Gençliğin Hastalıklarından Kurtuluş Çareleri

Gençliğin Hastalıklarından Kurtuluş Çareleri
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

İffet ve Allah’tan
utanmak nasıl olur?

İffet ve haya, insanı, özellikle gençleri büyük felaketlerden korur. Çünkü gençlik, tıpkı sara hastalığının bir şubesidir. Gençlik, sara çeşitlerinden biri olduğuna göre tedavisi, terbiyesi en önemli vazifelerdendir.

 

Haya, olgun insanın hayatı ve ahlakıdır. Haya, Allah-u Teâlâ’dan utanmaktır ki; kalbi, aklı ve ruhu nurlandırır; vicdanı şuurlandırır. Bunun için gençlere düşecek ilk vazife, haya perdesini korumaktır.

 

İbn-i Mesûd radıyallahu anhtan gelen bir rivayete göre Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz şöyle buyurdu:

– Gerçek bir utançla Allah’tan utanın.

– Ya Nebiyyalllah, gerçekte biz hepimiz Allah’tan utanıyoruz Elhamdülillah, dedik. Bunun üzerine:

– O öyle değildir. Bilakis gerçek bir utançla Allah’tan utanmak; başı ve başın topladığı şeyleri korumandır; karnı-mideyi ve midenin bir araya getirdiği şeyleri korumandır; ölüm ve çürümeyi hatırlamandır. Kim ahireti dilerse, dünya hayatının (debdebeli) ziynetini bırakır, ahireti; dünyaya tercih eder. Kim bunu işlerse, hakikaten, gerçek utançla Allah’tan utanmıştır demektir, buyurdu. (1)

 

Özellikle gençlikte imkan bulmak ve bulmamak bakımından insan ikiye ayrılır:

 

a- Midesinin gıdaları bir araya getirmesi sebebiyle imkan bulan genç; gıybet, yalan, gösteriş gibi başının toplamış olduğu gözünün görmesi, kulağının işitmesi, dilinin söylemesi sebebiyle haya perdesini yırtar, ruhunu zedeler; türlü fuhuşa girmeye cüret eder.

 

b- Midenin çeşitli gıdaları bir araya getirebilmesi için imkan bulamayan; gözün görmesi, kulağın işitmesi vasıtasıyla, kendisinden faydalandığı şakî (günahkar) dostunu över; kendisinden bir menfaat temin edemediği salih, takva, olgun insanlara söver, en azından gözden düşürmeye çalışır.

 

Hâsılı, şakîleri över; en azından kendisinden fayda temin edemediği salihleri gözden düşürür; haya perdesini yırtar, ruhunu zedeler. Artık istek ve arzularına ulaşmasını engelleyen kimselerle, perdesi yırtılan haya; hayâ’sızlık, sarhoş ve sersemleşen ruh; nefsi, gazab kuvvetiyle çekişir; dünya hayatının tamamen yokluğuna kadar cüretkar olur ve türlü cinayetlere dalar.

 

İşte Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, hayânın ne olduğunu bilmeyip, “Hepimiz Allah’tan utanıyoruz” diyen ashaba: “Bilakis gerçek bir utançla Allah’tan utanmak; başı ve başın topladığı şeyleri korumandır, karnı-mideyi ve midenin bir araya getirdiği şeyleri korumandır…” buyurmakla gerçek hayâyı izah etti. Demek “başın topladığı” sözünden murad, kulak, göz ve dildir. ‘Karnın bir araya getirdiği’nden murad, yiyecek ve içeceklerdir. Maksad, yemek, içmek ve giyimde helal rızkı kazanmaktır. Hadîs-i şerîf, bütün azaları Allah-u Teâlâ’nın emir ve rızası olduğu yerlerde kullanmaya teşvik içindir.

 

Binaenaleyh her Müslüman, özellikle kalbi kararmamış gençler, ağzı, dili, gözü, kulağı haramdan sakındırmalıdırlar. Çünkü bunları salıveren kimse, gerçek olarak Allah-u Teâlâ’dan utanmamıştır.

 

Allah Teâlâ’dan utanmak, iman şubelerindendir. Yukarıdaki hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sanki şu mesajı verir: “Ey insan, başta zihnini bâtıl düşünmekten, kulağını nâmeşrû seslerden, gözlerini harama bakmaktan, ağzını onu yemekten, dilini yalan ve iftiradan, mideni haramı yemek ve içmekten koru. Allah’a karşı haya budur.”

 

Gençlik hem zehirdir
hem panzehir bilene…

Ve nitekim İkâl bin Şeybe radıyallahu anh diyor ki, “Babam, dedemden (duymuş ki), Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem(in): “İki çenenin arasındaki şeyi, iki bacak arasındaki şeyi koru.” diye buyurduğunu işitince: “Bu bana kâfîdir, bu bana kâfidir” demiştir.”

 

Farklı bir rivayet olarak, “Kim iki çenenin arasındaki şeyi, iki bacak arasındaki şeyi korursa, cennete girmiştir.” (2) buyurulmuştur. Öyle ise gencin, gençliğini zedeleyen ve sar’a şubesine iteleyen mikrobunu öldürmek gerekmektedir.

 

Gençlik, Allah Teâla’dan insan oğluna muvakkat, geçici ve emanet olarak verilmiş bir nimettir. Nimetinin kadrini bilmemek, nimetin elden çıkmasına  ve sonuçta felakete dönüşmesine vesiledir.

 

Gençlik insanın elinde bir yılandır. Onda hem zehir var hem panzehir. Biri yılanı tutar; yılan onu ısırır öldürür. Diğeri yılanı tutar; dişlerini çeker, terbiye eder, besler, sonra ondan panzehiri çıkarır, zehirlenmiş kimseleri tedavi eder. İşte üstün ve olgun insan budur.

 

Gençliğin misali, at misalidir. Biri ata biner koşturur, müsabakada mükafatını alır. Diğeri atına biner, at onu düşürür, çiğner ve hayatı elinden alır. (Allah gençlerimizi bundan korusun, amin.)

 

İffet, gayrin malına ve ırzına göz dikmemek, şahsî haysiyetini korumaktır. Haya, gizli ve aşikârede Allah Teâlâ’nın hoşlanmadığı kötülüklerden korunmaktır.

 

Gencin iki belası;
kızgınlık ve şehvet

Kötülüklerin kök itibariyle mikrobu, şehvet ve gazab olmak üzere ikidir. İnsan, gençliği devresinde bu iki putla çarpışmazsa ve onları kırmazsa, büyüdükten sonra neslini ve cemiyetini tedavi etmekten âciz kalır. Acizlik, iki mikrobu yaşartan bir mayadır.

 

Şehvet, her menfaati nefsine tahsis etmektir; doğrusu, Allah Teâlâ’nın yasak ettiği yerlerde nefsi güderek beklemek, istek ve arzularını yerine helal dairesi içerisinde yerine getirmektir.

 

Gazab, ikide bir feveran edip elle veya dille gayrin hakkına tecavüz etmektir; sövmek, dövmek gibi arzuları yerine getirmektir. Gazab kuvvetinin dizginlenmesi, harbin kızışması zamanında dahi şarttır. Çünkü cihad eden kimse, nefsinin istek ve arzusuna göre düşmanı öldüremez; Allah Teâlâ’nın ve Rasûlü’nün istek ve arzusuna göre çarpışır.

 

Öyle ise at gibi olan gazabî kuvveti, Allah Teâlâ’nın yasaklarına karşı kullanmak ve akıl gemisiyle dizginlemek meşru, bunun dışında hareket etmek yasaktır. Böylece beşerî ihtiyaç ve cinsî münasebetlerde, Allah’ın müsâade ettiği yerlerde, mesela evlilikle gücü ihtiyaç nisbetinde harcamak meşru, başka yerlerde yasaktır. Öyle ise bu iki kuvvetin tedavisi, gence farz bir vecibedir. Aksi takdirde sar’aya girmiş olur.

 

Bu itibarla Allah’ın Rasulü: “Erkeklere gençlik, sar’adan bir şubedir. Genç kadınlar da şeytanın av şebekeleridir.” (3)

 

Diğer bir hadiste: “Yiğit, sırtı yere gelmeyen kimse değildir.  Ancak yiğit,  öfkesini  dizginleyendir” (4)

buyurmuştur.

 

Ayet-i kerîmede de: “…Şübhesiz kulak, göz, kalb, bunların her birinden insan sorumludur.” (5) buyurulmuştur.

 

Olgunluk neyle mümkün?

Cinnet mikrobunu öldürebilmek için temel beş usul vardır:

 

a- Tembel olarak boş kalmamak. Yani dimağı, hayalî ve vehmî istek ve arzularla çalıştırmamak.

Bu, üç hastalığı meydana getirir: Acizlik, başarısızlık, ümidsizlik. Öyle ise insan hayal denizine girdiyse, hayalî ve vehmî dalgalar, düşünceler, aklı alır, alabildiğine götürür, gençlik enerjisinin kuvvetini tahrik eder. Bir bakarsın asabî damarlarda zaafiyet meydana geldi. Ve artık bedenin kaptanı olan akıl, iradeyi kullanamaz olur.

 

Gemisinin kurtarılmasına çalışırken korkuya yakalanır. Ve sar’a… Hapishane… Hastahane… Ve İlâhî azab… Ne doktor tedavi edebilir ne de hoca… Öyleyse vakti ya kitapla, ya bedenî hareketle, ya herhangi bir sanatı öğrenmekle harcamak, gencin ilk vazifesidir. Vakit, en üstün ve değerli nakittir; boşa harcamak en büyük israftır.

 

b- Nefsin, işitilen, görülen ve gerekse düşünülen istek ve arzularını sarf-ı nazar etmek (dikkati dağıtmak) için, yirmi dört saatte, yataktan kalkıp tekrar yatağa girinceye kadar zikir ve dualarla Allah Teâlâ’ya sığınmak.

 

Bu sığınış, (a) şıkkında belirtmiş olduğumuz hastalıkların mikrobunu bertaraf ettiği gibi şeytanı da bedenden uzaklaştırır.

 

Nitekim ayet-i kerîmede: “İnsanlara bir zarar isabet etti mi Rabb’lerine, yalnız O’na dönerek dua ederler…” (6) buyurulmuştur.

 

İnsanı, özellikle genci, şehvet ve öfkenin zararlarından koruyan, zikir ve dualardır. Zikir ve dualarda tembellik, sar’a hastalığının kapısıdır.

 

Kötü arkadaş, zehirli
yılandan da beterdir

c- Zinadan daha fazla zina edenden, kıtalden (öldürmek) daha fazla katilden, yalandan daha fazla yalancıdan kaçmak vazifesidir. Delilik şubesinin mikrobunu üreten, bunların telkinlerini dinlemek, huylarına bakmak ve fiillerini düşünmektir. Dolayısıyla “Kötü arkadaş, zehirli yılandan daha zehirlidir.” denilmiştir.

 

d- En iyi arkadaşları seçmek, aramak, bulmak, onlarla beraber olmak vazifesidir. Aksi takdirde olgunluğa muvaffakiyet dahi vehmî bir hayal olur. İyi arkadaş kim? İyi arkadaş, hataya girmekten beni koruyan, günahtan uzaklaştıran, iyilikleri öğreten ve yardımcı olandır. Evet, insan tek başına ne iyiliklere ne kötülüklere muvaffak olamaz.

 

e- Beşer şaşar, kayar, düşer, amma tevbe eder. Daima tevbe ile Allah Teâlâ’ya sığınmak, beşinci vazifemizdir. Kötülükleri düşünme, işitme. Görme. Yanaşma. Yapma. Hadi gaflete girdinse, yaptınsa dön. Dönüş en üstün ve kuvvetli tedbirdir. Evet, nefsin İstek ve arzuları kuştur. Hayalî olarak onu tutsan havaya uçar; seni de uçurur. Yapıştığın takdirde elin yorulur; havada bırakırsın; düşersin. Uçma, düşme!

 

Zira her bir insan dört şeyden sorumludur:

1- Sıhhat ve boş vakitle nehir gibi akıp geçen ömür,

2- Baraj gibi enerjiyle dolup boşalan gençlik,

3- Bedenin kir ve yağı gibi birikip dağılan ve zeval bulan mal,

4- Altın yazıyla yazılıp silinen bir kitap gibi ilim ve sanat nimeti.

 

Bu dört nimetin kadrini bilmeye ve sorumluluğunu hissetmeye, Peygamber sallallahu aleyhi vesellem işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde ve Allah Teâlâ’nın huzurunda ademoğlu beş şeyden sorulmadıkça ayakları yerinden ayrılmaz:

  1. a) Ömrünü ne ile geçirip yok ettiğinden,
  2. b) Gençliğini ne ile çürüttüğünden,
  3. c) Malını nerede kazanıp,
  4. d) Ne gibi yerlerde harcadığından,
  5. e) Bildiği ile ne gibi amel ettiğinden.” (7)

 

Her Mü’min, ömrünü helal kazanç ve ibadet gibi hayırlarda mı, yoksa şerlerde mi sarf edip yok eder; on beş yaş ile kırk beş yaş arasında şehvet ve gazab kuvvetinin enerjisini helalde mi haramda mı yok eder; kazandığı malını helalden mi haramdan mı kazanıyor; kazandıktan sonra da ne gibi yerlerde sarf ediyor, bilmelidir. Ayrıca bildiği ile ne amel edip etmediğini de düşünmelidir.

 

İşte bu düşünce, mesuliyet hissi ile ifade edilir. Öyle ise, itikad, ibadet, halkla muamele ve ahlakı, her Mü’min gücü nisbetinde öğrenmelidir.

 

Şeyh Ahmed Gümüşhanevî, ‘Levâmiu’I Ukûl’ adlı eserinde, bu hadîsin şerhinde şöyle demektedir: “Her Mü’min Allah Teâlâ’nın kitabını, Peygamber’in hadislerini gücü nisbetinde okuyup öğrenmelidir. Allah Teâlâ’nın Zat ve sıfatlarına alâkadar bilgileri bilmelidir. Çünkü bunu bilmek ilk vaciplerdendir. Ve ilmin en şereflisi bunlardır. Akıllıların, Allah Teâlâ’nın huzuruna varmadan evvel kendilerini O’nun huzurunda bulundurup hesaba çekmeleri gerekir. Çünkü bu nimetin zevalinden sonra tedbir imkanı olamaz. Bu sorumluluktan kurtuluşun yolu, her bir-iki saatte Mü’minin kendini kontrol etmesidir. Geçen zaman hayırla geçmişse hamdeder; şerle geçmişse tevbe ve istiğfar etmelidir. Kurtuluş burada. İşte muhasebe, işte mesuliyet hissini bildiren şu hadîs-i şeriftir:

“Cennetlikler, içinde Allah’ı zikretmedikleri halde üzerlerinden geçen dünya saatinden başka hiçbir şeyin hasretini çekmezler.”

(İsmail Çetin; Olgunluk Günahtan Kaçınmaktır, Dilara Yayınları.)

 

Dipnotlar

1) Tirmizi, 2458.

2) Sünen-i Tirmizi, 2408.

3) ed-Durr-ul-Mensür c.2 s.692.

4) El-Muvatta’ c. s.906, 1624

5) El-İsrâ’; 36.

6) Er-Rûm; 33.

7) Tirmizi, 2416.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ