HELÂL LOKMANIN EHEMMİYETİ

HELÂL LOKMANIN EHEMMİYETİ
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Yediğin helal olsun da…

Süfyan-ı Sevrî rahmetullahi aleyhinin yanına bir kişi geldi ve “Efendim, namazda birinci safta bulunmanın faziletini bize anlatır mısınız?” dedi. Süfyan-ı Sevrî muhatabını şöyle bir tepeden tırnağa süzdükten sonra, “Sen, ekmeğini nereden kazanıyorsun, ona bak! Helal lokma ye de, namazını hangi safta dilersen orada kıl! Bu hususta sana bir güçlük yoktur” diye cevap verdi.

Allahu Zülcelâl, Âlemlere Rahmet olarak gönderdiği, Peygamber Efendimizin gönderiliş hikmetini beyan ettiği bir ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor: “Nitekim içinizden size bir Peygamber gönderdik ki, O size âyetlerimizi okuyor, sizi temizliyor, size kitabı ve hikmeti öğretiyor. Size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.” (Bakara; 151)

Bu ayet-i kerimeden anlıyoruz ki, Allah-u Zülcelâl Peygamberlerini, ayetlerini göndererek, kitabını ve hikmetini öğreterek bizi “temizlemesi” için gönderiyor. Dikkat edilirse peygamberlerin getirdiği hükümler bizi içimizden dışımıza, kalbimizden kalıbımıza, ruhumuzdan bedenimize kadar temizleyip Allah’a yakışır kul haline getirmeyi hedefliyor. Tasavvuf ve fıkıh ilmi de bu gayeyi tahakkuk ettirmek üzere, dinimizin hem zahir hem batın hükümlerini öğretip uygulayarak bizi arındırıp saflaştırmaya çalışıyor.

Malumdur ki insan beden ve ruh olmak üzere iki farklı yapıdan meydana gelmektedir. İslam, insanın bedeni ile ruhunu bir bütün olarak ele almış, bu iki yönden birini ihmal etmemiştir. Bu sebeple Hz. Âdem aleyhisselamdan bizim Peygamberimize kadar, gelmiş geçmiş bütün Peygamberlerin getirdiği din, insanın ruhunu ve bedenini temizleyen hükümler getirmiştir. Ancak evvelki dinler tahrife uğrayarak ya helal ile haramı ayıran ve insanın bedenini temizleyen fıkhî hükümleri terk etmiş veya dinde sırf şekilciliğe kayarak kalp temizliği yönünü ihmal etmiştir.

Musevi ve Hıristiyanların durumu bu iki tahrifata örnektir. İsrail oğulları dinî kaideleri, şeklî kurallardan ibaret hale getirip bunların manevi yönünü ihmal ettiler. Hz. İsa aleyhisselam, Hz. Musa’ya indirilen şerî ahkâma tabi olmakla beraber ihlas ve samimiyet gibi kalbî yönü hatırlatmak için gönderilmişti. Ancak İsrail oğulları Hz. İsa’ya tabi olmadıkları için, Hıristiyanlık daha çok Roma imparatorluğunun sömürdüğü ve ezdiği yığınlar arasında yayıldı. Uzun zaman gizli olarak yayıldığı ve “İnsanlar en azından imanlarını kurtarsınlar,” anlayışıyla dinin zahiri hükümleri üzerinde durulmadı. Daha sonraları ise doğu dinlerinin, (mesela Mecusiliğin) çeşitli etkileri Hıristiyanlığa taşındı ve ruh ile madde bütünlüğü anlayışı bozuldu.

Eski İran dinlerine göre kâinatta karanlık ile aydınlığın savaşı sürüp gitmektedir. Madde ve beden karanlıktır, şeytanîdir, kötüdür. Ruh için sadece bir hapishaneden ibaret olan maddenin arındırılması mümkün değildir, onu tamamen terk etmelidir. Ancak evlenmeyen, dünya işlerini terk edip manastırlara çekilen keşişler maddenin kirliliğinden korunabilir.

Bu anlayış, dünya hayatından kopmadan, haramdan sakınıp helal ile yetinmek suretiyle maddî yönümüzü arındıran fıkhî ölçülerin kaybedilmesinden dolayı ortaya çıkmıştır.

Buna mukabil, insanın yaratılışına, bir takım kaidelere uygun hareket ederek kendini arındırma ve yücelme ihtiyacı konulmuştur. Dikkat edilirse günümüzde batı insanı kendine uyacak kurallar aramakta, Hinduizm’in ve Budizm’in önerdiği vejetaryenlik gibi aşırı yaşam kurallarına uymaya çalışmaktadır.

Bugün dünyada gıdalarla ilgili hassasiyetleri olan çeşitli gruplar bulunmaktadır. Çinliler gibi hiçbir hassasiyeti olmadan, börtü böcek, kedi köpek her şeyi yiyenler ile insan vücudunun tabi ihtiyacı olan hayvanî gıdaları yemeyenlere kadar geniş bir yelpaze.

Batıda helal hassasiyeti yok

Allah’a hamd etmeliyiz ki Cenab-ı Hak bizi hayvanlar gibi her bulduğunu yeme dalaletinden de fıtrata aykırı zor uygulamalardan da muhafaza ederek dosdoğru yoluna hidayet etmiştir. İslam dininin ahkâmı, fıtri ve mutedildir. İnsan vücudunun ihtiyacı olan gıdaların helal yoldan temin edilmesi mümkündür ve bu çok daha sıhhidir.

Ancak şehir hayatında, bilhassa hazır paketlenmiş gıdaların kullanılması ile birlikte Müslümanlar da haram ve şüpheli gıdalardan sakınma hususunda sıkıntılarla karşılaşabilmektedir.

Bugün aklımıza gelebilecek her türlü gıdanın hammaddesine gıda endüstrisinin kullandığı batıdan gelen katkı maddeleri katılmaktadır. Kendi memleketimizde yetişen meyvelerden hazırlanmış meyve suyunu içtiğimizi zannederken içine kıvamını ve homojenliğini sağlasın, dayanıklılık ömrü uzasın diye jelatin katıldığını duyuyoruz. Jelâtin domuz, sığır, balık gibi hayvanlardan üretiliyor ve genelde maliyeti ucuz olduğu için jelatin üretiminde firmalar maliyetten kazanmak için domuzdan imal edilmiş olanı tercih ediyor.

Ne yazık ki batı âlemi, tahrif edilmiş Hıristiyanlık yüzünden, helal lokma hassasiyetini kaybetmiştir. Mesela dinimiz, Allah’ın helal kıldığı hayvanları, besmele ile ve helalkesim yöntemiyle kesmemizi emrediyor. Ancak batılılar bolca yavrulayıp üreyen, her türlü çöp ve pislikle beslenebilen ve hızla kilo alıp yağlanan hınzırın etini çekinmeden yiyor, onun iç organlarını, kemiklerini, bağırsaklarını işleyerek çeşitli gıda maddelerinin hazırlanmasında kullanıyor. Aynı şekilde sığır ve koyunların da kanı boşa akmasın, karkas et ağırlık kaybetmesin diye damarını keserek değil gazla boğarak öldürüyor.

Kısacası batı çok kar elde etmek için helal ile haram ayrımını tamamen silmiş, hiç önemsemiyor. Bu durumda bizim batı kaynaklı gıda hammaddeleri konusunda dikkatli olmamız gerekiyor. Çünkü bizim dinimiz, kalbin tasfiyesi ve nefsin tezkiyesi için, bedene giren lokmaların her yönden helal ve temiz olmasına önem veriyor.

Haramla beslenen vücut itaat etmez

İslam itikadında madde ve beden fanidir ancak, ruh için geçici de olsa bir konak, bir elbise, bir binektir. İmam Gazali rahmetullahi aleyh, tasavvufî görüşlerini açıkladığı eserlerinde bedeni bir binek olarak tasvir eder. Beden ne kadar terbiye edilir, hüküm altına alırsa ruh süvarisini şu geçici hayat yolculuğu esnasında o kadar yüce mertebelere taşır. Nefs bineğinin terbiyesi ise, bedenin tezkiye edilmesinden yani arındırılmasından geçer.

Bütün tasavvuf büyükleri, bilhassa Sehl bin Tüsteri rahmetullahi aleyh aynı hakikati beyan buyurmuşlardır: “Haram lokma yiyenin azaları isyan eder, yediği helal olan kimsenin de azaları kendisine itaat eder ve hayırlı işleri yapmaya muvaffak olur.”

Bunun yanında beden adeta bir mabettir. Allah-u Teâlâ’nın nazargâhı olan kalp, beden denilen bu mabette konaklamakta ve burada ibadet ve zikrini ifa etmektedir. Nasıl bir mabette huzurlu bir şekilde ibadet ve zikir yapmak için orasının her türlü kirlerden temizlenmesi gerekiyorsa bedenin de tertemiz olması gerekir. Haram lokma ile kirlenmiş bir bedende kalbin safiyeti ve huzuru bozulmakta, ibadetten zevk alması mümkün olmamaktadır.

Gerçi, beden elbisesi fanidir ama ruh, dünya hayatında bu elbiseye muhtaçtır. Namazda kulun Rabbi huzuruna nasıl temiz elbiseyle çıkması gerekiyorsa, beden elbisesini de haram lokmadan hazır olan lekelerden temiz tutması gerekmektedir.

Elbette haram lokmadan sakınmak için gıdaların maddi kaynakları kadar onu satın almak için harcanan paranın kazanılışının da temiz olması gerekmektedir.

Aldanmanın bir sebebi de bilmemek…

Eskiden insanlar helal lokmaya çok dikkat ederken, en ufak bir şekilde haram bulaşığı olan bir lokma boğazlarından geçtiği zaman bunun menfi tesirlerini hemen hissederlerdi. Ne yazık ki bugün bizler gaflet içinde yaşıyoruz ve manevi yönden bizi zehirleyip hasta eden tesirlerin farkına varamıyoruz.

Cehaletin de tesiriyle bazen ibretamiz manzaralarla karşılaşıyoruz. Mesela akşam haberlerinde, piyango bileti almak için kuyruğa girmiş Anadolu insanımızı görüyoruz. Bu kişi komşusunun tavuğunu çalıp yiyecek kadar Allah’tan korkmaz biri değil. Ama piyangonun da aynı şekilde haram olduğunu bilmiyor veya önemsemiyor.  Çünkü insanların çoğu bir şeylerin yaygın olmasına, serbestçe ve aleni olarak yapılmasına bakarak aldanıyor.

Hâlbuki tarih boyunca haramların helal addedilip yaygınlıkla işlendiği pek çok devir oldu. Bir farkla, eski kavimler haksız kazançları helal addedip insanlara zulmettiklerinde kendilerine Peygamber gönderiliyor, azabla uyarılıyorlardı. Dinlemeyip “Haydi azabı getir” diye meydan okurlarsa da, helak ediliyorlardı. Mesela Şuayb aleyhisselam, Medyen halkını uyarırken, “Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın; gerçekten sizi bir ’bolluk ve refah (hayır)’ içinde görüyorum. Doğrusu sizi çepeçevre kuşatacak olan bir günün azabından korkuyorum.’’ (Hud; 84) buyuruyordu. Onlar dinlemedikleri için, kötü akıbete uğradılar ve “…kendi yurtlarında dizüstü çökmüş olarak sabahladılar. Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlar gibi.” (Hud; 95)

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin Âlemlere Rahmet olması sebebiyle bugün işlenen bunca kötülüğe rağmen helak edilmeyişimiz de bizi aldatmasın. Her ne kadar toptan yok edilmiyor olsak da hadis-i şeriflerde haber verilen bazı musibetlere uğruyoruz.

Peygamberimiz, haksız kazançtan sakınmamanın neticesini şöyle bildiriyor: “Ey muhacir topluluğu! Beş şey vardır ki onlarla müptela olacağınız zaman (hiçbir hayır kalmaz). Ben, sizlerin o devre erişmenizden Allah’a sığınırım. (Onlar şunlardır): Bir milletin içinde zina, fuhuş ortaya çıkıp nihayet o topluluk bu fiili açık bir şekilde işlediğinde, mutlaka içlerinde tâun hastalığı ve onlardan önce gelip geçmiş milletlerde vukû bulmamış hastalıklar yayılır. Ölçü tartıyı eksik yapan her millet mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve başlarındaki yöneticilerin zulmü ile cezalandırılırlar. Mallarının zekâtını vermekten kaçınan her topluluk mutlaka yağmurdan men edilir. Ve şayet hayvanlar olmasa onlara yağmur yağdırılmaz. Allah’ın ve Resûlü’nün ahdini bozan her milletin başına mutlaka Allah, kendilerinden olmayan düşmanı musallat eder ve düşman o milletin elindekinin bazısını alır. Ve onların yöneticileri Allah’ın kitabı ile amel etmeyip, Allah’ın indirdiği hükümlerden işlerine geleni seçtikçe Allah onların azabını kendi aralarında kılar. (Yani iç karışıklık, fitne, anarşi gibi sıkıntılara onları maruz bırakır.) (İbn Mace, Fiten 22)

Öncekilerin helal gayreti

Ashabı kiramın seçkinlerinden ve aynı zamanda tasavvuf yolumuzun öncülerinden Hz. Ebubekir radıyallahu anhın helal lokma hassasiyeti meşhurdur. O her zaman yemeğini getiren hizmetçiye mutlaka bu rızkı nereden temin ettiğini sorardı. Bir defasında sormayı unutarak ilk lokmayı yedi. Ancak hemen ardından hatırlayarak hemen bu yemeği nasıl elde ettiğini sordu. Hizmetçisi: “Ben cahiliye devrinde kâhinlik yaparak geçimimi sağlardım. Bir kişide o zamandan kalma alacağım vardı. Bugün ona rastladım. İşte bu yemeği de o verdi.” Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhu bunu duyunca hemen parmağını boğazına götürüp midesine inen lokmayı çıkarıncaya kadar uğraştı. Sonra istiğfar etti ve hizmetçisini ikaz ederek daha dikkatli olmasını tembihledi. (Buhârî, Menâkıbu’l-ensâr 26)

Hz. Ebubekir’in devlet hazinesinden aldığı maaş hususunda endişe ederek kendisine ait bir araziyi sattırıp beytülmale bağışladığını da okuyoruz.

Ehli beytin ve ashabın büyüklerinin hepsi helal lokma konusunda çok titiz davranmışlardır. Evlatlarının rızkını kovayla su çekerek kazanan Hz. Ali kerremallahu veche, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin kendisine şöyle tembihlediğini rivayet etmiştir: “Yediğiniz şeylerin en temizi, kendi kazancınızdan olandır. Helal rızık kazanmak için yorulup da yatanlar, günahları afv ve mağfiret edilmiş olduğu halde uykuya varırlar.”

Nakşibendî yolunun büyüklerinin hemen hepsi helal lokma kazanmanın önemine dikkat çekmişler, hatta zühd ve riyazetten daha çok helalinden kazanmaya daha fazla vurgu yapmışlardır. Dünyadan el etek çekeceğim derken insanlara muhtaç kalıp, sonra şüpheli lokma yemektense çalışıp helal lokma yemek daha çok övülmüştür.

Allah-u Zülcelâl kullarına karşı kerem sahibidir, cömerttir. Kullarına helal ve temiz rızıklar ikram eder ve onların şükürle, güzel ibadetle mukabele etmesini ister. Ancak kullarının kanaatkâr ve mütevekkil olmasını, hırsa ve kötü zanna kapılarak helalden ötesine geçmesine de razı olmaz.

Allahu Zülcelâl’den helali isteyelim

Allah-u Zülcelâl “Ey iman edenler; size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin…” (Bakara; 72) buyurarak, bedenimizi besleyen lokmaların da temiz olmasını ve o lokmalardan hâsıl olan kuvvetle güzel amel işlememizi emir buyurmuştur. Çünkü Allah-u Zülcelâl haramla beslenen bedenin ibadetini ve haram karışmış kazancın sadakasını kabul etmemektedir. Peygamber efendimiz, haramla beslendiği takdirde, hac için uzun yolculukla yapan bir kulun dahi dualarının kabul edilmeyeceğini beyan buyurmuştur. (bkz: Müslim, Zekât 65; Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 3.)

Ne yazık ki Peygamber efendimizin, “Öyle devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak.” (Buharî, Nesai) buyurduğu devirlerdeyiz. Bu zamanda helal lokmaya hassasiyet göstermek her yönden zorlaşmıştır. Ancak manevi hayatımız açısından önemini düşünerek, gerekirse daha aza kanaat etmek suretiyle helal lokma yemeye dikkat etmemiz gerekmektedir.

Her hususta olduğu gibi bu hususta da Allah’ın yardımını talep ederek Peygamber efendimiz gibi dua edelim: “Allahım helâl nimetlerinle benim gözümü, gönlümü öyle doyur ki harama dönüp bakmayayım.” (Tirmizî, Dua 110)

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ