Hayat Kaynağımız Kur’an

Hayat Kaynağımız Kur’an
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Hidayet, şifa’nın ve hayrın kaynağı

Son zamanlarda, mütedeyyin camiada da “İçim daralıyor”, “Bunalımdayım”, “Sıkıntıdan patlamak üzereyim” türünden şikâyetlerin sayısı bir hayli fazlalaştı. Hatta dindar insanlardan psikolog ve psikiyatriye gidenler, bir hayli yekûn tutuyor. Pek çoğu, psikiyatrisin verdiği ilaçları kullanmalarına rağmen, kendilerinde bir iyileşme görmediklerini ifade ediyorlar. Peki, bir Müslüman’ın hele de mütedeyyin bir Müslüman’ın, ‘dünya’nın sıkıntılarına mağlup olup baş edemeyerek, böyle durumlara düşmesi makul ve normal mi?

 

“Ey insanlar, size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerde olan (derd)lere bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir. De ki: ‘Ancak Allahın fazl(-u keremi) ile, rahmetiyle, işte yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların toplayıp durdukları (bütün dünyalıklar)ından hayırlıdır”. (Yunus; 57-58.)

 

Kur’an; ilk adımda bir nasihat; ikinci adımda şifa ve sonrasında ise hidayet ve rahmet olarak müminde tecelli ediyor. Kur’an’ın nasihatlerini hayatında ikame etmeye başlayan her mümin, adım adım şifaya ve hidayete yürüyor. Kur’an’ın ihya edici ikliminde, burcu burcu nur teneffüsü rahmete ve dareyn saadetine dönüşüyor.

İki cihan saadetinin ise dünyadaki bütün hazinelerden üstün olduğu, altından, maldan, apartmanlardan, arabalardan, velhasılı tüm dünyadan daha kıymetli olduğunu söylemeye gerek yok.

 

Müslüman’ın, hele hele zühd ve takva örtüsünü şu fani hayatta, kendisine libas edinmiş bir dervişin psikolojik sorunlara yakalanması, mezkûr ayete göre mümkün olmadığına göre, bizde bir sorun var demektir. Zikredilen ayetten anlaşılıyor ki günümüz Müslümanlarının, hatta mutasavvıflarının Kur’an-ı Mecid ile bağıları zayıf.

 

Gün boyu Kur’an ziyafeti

 

Osmanlı Devrinde, tekkelerde sabah namazından sonra Yasin-i Şerif, öğle namazından sonra Fetih Sure-i Celilesi, ikindi namazından sonra Amme (Nebe), akşam namazından sonra Secde ve yatsı namazından sonra Tebareke (Mülk Suresi) okunmasının adet olduğunu söylersek zannederim meramımız daha güzel anlaşılır.

 

Günümüzde kemalat güneşi kalplerinde parlayan urefa ve suleha (arifler ve salihler) hala bu âdeti devam ettiriyorlar. Nakşî-Halidi büyüklerinin, her gün bir cüz okuduğunu; Ramazan-ı Şerif’te iki cüz okuduklarını hatırlayalım. Ahıskalı Ali Haydar Efendi’den, Hacı Mahmud Efendi’ye; Seyyid Abdulhakim Hüseyni’den, Seyda Muhammed Konyevî’ye kadar (Mevla Teala sırlarını mukaddes kılsın) bu adet-i seniyye asla değişmeden uygulana gelmiştir.

 

Halveti-Uşşaki yolunun son dönem kutuplarından Kulalı Mehmed Ruhi Efendi, haftada bir hatim etmeyi ömrü boyunca terk etmemiştir. Bu noktada Seyyid Abdulhakim Arvasi kuddise sirruhunun müthiş bir tespiti ön plana çıkıyor: “Kur’an, baştan sona şifadır. Ancak nasıl ki suyun şifa olması geldiği, borunun temizliğine bağlıysa Kur’an’ın şifa olması da böyledir”

Büyük velinin tespiti, aslında bir hadisin farklı bir ifadesinden ibarettir: “Öyle bir zaman gelecek ki, insanlar Kuran okuyacaklar ama hançerelerinden (boğazlarından) aşağıya inmeyecek.”(1)

 

Kur’an-ı Kerim bugün okunuyor; ama bizatihi Efendimizin ifadesiyle, boğazlardan aşağıya inmediği için kalp; Kur’an nuruyla tenvir olmuyor. Günahların getirdiği pislikler ve zulmet kalpten kazınıp atılamıyor. Kalp; Kur’an ufkunda nurlanmadığı için günahlar ve modernist hayatın getirisi gaileler insanı sıkıyor, daha da boğuyor, hafakanlar anaforunda yok olmaya mahkûm insanlar, adeta cinnet geçirmeye hazır bir durumda bekliyorlar.

 

Bu bunalım halinde, Kur’an ahkâmı ile hâllenmek; Efendimizin ahlakına erişmek de mümkün olmuyor. Ahlak-ı Nebeviyye ile ahlaklanmadıkça Kur’an’dan uzaklaşma daha da artıyor. Kur’an ile manevi bir bağ kurmak mümkün olmuyor. Öyle bir garip ve feci kısır döngüye giriliyor ki akıbet daha da vahim ve neticesi kestirilemez bir noktaya erişiyor ve -Allah muhafaza- şu ayeti kerimenin hükmü tecelli ediyor: “Her kim Rahman olan Allah’ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur. Şüphesiz ki bu şeytanlar onları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” (Zuhruf; 36-37)

 

Elmalılı Hamdi Efendi’nin beyanına göre, bu ayette geçen “Zikr”den maksat, Kur’an-ı Kerim’dir. Kim, kendisini sırat-ı müstakimden uzaklaştıracak; üstelik günahlarını ve hatalarını görmesine mani olacak ve üzerindeki dalaleti artıracak böyle bir yoldaş ile başa çıkabilir, mücadele edebilir ve ona yenilmez ki?

 

Hâlbuki Kur’an ile bağımızı sağlamlaştırsak, sadece bu tür korkunç bir akıbetten korunmuş olmayacağız; kalbimiz harap bir eve dönmekten de kurtulmuş olacak. Hadisi şerif; “Kalbinde Kur’an’dan bir miktar bulunmayan kimse, harap bir ev gibidir.” (2)

 

Kur’an ile bağını koparmış bir kalp, terk edilmiş bir ev gibi yıkılmaya mahkûmdur. Terk edilmiş; harap hale gelmiş bir evde; hayattan, saadetten, bereketten, feyzden nasıl söz edilemezse; Kur’an’dan uzaklaşmış bir kalpte de hayattan eser yok demektir. Canlılığı zahiri bir canlılıktır ama lahuti âlemlerden katre katre de olsa feyz-i rabbaniyi alma; rahmet-i kudsiyi soluklama açısından ölü demektir. Hâlbuki müminin kalbinin ölü olması düşünülebilir mi hiç?

 

Ayeti Kerime de buyruluyor: “Biz, Kur’an’dan, peyderpey onu indiriyoruz ki (herbiri) mü’minler için şifa ve rahmetdir o. Zalimlerin ise o, (maddî ve ma’nevî) ziyanından başkasını artırmaz.” (İsra; 17/82) Demek öyle bir hakikattir Kur’an, müminler için bir can suyu, bir rahmet vesilesi olurken; kâfirlerin de perişanlığını artırmaktadır.

 

Kur’an okumanın edepleri

 

“Edeb, her şeyin başıdır” diyen evliyaullah, edepli olmayı insan olmakla eşdeğer tutmuşlardır. Canlı varlıklardan cansız eşyalara kadar, her şeye karşı hususi bir tavır geliştiren büyüklerimiz, Kur’an okuma esnasında riayet edilmesi lazım gelen edebi dahi, Sünnet-i Ahmediyye sallallahu aleyhi vesellemden istinbat etmişlerdir. (Adapları, Sünnet’e dayandırmışlardır.)

 

Bu edeplerin ilki, Mushaf-ı Şerif’e abdestsiz olarak dokunmamaktır. “Ona temizlenenlerden başkası el süremez.” (Vakıa; 56/79) ayeti gereğince müctehidin-i izam, fukaha-i kiram ve müfessirlerimiz gusülsüzlükten ve abdestsizlikten temizlenmeden Mushaf’a dokunulmayacağında ittifak etmişlerdir. (Ancak ezberden abdestsiz okunabilir. Guslü icap ettiren bir hal varsa o zaman da abdestsiz Kur’an okunmaz.)

 

Kur’an okuyacağımız yerin temiz olmasına dikkat etmeliyiz. Kur’an tilavet ederken lakayt bir şekilde oturmamalı, mümkünse namazdaki gibi iki diz üstüne oturarak okumalıyız. İki diz üstüne oturmak, büyüklerin adaplarındandır. Bir Suriye gezisinde, kendisini görenlere “Edep Türklerdedir” dedirten, edep timsali Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi’nin, sekerat halinde bile ayaklarını uzatmadığını aklımızdan çıkarmamalıyız.

 

Kur’an okumaya başlarken, muhakkak istiazede bulunulmalı; melun şeytanın şerrinden Allah’a sığınmalıyız. Bu aynı zamanda ayetin amir hükmüdür: “Haydi Kur’an okuduğun (okumak istediğin) zaman, o kovulmuş şeytandan Allaha sığın.” (Nahl; 16/98) Euzû’den sonra da Besmele çekerek başlamalıyız.

 

Okurken yavaş okumalı, tertil üzere gitmeliyiz. Hatim edeceğiz diye, Arapça biliyorsak manasını anlamadan; bilmiyorsak da harflerin mahrecine ve tecvid kurallarına dikkat etmeden hızlı okumamalıyız. Sahabe’den Abdullah bin Amr radıyallahu anhu, Efendimizin, üç günden daha kısa sürede hatmetmeyi yasakladığını aklımızdan çıkarmamalıyız. (3)

Kur’an okurken ağlamak veya ağlar gibi okumak müstehabtır. Efendimiz aleyhissalatu vesselam da kendilerine Kur’an okunurken ağlardı.(4)

 

İmam-ı Nevevi, Kur’an kıraati sırasında ağlamayı ariflerin ve salihlerin şiarı sayarken; Hazreti Esma da selef-i salihinin Kur’an tilaveti sırasında ağladıklarını ve ürperdiklerini, bu durumun onların kalplerini zikrullah için yumuşattığını nakletmektedir.(5)

Sahabe-i Kiram’dan Hazreti Abdullah radıyallahu anhu, “Bir gün, Rasulullah’ın yanına gelmiştim; namaz kılıyordu ve ağlamaktan, göğsü kaynayan kazan gibi fokurduyordu.”(6) şeklinde naklediyor. Kur’an okurken ağlamak mümkün olmuyorsa ağlıyor gibi yapmak da müstehaptır. (7) Taklid ede ede insanın bir gün tahkike, işin aslına ulaşması ümit edilir.

 

Mutasavvıfların büyüklerinden Hasan-ı Basrî şöyle derdi: “Kur’an’ı, O’na inanarak okuyanların hüznü artar, sevinci azalır, ağlaması çoğalır, gülmesi azalır, meşgalesi çoğalır, tembelliği ve neşesi azalır.” (8)

Eğer Kuran okurken ağlayamıyorsak; Kur’an’daki tehdit, misak ve ahitler karşısında, kendi kusurlarımızı düşünmeliyiz. Bu durumda, kalbimiz hüzünlenir ve istenilen ağlama vaki olur. Bu tür bir okuma ve düşünce tarzı, Hüccetü’l-İslam İmam-ı Gazali’nin tavsiyesidir. (9)

 

Kur’an ve Sekinet

 

Efendimiz aleyhissalatu vesselam, bir hadis-i şeriflerinde: “Bir topluluk, Kur’ân’ı okuyup onu aralarında müzakere etmek üzere, Allah’ın evlerinden birinde bir araya toplandıklarında, mutlaka üzerlerine sekinet iner ve onları Allah’ın rahmeti kaplar. Melekler de onları kanatlarıyla sararlar. Allah Teâlâ da onları, huzurunda bulunan kudsî cemaate (meleklere) zikr eder.” (10)

Görüldüğü gibi müminler, Kur’an okuyup manasını anlamaya çalışmaları esnasında, yalnız olmamaktadırlar ve nurani bir cemaat onları kanatları ile sarmaktadır. Kur’an okuyan cemaattakilerin isimleri, ulvi ve kudsî bir mecliste, Halık-ı Bari tarafından zikredilmekte; muazzam bir devlete, rabbani bir ikrama mazhar olmaktadırlar. Kur’an tilavetinin kalbi kazancı ise sekinettir, nurdur, rahmettir.

 

Elmalılı Hamdi Efendi merhumun tefsirinde zikrettiği üzere sekinet; nefisteki telaş ve heyecanın kesilmesiyle meydana gelen ve kalp oturması, yürek ısınması ve gönül rahatı denilen huzur ve sûkun halidir. Bu gönül huzuru ise inen rahmet sayesinde olmaktadır.

 

Ayet-i kerime; “İmanlarına iman katsınlar diye, müminlerin kalplerine güven indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.” (Fetih; 48/4.)

Sekinet; insanın gönlüne sükûn ve huzur vermekle kalmıyor, aynı zamanda iman nurunu artırıyor. Bu ümmetin sekineti (İsrailoğullarına nefisleri dışında deliller gösteriliyordu), bizatihi kendi nefsinde ve kendine delil olması hasebiyle, muazzam bir ikram-ı ilahidir. Yine, sekinetin müminleri iman makamından müşahede makamına taşıyacağını, Elmalılı Hamdi Efendi haber veriyor ki muazzam bir nimettir. Kıymetini bilene!..

 

 Zor okuma bahanesi

 

Islah olmamış bir nefis, Rahman’ın isteklerine her zaman lakayt olmuş; hasenatı ve salih amelleri işlememek için türlü türlü bahaneler uyduragelmiştir. Kimi zaman hastalık, kimi zaman işin ağırlığı, nefsin önümüze sürdüğü bahanelerdendir. Özellikle Kur’an’ı yeni öğrenen gençler veya belli bir yaştan sonra Kur’an okumaya başlayanlar, okumanın zorluğunu sürekli ileri sürerler.

Hâlbuki Kur’an-ı Mecid’i zorlanarak okuyanlara verilecek mükâfat da çektikleri zahmet nispetinde artmaktadır ki Fahr-i Kâinat Efendimiz “Kur’an-ı Kerim’i maharetle okuyan bir insan, Kiramen Kâtibin melekleri seviyesinde olur. Onu o seviyede beceremeyen fakat halis bir niyet ile okumağa çalışan, okurken de kem-küm edip dili dolaşan ve Kur’ân’ı okumak ona zor geldiği halde okuyan insana da iki sevap vardır.” Buyurarak müjdelemektedir. (11)

 

Bu müjde bizi, Kur’an’ı daha güzel okumaya çalışmaktan alıkoymamalı; bilakis tecvid ve talim üzere okumaya gayret etmeliyiz. Tecvid; her harfin hakkını bire bir vererek telaffuz etmek, nihayetinde güzel ve kulağa hoş gelen bir surette okumak demektir. Özellikle harflerin mahreçlerini yani çıkış yerlerini bilmeyenler, bir hocanın önüne diz çökerek, bu eksiklerini tamamlamalıdırlar.

 

Kur’an, Meal ve anlama gayreti

 

Kur’an okumayanların en çok öne sürdükleri bahanelerden bir tanesi de Arapça bilmemeleridir. İşin bir yönü, kişi Kur’an’ı anlamasa da ecrini ve mükâfatını almaktadır. İşin diğer yönü de günümüzde yaygınlaştırılmaya çalışılan ‘sadece meal okuma’ gayretidir ki burada bir takım sıkıntılar söz konusudur. Ehl-i Sünnet âlimleri, salt meal okumak yerine, kâmil bir tefsir okumayı tavsiye etmektedirler.

 

Meal yerine tefsir tavsiye edilmesinin en mühim sebebi, Kur’an’ı kişinin kendi reyine ve aklına göre tefsir etmeye kalkmasıdır. Bir insanın tefsir yapabilmesi için başta sarf, nahiv, belagat, meani, inşikak gibi on iki ilmi bilmesi gereklidir. Esbab-ı nüzulu (ayetlerin iniş sebepleri), nasih ve mensuh (hükmü kaldırılmış ayetleri), muhkem ve müteşabih ayetleri bilmek de Kur’an tefsirinde kâfi görülmemiş; bir de mevhibi, yani Allah vergisi bir ilmin lüzumundan bahsedilmiştir.

Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Kim de (bilgisi olmadığı halde) kendi görüşüne/fikrine dayanarak, Kur’an’la ilgili söz söylerse/Kur’an’ı tefsir ederse, o konuda isabet etse bile hata etmiş olur.” (12)

 

İşte, bu büyük ve vahim neticeden ötürü, Ehl-i Sünnet âlimleri, meal-i şerif yerine tefsir okunmasını tavsiye etmişlerdir. Tefsir okuyarak, ayetler bir bütünlük içerisinde anlaşılmakta; anlam bozukluğuna veya çelişkili gibi gelen mana kargaşasına düşülmemektedir. Meal okumada ise tam tersine; meal okuyan, Kur’an’ın bütününe hâkim değilse ayetler arasında bağ kuramamakta ve anlam bütünlüğü sağlayamamaktadır.

 

Hâsılı kelam, günümüzde nasıl ileri düzeyde bilimsel çalışmalar yapabilmek için İngilizce öğrenmek şart ise Kur’an’ı anlayabilmek için de elbette bir miktar Arapça bilgisi ve tefsirler, yardımcı kitaplar eşliğinde bir çalışma gerekir. Son yıllarda, bu konularda hayli faydalı çalışmalar ortaya konulmuştur. Dileyen, bilgisayar ortamında, dileyen de bir ders halkasına dâhil olup Kur’an üzerine çalışmalar yapabilir. Bu çalışmaları yapanlar, kendilerine ‘müfessir’ havası vermedikten sonra, bir sıkıntı yoktur.

Hedefimiz, Kur’an’ı anlamak ve hayata taşımaya gayret sarf etmektir. Hayata taşınmayan Kur’an, fiili manada rehberliğini üzerimizden çekmiş demektir. Başta da belirttiğimiz gibi Kur’an’ın ruhuna uygun yaşanmayan hayatlar, onun rahmet ve feyzinden mahrumiyetle perişan olurlar.

 

NOTLAR: 1- Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 36. 2- Tirmizi, Fedâilü’l- Kur’an, 18. 3- Buhâri, Teheccüd, 20. 4- Buharî, Fedâilu’l-Kur’ân, 32. 5- Tefsirül Beğavi; 7, 238. 6- Riyâzu’s-Sâlihîn I/486. 7- İbn Mâce, İkame 176. 8- İhyâu Ulum-ud Din; c. I, 810. 9- İhyâ-u Ulum-ud Din; c. 2/692. 10- Müslim, Zikir, 38. 11- Müslim, Müsafirûn, 244. 12- Ebu Davud, İlim,

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ