve ferdler camilerle ihya olur!

Gerçekten de bizler ümmet-i Muhammed’in bir mensubu olmakla büyük bir nimete mazhar olmuşuz. Allah-u Zülcelâl bizi, böyle dini gayreti çok olan, pek çok vakıf eserler meydana getirip miras bırakan bir ecdadın neslinden getirmiş. İçimizde bizi hakka çağıran Rabbani âlimler nasip etmiş. Dünyanın birçok yerindeki Müslümanlar mahrum iken bizler dini, manevi her türlü eseri bulup okuyabiliyoruz. İşte bütün bu nimetlerin şükrünü eda etmekle vazifeliyiz. Bunların şükrü de gereği gibi ilgi göstermek, garip bırakmamaktır.

Peygamberimiz garip bırakılmaması için ilk önce mescidi zikretmekle mühim bir hakikate işaret ediyor. Bu hakikat, öncelikle “toplanmanın, yani cemaat olmanın insan ruhundaki tesiri”dir.

İnsanoğlu sosyal çevreden çok etkilenir. Çünkü beyni buna göre yaratılmıştır. İnsanın beyninde etrafındaki kişilerin halleriyle hallenmesini, duygu ve düşüncelerinden inikas almasını sağlayan nöronlar olduğu bilimin tespit ettiği bir gerçektir.

Bunu hayatın her sahasında yaşarız. Bir düğün evine gidince neşeleniriz, taziye evine gidince hüzünleniriz. Sık sık görüştüğümüz kişiler devamlı otomobillerin modellerinden, özelliklerinden bahsetse, bizim de gözümüz yavaş yavaş yolda gördüğümüz araçlara takılmaya başlar. Futboldan bahseden arkadaşlarımız sayesinde bütün futbolcuları, futbol terimlerini öğreniriz. İnsan, sosyalleştiği arkadaş çevresinden muhakkak etkilenir.

Bu sebeple, şu fani hayatımızı sermaye biliyorsak, bununla Allah’ın rızasını kazanmayı hedefliyorsak, buna inanmış ve bu gaye için rağbetli arkadaşlarla sık sık buluşmalıyız. Elbette onlarla her yerde buluşabiliriz ama imkân olduğu kadar cami ve dergâh gibi yerlerde buluşmanın tesiri başkadır. Çünkü bu mekânların bir manevi atmosferi vardır. Her şeyden önce camiler Allah’ın evi olsun niyetiyle yapılıp vakfedilmiş mekânlardır.

Allah-u Zülcelâl,  “Allah’ın mescitlerini sadece, Allah’a ve ahiret gününe inanan, namaz kılan, zekât veren ve ancak Allah’tan korkanlar imar eder.” (Tevbe; 17-18) buyurarak, bu hizmette halis niyetin önemine işaret ediyor. Arif Nihat Asya, Kubbeler adlı şiirinde, “Bunlar, bu kubbeler, bu minareler / Akçayla olacak işler değildi.” Diyerek, üç kıtaya çil çil kubbeler serpmenin bir gönül işi olduğunu vurgular.

Gerçekten de Osmanlı devrinde öyle fedakârca inşa edilmiş camiler vardır ki, yapılan fedakârlık o camiye isim olmuştur. Mesela pek de zengin olmayan bir kişinin, eline geçen akçeyi yiyip içmeyip, yedim sayarak biriktirmesiyle yapılan caminin adı “Sanki yedim camii”dir.

Binanın yapılmasındaki ihlâslı niyet, binanın adeta taşına toprağına siner; içinde işlenen amellere de tesir eder. Nasıl etmesin ki, orası “…Allah’ın evidir.” (Cin, 18)

Her mescid sanki Beytullah’ın o şehirdeki, o mahalledeki şubesidir. Kâbe’ye kadar gidemeyenler için bir müracaat makamıdır.

Nefislerin dünyayı parsellemesine karşı bir direniştir, camiler. Evlerin, dükkânların, kamu binalarının arasında Allah’ın evi olarak kalmış çok kıymetli buluşma adresleridir.

Allah-u Zülcelâl, “Her mescide gidişinizde, güzel elbiselerinizi giyinerek gidin.” (Araf; 31) buyuruyor. Çünkü mescide giden bir Müslüman Allah’ın evinde bir misafirdir. Misafirliğe güzel giyinilerek gidilmeli, orada herkese edeple davranılmalıdır.

Bir misafir, cömert bir kişinin konağına gelir, edebiyle ziyaret ederse güzelce ikram görür. Allah-u Zülcelâl ise cömertler cömerdidir. Evine gelip içtenlikle hacetini bildiren misafir kullarını elbette boş çevirmez.

Cuma namazlarında, Ramazan ayında teravih namazında camilerimizi dolduruyoruz, ama Ramazan geçince birden bire onları garip bırakmayalım. Camiler hem bizim hem çocuklarımızın manevi hayatı için önemli birer merkezdir, merkezle bağımızı zayıflatmayalım.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ