Hâcegân Yolunda Şeriat Ve İstikâmet

Hâcegân Yolunda Şeriat Ve İstikâmet
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Merkezinde Kur’an ve Sünnet var

Hacegan ve Nakşibendiyye yolunda dini kurallara sıkı bir şekilde riayet etmek, ilme ve âlimlere saygı göstermek eskiden beri bir gelenek halinde devam etmektedir. Hacegan tarikatının kurucusu Abdülhalik Gucdüvani hazretleri müridine tavsiyelerde bulunurken: “Fıkıh ve hadis ilmini öğren, cahil sûfilerden uzak dur, sermayen fıkıh kitapları olsun” demiştir.

Ali Ramiteni’nin meclisinde âlimlerden birisi onu övercesine: “Siz özsünüz, biz ise kabuk” deyince, Ramiteni: “Öz, kabuğun himaye ve koruması altındadır” diye cevap vermişti. Onun bu sözünü açıklayan Muhammed Erzengi ceviz kabuğunun şeriata, içinin de tarikata benzediğini, kabuk olmazsa ceviz içinin çürüyüp zayi olacağını ifade etmiş, ayrıca öz kabuğa muhtaç olduğu gibi tarikat ehli insanların da şeriat ehli âlimlere muhtaç olduğunu vurgulamıştır.

Dost ve müridlerine dini emirlere ve ilme sarılmayı tavsiye eden Emir Külâl’in şöyle dediği rivayet edilir: “Size birisi mezheple ilgili bir soru sorar ve siz bilemezseniz, bundan daha kötü bir şey olamaz ve bu durum, gaflette olduğunuzun alametidir… Âlimlere yaklaşın, çünkü onlar ümmetin ışığıdırlar.”

Bahaeddin Nakşibend hazretleri özellikle hadis ilmi tahsil etmiş olup ilme ve âlimlere çok önem verirdi. Bu özelliğinden dolayı Buhara medreselerindeki birçok hoca ve talebe kendisine mürid olup sohbetine devam etmeye başlayınca bazı âlimler medreselerin boşalacağından kaygı duymuşlardı. Bunun üzerine Bahaeddin Nakşibend âlimlere: “Tarikatımızı size anlatalım, eğer şeriata ve sünnete uygun ise devam edelim, eğer uygun değilse vaz geçelim” demişti.

Hoca Bahaeddin Nakşibend hazretleri, tarikatını sağlam kulp ve Hz. Peygamber ile ashabının sözlerine uymak diye tarif ederdi. Haram ve helal konusunda çok titiz olduğu için durumu şüpheli olan yemekleri yemez, müridlerine de yedirmezdi. Şöyle diyordu: “Biz Allah’ın lütfu ile (manen) her ne elde ettiysek, Kur’an ayetleri ve Hz. Peygamber’in hadisleriyle amel etmek suretiyle elde etmişizdir. Bu amelden bir netice alabilmek için takva ve şer‘i kurallara riayet etmek, azimete sarılmak, Ehl-i Sünnet ve Cemaat prensipleriyle amel etmek ve bid‘atlardan kaçınmak gerekir”.

Helal-haram hassasiyetleri

Ubeydullah Ahrar kuddise sirruhu fakirlerin hakkı olduğunu düşünerek vakıf malı yemekten kaçınırdı. Helal gıdanın, tasavvuf yolunda ilerlemek için çok önemli olduğunu söylerdi. Hz. Peygamber’e tabi olmanın ve âlimlere hürmet etmenin gerekli olduğunu ifade eder, ancak ilmi dünyevi geçim vesilesi ve makam elde etmenin aracı olarak gören âlimlerden uzak durmak gerektiğini söylerdi.

Hâcegân yolunun büyüklerinden Muhammed Baki Billah hazretleri de tasavvuf yolunda ilerlemek için helal gıdanın önemli olduğunu vurgular ve şöyle derdi: “Yemeğin az olmasıyla yetinilmemeli, onu pişiren odun, su ve kaplarda da helale önem verilmeli, ayrıca yemeği pişiren kişi gafil olmamalı ve huzur-i ilahide bulunduğunun bilincinde olmalıdır. Bu konulara dikkat edilmeden hazırlanan yemekten bir duman çıkar ki feyz kanallarını kapatır.”

Bidatlere karşı keskin birer kılıç gibidirler…

Hâcegân yolu büyükleri olan Nakşîbendiler’in önem verdikleri konulardan biri de bid‘at ve hurafelerden uzaklaşmak idi. Ulemadan Şihabeddin Sayrami Semerkand’a geldiğinde vaaz etmek için kürsüye (minbere) çıkarken merdiven basamağını öpünce Nakşbendiler’den Muhammed Attar Semerkandi kuddise sirruhu camiyi terketmiş, bunu farkeden Sayrami onun yanına gidip ayrılmasının sebebini sorunca ondan: “Kürsüye çıkarken eşiği öpmek bid‘attır. Bizim tüm çabamız halk arasında bid‘atların kalmaması ve temizlenmesidir. Sizin gibi bir âlimden böyle bir hareket vaki olursa bizim o mecliste bulunmamızda bir yarar yoktur” cevabını almıştı. Nakşîbendiler’in bid‘at ve hurafelere karşı hassas olduğunu bilen İbn Hacer Heytemi (ö. 974/1567) bu tarikatı “Cahil sûfilerin bulanıklıklarından uzak olan tarikat-ı aliyye” şeklinde vasfetmiştir.

Nakşîbendi yolunun büyüklerinden İmam-ı Rabbani hazretleri de sûfilere hitaben şöyle demektedir: “İnsanlar kıyamet günü ancak şeriattan sorumlu tutulacaklardır, tasavvuftan değil.” “Tarikat ve hakikat, şeriatın hizmetindedir.” “Önce Ehl-i Sünnet inançları üzere itikadı düzeltmek, sonra helal haram gibi fıkhi konuları öğrenip amel etmek lazımdır, ondan sonra üçüncü sırada tasavvuf gelir.” “Hayali keşiflere, misali suretlerin zuhuruna aldanarak Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in sağlam itikadlarından ayrılmaktan sakınınız.” “Bir meselede âlimler ile sûfiler ihtilaf halinde olduğu zaman, iyice düşünülünce anlaşılacaktır ki, doğru ve haklı olan âlimlerdir”.

İmam-ı Rabbani’ye göre, mürşid, yeni intisap eden müridine Kur’an ve hadislere kıl ucu kadar bile muhalif görünen keşf ve rüyalara önem vermemesini söylemeli, Ehl-i Sünnet inançlarına göre itikadını düzeltmesini nasihat etmeli, kendisi için zaruri olan fıkhi hükümleri öğrenmesini tavsiye etmelidir. İmam-ı Rabbani bu tavsiyeye kendisi de uyar, müridlerine dini ilimlere ait muhtelif kitaplar okuturdu. Okuttuğu kitaplardan bazıları şunlardır: Beyzavi (tefsir), Buhari (hadis), Mişkat (hadis), Hidaye (fıkıh), Şerhu’l-Mevakıf(kelam), Haşiye-i Adudi (kelam), Avarifu’l-ma‘arif (tasavvuf).

Yine o şöyle derdi: “Tarikat, şeriatın hakikatine ulaşmaktır, yoksa şeriat ve hakikatten ayrı bir şey değildir”. “Şeriatın zahirine ve Ehl-i Sünnet âlimlerinin icmaına aykırı olan keşif, kabule layık değildir”.

Nakşibendi meşayihinden Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri, Bağdat’taki halifelerine (vazifelilerine) gönderdiği bir mektubunda şöyle demiştir: “Size tavsiyem şudur: Hz. Peygamber’in sünnetine sıkıca sarılın, cahiliye adetlerinden ve çirkin bid’atlardan yüz çevirin, sûfilerin şathiyelerine (anlaşılması zor sözlerine) aldanmayın, devlet adamlarından bir menfaat beklentisi ile dünyacı denen avam halkla beraber olmaktan uzak durun… Dünyevi isteklerinin peşinden giden tüccarları, ilmi mal, makam ve mevki elde etme vasıtası olarak gören hocalar ile talebeleri, işsiz olup tarikattan menfaatlenmek isteyen tembel insanları bu maneviyat yoluna kabul etmeyin, tarikata almayın… Bilin ki, sizin içinizde en sevdiğim kişi, tabisi (müridi) ve ehl-i dünya ile alakası en az, yükü en hafif, hadis ve fıkıh ile en çok meşgul olanınızdır”.

Büyüklerin istikâmet anlayışına bir örnek

Mahmud Sami Ramazanoğlu hazretleri 1953 senesinde İstanbul’a geldiklerinde Tahtakale semtinde bir dostu, kendi müessesesinde muhasebe defteri tutmasını rica edince Sami Efendi önce bu iş yerinin defterlerini inceleyip alış verişin faizsiz ve helal yoldan yapılıp yapılmadığını araştırmış, gereken ikazları yaptıktan sonra bu vazifeyi kabul etmiştir. Şöyle dediği nakledilir: “İstikamet, farz-ı daimdir. Diğer ibadetlerin belirli zamanları olur. Fakat insan istikametten (doğru yoldan) bir an ayrıldı mı, hem dinini, hem ihlas üzere işlediği amellerini, hem iz’anını, hem de irfanını kaybeder. Allahu Te’âla muhafaza eylesin”.

Sami Efendi hazretleri bir defasında nişan merasimine davet edilmişti. Damadın yüzüğünü takması kendisinden rica edildi. Sami Efendi tepsideki yüzüğün altın olduğunu görünce, hiç kimseye bir şey demeden kendi yüzüğünü çıkarıp damadın parmağına taktı ve: “Bunu, bugünün hatırası olarak kabul edin, altın yüzüğü de hanımınıza hediye edersiniz” buyurdu. Böylece İslamiyet’in altından yapılan süs eşyalarını erkeklere yasakladığını gayet nazik bir üslupla öğretmiş oldu.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ