Gündem

 

TERÖR DEVLETİ İSRAİL’İN MESCİDİ AKSA BASKINI

İsrail güvenlik güçlerinin 05.11.2014 tarihinde, sabah saatlerinde bir grup Yahudi’yi Aksa’nın ağlama duvarına bakan Megaribe kapısından içeriye almasına tepki gösteren Filistinliler ile İsrail askerleri arasında çatışma çıktı.

Gaz bombası ve plastik mermiler ile Mescid-i Aksa’ya girmek isteyenlere müdahale eden askerler, Aksa içindeki Kıble Camii’ne sığınan Müslümanları tartakladı. Caminin mihrabı ve birçok noktası tahrip edildi, mukaddesatımıza, kitabımıza hakaret edildi.

İsrail’in alçakça gerçekleştirdiği Mescid-i Aksa baskını İslam ülkelerinde ve Türkiye’nin tüm şehirlerinde protesto edildi.

İsrail askerlerinin Mescid-i Aksa’ya yaptığı baskına tepki göstereren Müslüman kardeşlerimiz, “Mescid-i Aksa, onurumuzdur, koruyacağız, gerekirse bu uğurda canımızı veririz” dediler.

İHH Başkanı Bülent Yıldırım ise yaptığı konuşmada, İsrail’in Kur’an-ı Kerim’i yere attığını ve Mescid-i Aksa’ya girdiğini, içinde bombalar patlattığını söyledi. Hz. Muhammed’in üç kutsal mescitten biri dediği Mescid-i Aksa’ya saldırıldığını dile getiren Yıldırım, “Suçlu İsrail’dir” dedi. Yıldırım konuşmasını şöyle sürdürdü: “İsrail şunu çok iyi bilsin; Mescid-i Aksa’ya girmeye devam ederseniz, bu milletin hepsi oraya savaşmaya gider. Bir zamanlar Arap-İsrail savaşında, İsrail kazanınca bu halkın bir kısmı İsrail yanında yer alarak alkış tuttu, şimdi anketlerde yüzde 86 oranında İsrail’e nefret çıkıyor Türkiye’den.”

Yıldırım, “Mescid-i Aksa için canımızı ve malımızı vermeye hazırız. Büyük eylemler ve mitingler yapacağız. İsrail şunu bilsin geçen sefer konsolosluğun önünde halk konsolosluğu darmadağın edecekken ‘aman ha’ dedik ama şimdi hiç kimse bu halkı engelleyemez. Mescid-i Aksa’yı yıkarsanız sizinkiler de başınıza geçer” dedi.

 

Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın İslam’daki yeri

46 yıldır süren bu işgale “hayır” demenin şimdi tam zamanıdır. Artık bütün bir İslam dünyasının sesini yükseltmesinin ve tüm cihana bu işgale son verilmesi ve Kudüs’ün özgürlüğüne kavuşturulması mesajını vermesinin tam zamanıdır.

Tevhit inancının önderleri olan peygamberlerin Allah’ın dinini en yoğun olarak insanlara tebliğ ettikleri kutsal bir mekân olan Kudüs, tarih boyunca birçok devlet ve milletin ilgi odağı hâline gelmiştir.

Kudüs, imar edildiği günden bu yana Şam diyarının merkezi ve başkenti olagelmiştir. Hz. İbrahim ve Hz. Lut’un Filistin bölgesine gelip yerleşmelerinden itibaren bu bölgenin tümü mübarek kabul edilmiştir. “Biz onu (İbrahim’i) ve (yeğeni) Lut’u âlemler için mübarek kıldığımız arza (yere ulaştırıp) kurtardık.” (Enbiya; 71). Bereketli kılınan bu bölgenin mübarek olarak kabul edilmesinin nedeni, Cenab-ı Allah’ın hikmetiyle buradan pek çok peygamberin gelip geçmesi ve burada vefat edip defnedilmesi veya meyve ve sebzelerle etrafının bereketlendirilmiş olmasından ileri gelmektedir.

Hz. Peygamber; “Ziyaretler ancak üç mekâna yapılır. Mekke’deki Mescidu’l-Haram’a, Medine’deki benim bu mescidime ve Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya.” buyurmuştur. Resulullah’ın bu hadisi ile bu üç belde İslam’da kutsal ilan edilmiş ve bunların dışında kutsiyeti olan başka bir dördüncü şehirden söz edilmemiştir. Ancak Şam ve İstanbul da hadislerde zikredildiklerinden bir bakıma kutsiyetlerine işaret edilmiş beldelerdir.

İslam’ın Mekke’de ilk tebliğ edildiği günlerde bu dinin en önemli ibadetlerinden biri olan namazın Mescid-i Aksa’ya yönelerek kılınması İslam’ın ilk kıblesinin bulunduğu Kudüs şehrinin önemini açıkça gösterir. Müslümanlar bu ilk kıblenin kutsiyetini idrak ederek tarih boyunca buraya sahip çıkılması gerektiğinin bilinciyle hareket etmiş ve bu mukaddes beldeyi her zaman koruyarak tevhit inancının bayrağı altında bulunması gerektiğine inanmışlardır. Kudüs ebediyen İslam’ın ilk kıblesi olma özelliğini koruyacak ve Müslümanlar buraya sahip çıkmak zorunda olduklarını hep idrak edecek ve bu beldenin Haçlı veya Yahudiler tarafından işgal edilmesi hâlinde tarihte olduğu gibi mutlaka kurtarılması gereğine inanarak çalışacaklardır.

Kudüs Yahudilerin değil, Hz. Âdem’den bu yana gelen tevhidin temsilcisi peygamberlerin mirasıdır. Bu miras nesilden nesile Allah’a itaat eden salih kullara devredilmiş ve onlar buna sahip çıkmıştır.

Cenab-ı Allah, bu kutsal toprakların daima salih kimselerin yönetiminde kalmasını irade buyurmuş, fasık ve zorbaların hâkimiyetine geçen bu toprakların tekrar peygamberlerin veya peygamber mirasçılarının eline geçmesini istemiştir. Bunun için de sık sık bu bölgeye peygamberler gönderip onları uyarmıştır. Hz. Musa’dan sonra gelen ve İsrailoğullarına mensup birçok peygamberin (Davud ve ardından Süleyman’ın) bu topraklarda Allah’ın şeriatıyla güçlü bir devlet olarak hükmetmelerinin sebebi budur. Davud öncesinde de Allah, İsrailoğullarını tekrar küfre karşı cihat etme hususunda imtihan etmiş ve onlara Talut’u hükümdar olarak belirlemişti. Fakat onlar yine itaat etmeyip, isyan ederek bu mukaddes topraklar uğruna savaşmaktan kaçınmışlardı. İşte bütün bu olaylar çerçevesinde, (Davud ve Süleyman’dan sonra) bu kutsal mekân ve toprakların mutlaka mümin ve muvahhidlerin yönetiminde olması gerektiğini anlıyoruz. Kâfir ve müşriklerin bu topraklar üzerinde velayet hakları olmamalıdır. Özellikle daha sonra Zekeriya ve Yahya’yı öldüren kitlenin bu topraklar üzerinde velayet hakkına sahip olamayacakları açıktır.

Yahudiler bu topraklara Hz. Musa zamanında sahip çıkmayıp, “Git, sen ve Rabbin savaşın…” demişler ve bu kutsal mekânları korumaya yanaşmamışlardır. Bu tutumlarının sonucunda da kutsal topraklar ellerinden alınmıştır. Hatta onlar bu yerleri koruma fırsatı ellerine birkaç kez geçmesine rağmen aynı isyan ve korkaklığı gösterdikleri için artık bu mescit ve çevresi hakkında hiçbir sahiplik iddiasında bulunamayacaklardır. Bu durumu Cenab-ı Allah onlara çeşitli vesilelerle defalarca bildirmiştir. Buna rağmen çağımızda dünyayı fesada boğarak Filistin’i işgal edip bunca insanın kanına girmeleri, boşuna günah çıkartma gayret ve ikiyüzlülüklerinden başka bir şey değildir.

Bu nedenle Cenab-ı Allah, salih bir kulu ve habibi olan son peygamber Hz. Muhammed (sav)’e bu kutsal mekânı teslim etmek ve bu yerlerin kıyamete kadar onun ve ümmetinin elinde kalmasını temin etmek için onu İsra ve Miraç vasıtasıyla alıp oraya götürmüştür. İsra olayında bir devir teslim merasimi vardır. Cenab-ı Allah, İsra ve Miraç gecesinde bu mekânı bütün peygamberlerin ruhlarının şahitliğiyle Resulullah (sav)’a teslim etmiş, o da bu mübarek şehri ümmetine bir miras olarak devretmiştir. Burada Cenab-ı Allah’ın bu devir ve teslimden sonra bu mukaddes şehir ve mescidi, peygamberlerini katleden ve yeryüzünü fesada boğan bir milletin elinden alarak Resulullah’a teslim ettiği gayet açıktır.

İşte bundan dolayı biz Müslümanlar inancımız gereği Hz. Peygamber’in İsra ve Miraç mekânı olan bu yere büyük bir kutsiyet izafe edip buranın ebedi kutsiyetine inanırız. İslam fetihlerinin ve İslam’ı bütün insanlığa tebliğ maksadıyla Hicaz bölgesinden çıkarak dünyaya açılmanın ilk günlerinde, ulaşılması ve fethedilmesi gereken bir mekân olarak görülen Filistin ve özellikle Beytu’l-Makdis (Kudüs), fetih hareketlerinin başlangıcında İslam toprağı hâline getirilen ilk yerlerdendir. Bu mirasa sahip çıkmak maksadıyla Kudüs, 638 yılında Hz. Ömer tarafından Bizanslıların elinden alınarak İslam devletinin topraklarına dâhil edilmiştir.

Hz. Ömer zamanında her gün genişleyen İslam fetihleri, Ecnâdeyn Zaferi’yle Bizans kapılarını iyice araladı. Hristiyanların kutsal merkezi olan Kudüs’ün de içinde bulunduğu Filistin bölgesi, Suriye orduları başkumandanı Ebu Ubeyde İbnu’l-Cerrah’ın yönetiminde fethedildi. Şehri bizzat halifeye teslim etmek isteyen Kudüslülerin talebi üzerine Hz. Ömer İbnü’l-Hattab, İslam ümmetinin halifesi olarak başkent Medine’den çıkıp Filistin’e geldi. Son derece mütevazı elbiseler içinde Kudüs’e giren Hz. Ömer, şehre İslam’ın verdiği izzet ve şerefle girdiklerini, üzerindeki yamalı elbiselerin hiçbir değeri olmadığını hâl ve davranışlarıyla anlatıyordu. Büyük halife Hz. Ömer, şehrin anahtarını Patrik Sophronios’tan bizzat teslim aldıktan sonra, burada yaşayan ve Müslüman olmayan kimselere tam bir din hürriyeti ve güven içinde yaşayacaklarına dair yazılı bir eman verdi. Bu tarihten sonra Kudüs, Haçlı işgaline kadar sürekli İslam devletlerinin hâkimiyetinde kaldı.

Hz. Peygamberin 23 yıllık peygamberlik süresinde 14 yıl boyunca namazlarını Mescid-i Aksa’ya yönelerek kıldığı bu mukaddes mekânın -etrafı mübarek kılınmış mescit ve kutsal şehir Kudüs’ün- işgal altında olması bütün ümmet için bir zuldür. Şehir, tarihte zaman zaman Haçlı veya Yahudiler tarafından işgal edilmişse de bu işgaller kısa süreli olmuş ve Müslümanlar bu beldeyi kurtarmanın yolunu bulmuştur. Haçlılar büyük ordular hâlinde Filistin’e saldırıp bir asra yakın bir müddet buraya yerleşmişler ancak onların orada ebediyen kalacaklarına hiçbir Müslüman inanmamıştır. 638 yılından 1099 yılına kadar İslam beldesi olarak kalan bu mübarek şehir, 461 yıl süreyle el-Makdis gibi çok sayıda büyük ilim ve fikir adamı yetiştirmiş, büyük bir kültür merkezi hâline gelmiştir. 1099 yılına gelindiğinde Haçlı ordularınca işgal edilmiş ve 88 yıl gibi tarihte hiç önemi olmayacak kadar kısa bir süre işgal altında kalmıştır.

Selahaddin el-Eyyubi 1187 yılında Kudüs’ü kuşattığında Beytü’l-Makdis’e beslediği sevgi sebebiyle bu mübarek beldeyi savaş felaketinden korumak istemiş, bunun için de birkaç kez çok elverişli şartlarla Haçlıları teslim olmaya davet etmiş ancak netice alamamıştır. O, bu kutsal şehrin surlarını yıkmak, binalarını yok etmek ve en ufak bir taarruzla şehre zulüm yapmaktan çekiniyordu. Bu nedenle o da Hz. Ömer gibi barış yoluyla şehri teslim almaya çalıştı. Bunun için şehre elçiler gönderip, “Kudüs’ün Allah’ın kutsal saydığı beldelerden biri olduğuna büyük bir inancım vardır. Sizin de kutsallığına inandığınız bu beldeye muhasara ve savaşın gerektirdiği yollarla hücum etmek ve girmek istemiyorum.” dedi.

Kutsal mekânlar, salih kulların sahipliğinde kutsallıklarına paralel olarak korunurlar. Temennimiz, İslam dünyasındaki uyanış ve direniş hareketlerinin güç kazanması, bu kutsal mekânların tekrar Allah’ın kendilerinden razı olduğu salih kulların eline geçmesidir. Bunun ilk işaretlerinin görülmeye başlanmış olması bu ümidimizi arttırmaktadır. Her geçen gün güçlenen Müslümanlar, bir gün mutlaka işgal altındaki bu toprakları kurtaracak ve yeniden salih kimseler ve müminler yeryüzüne mirasçı olacaklardır. Korkak ve üzerlerine zillet vurulmuş Yahudilerin Filistin’i boydan boya bölen utanç duvarını yapmalarının sebebi, bu toprakların öte tarafında saklanmak içindir. Batı yakasında barınamayacaklarını anladıkları için bu duvarı inşa ettiler.

46 yıldır süren bu işgale “Hayır!” demenin şimdi tam zamanıdır. Artık bütün bir İslam dünyasının sesini yükseltmesinin ve tüm cihana bu işgale son verilmesi ve Kudüs’ün özgürlüğüne kavuşturulması mesajını vermesinin tam zamanıdır. Kudüs için yapabileceğimiz çok şey var! 46 yıllık bu işgal sona ermeden İslam dünyasının başını dik tutması mümkün değildir!

Prof. Dr. Ahmet Ağırakça / İHH AKADEMİ

***************************************************

Gündeme Dair Diğer Başlıklar

Diyanet’in aylık dergisinde, sosyal paylaşım sitelerine yüklenen fotoğraflar için, “’Kişinin mahremiyetini sanal ortamda ifşa etmesi, bunu başkalarıyla paylaşması dinen uygun değil. Bu tehlikeye karşı dikkat edilmeli. Haramlardan uzak kalmak için Allah’a dua ve ibadet edilmeli, daha faydalı işlerle meşgul olunmalı ve arkadaş çevresi buna göre oluşturulmalıdır” bilgisine yer verildi.

Kadını ve erkeğiyle internet kullanmanın bir hak olduğunu açıklayan diyanet, “Ancak bu konuda hayat ölçülerimizi muhafaza etmek durumundayız. Müslüman’ın hayatında helal dairede hareket etmek, iffetini korumak, çirkin söz ve eylemlerden uzaklaşmak, kul haklarına, tesettüre, edebe riayet etmek; kısacası İslam ahlak ve adabı ile yaşamak önem arz eder” ifadeleriyle konu açıklandı.

Diyanet işlerinin açıklamaları hususunda görüşüne başvurulan Psikolog Nevzat Tarhan: Sanal denilen şeyin gerçekten farkı yok. Sanal ortamda yaşanan şeyler gerçektir. Diyanet’in bu açıklamasını doğru buluyorum. Sanal denilen şeyler zararsız gibi algılanıyor. Hâlbuki sanal ortamda olan olaylar, gerçek gibi yaşanıyor. Özelini kendine saklamayı bilmeyen kişinin sanal ortamda özgürlüğü olmamalı.” açıklamalarında bulundu.

SİNAGOGA SALDIRI: 4 İSRAİLLİ ÖLDÜRÜLDÜ

İsrail Emniyet Sözcüsü Micky Rosenfeld yaptığı açıklamada, “Kudüs’teki Sinagog saldırısında 4 İsrailli öldü,7 kişi yaralandı. Kudüs’ün Har Nof mahallesinde yer alan Sinagog’a ellerinde bıçak ve baltalarla gelen 2 kişi, olay yerine intikal eden polisler tarafından vurularak öldürüldü” ifadesini kullandı.

Öte yandan Hamas Sözcüsü Sami Ebu Zuhri tarafından yapılan yazılı açıklamada, “Kudüs’te düzenlenen saldırı, başta Gazze ablukası olmak üzere İsrail’in sürekli olarak işlediği suçlara doğal bir tepkidir.” “Kudüs’teki bu eylemler, bizim organize ettiğimiz bir şey değil, bu tamamen İsrail’in ihlallerine karşı bir halk tepkisidir. Hamas Hareketi bir İntifada’nın başlaması için defalarca çağrılar yaptı. Bu kahramanca eylemlerin bir intifada başlangıcı olduğunu düşünüyoruz. Tüm işaretler bunu gösteriyor.” Denildi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İsrail’in sinagog saldırısına ‘sert yanıt’ vereceğini belirtti ve saldırıdan Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ı sorumlu tuttu. Mescidi Aksa’ya ibadet etmek için Filistinli Müslümanları öldürmekten çekinmeyen İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Kudüs’te sinagoga düzenlenen saldırıya ilişkin, “İbadet etmeye gelen Yahudi vatandaşlarımızın acımasızca öldürülmesine sert şekilde cevap vereceğiz” dedi.

O PROFESÖRE CEZA GELİYOR

Fakülte kapısında bekleyerek başörtülü öğrencileri derse almayan ‘Profesör’ 2 yıl 1 aylık hapis cezasını çekmek üzere 20 Kasım’da cezaevine girecek.
Ege Üniversitesi (EÜ) Fen Fakültesi Astronomi Bölümü’nde başörtülü öğrencilerin ‘’okula girmesini engellediği’’ ve onların fotoğraflarını çektiği için verilen 2 yıl 1 ay hapis cezası kesinleşen Prof. Dr. E. Rennan Pekünlü, 20 Kasım’da cezaevine girecek. Pekünlü, mahkemeye başvurarak infazın durdurulması ve yeniden yargılanma talep etti.
Öğretim üyesi olduğu dönemde, matematik bölümü öğrencilerinden F.N.G’nin, başörtülü olması nedeniyle okula girmesini engelleyerek ‘eğitim öğrenim hakkını ihlal ettiği’ gerekçesiyle Pekünlü 2 yıl 1 ay hapse çarptırılmıştı. Yargıtay cezayı onadı. Pekünlü, avukatı aracılığıyla, hapis cezası aldığı İzmir 4. Asliye Ceza Mahkemesi’ne başvurdu. (Timeturk)

 

YERMUK MÜLTECİ KAMPI’NDA 18 BİN FİLİSTİNLİ MAHSUR

İnsanların açlıktan öldüğü Yermuk Mülteci Kampı, Baas güçlerinin saldırıları sonucu harabeye dönüşmüş durumda. Suriye’de olayların başlamasıyla büyük baskı, saldırı ve kuşatmaya maruz kalan Filistinli mültecilerin kaldığı Şam’a yakın Yermuk Mülteci Kampı’nda 18 bin Filistinlinin kuşatma altında zor günler yaşadıkları belirtildi.
Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım ve Çalışma Örgütü (UNRWA) Genel Komiseri Pierre Krähenbühl, Yermuk Kampı’nda kuşatma altında yaşam mücadelesi veren Filistinli mültecilerin çok zor bir durumda olduklarını, soğuk ve korku nedeniyle sıkıntılarının katlandığını, UNRWA’nın yaptığı yardımların ise geçen yazdan itibaren azaldığını söyledi.
Suriye olaylarında tarafsız kalmayı tercih etmelerine rağmen ülkede yaşayan Filistinliler, rejim güçlerinin hedefi olmaktan kurtulamadı. Kaçırılıp işkenceyle öldürülenlerle, saldırılar neticesinde hayatını kaybedenlerin yanında kuşatma nedeniyle ilaç ve gıdanın aylarca girmediği kamplarda onlarca kişi de açlıktan ve hastalıktan hayatını kaybetti.

 

TAŞ ATAN ÇOCUKLARIN AİLELERİNE CEZA KESİLDİ

Taş atan çocuklarla ilgili düzenlemede ilk cezalar Diyarbakır’da kesilmeye başlandı. Diyarbakır’da Valilik ve İl Emniyet Müdürlüğü çocukların tehlikeli ortamlardan uzak tutulması, istismar edilmemesi ve kamu düzenin sağlanması amacıyla aldığı önleyici kararla, olaylara karışan çocukların ailelerine 189 TL para cezası kesmeye başladı.

Alınan tedbirler arasında, 18 yaşından küçüklere, benzin, lastik satan ve temin edenlere cezai işlem yapılması da yer alıyor.

 

HALEP DÜŞERSE BÜYÜK TRAJEDİ YAŞANABİLİR
Rejim güçlerinin Halep’i kuşatma girişimi, muhaliflerin kontrolündeki bölgelere insani yardım sevkiyatını tehdit ediyor.

Esed’e bağlı birlikler Halep’in kuzeyindeki Handarat ve çevresine saldırılarını yoğunlaştırdı. Yönetim karşıtlarının tek çıkış noktası olan bölge, Suriye’nin güneyine yapılacak yardım açısından büyük önem taşıyor. Rejimin Halep’i kuşatma girişimi ise insani yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasını zorlaştırıyor. Bu durum, uzun süredir Suriye’nin iç bölgelerine yardım elini uzatan Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarını endişelendiriyor.

Konuyla ilgili bir açıklama yapan İHH İnsani Yardım Vakfı Genel Başkan Yardımcısı Osman Atalay, Suriye’deki iç karışıklığın artık insanlık dramından çıktığını ve trajediye dönüştüğünü söyledi.
Trajedinin etkilerini azaltabilmek için Suriye’nin birçok noktasına gıda ve çeşitli ihtiyaç malzemeleri ulaştırdıklarını ifade eden Atalay, Halep’in kuzeyindeki Handarat bölgesinin bir bölümünün rejim güçlerinin eline geçmesi nedeniyle yardım konvoylarının tehdit ettiğini dile getirdi. Atalay, Halep’in kuşatılması halinde Türkiye’ye göç dalgasının başlayabileceğine dikkati çekti.
Kimsenin yurdundan edilmesini istemediklerini anlatan Atalay, “Ama yaklaşık 50 bin Yezidi ile 200 bin Kobanili zor durumdayken dünyayı ayağa kaldıranlar 1,5 milyon Halepli zordayken nerede diye sormak lazım. Eğer o söylemleri telaffuz edenler samimiyse ve tek dertleri mazlumun yanında olmaksa Halep düşerse 1,5 milyon kişi açlık ve ölüm tehdidinde kalacağını da bilmeli” dedi.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ