Hesap Günü Yakın…

Hesap Günü Yakın…
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Dünya iki kapılı
han, biz misafiriz…

Meşhur menkıbedir, İbrahim Edhem hazretleri gönüller sultanı olma yoluna düşmezden evvel, Belh şehrinin melikiydi. Onu ikaz eden bir kısım hadiselerden sonradır ki tahtını tacını terk edip yollara düşmüştü.

Bu ikazlardan biri de bir dervişin, sarayının kapısına dayanıp; “Bu gece bu handa konaklamaya geldim.” Diye tutturmasıydı. İbrahim Edhem dervişin isteğini duyup “Burası han değil, benim sarayım.” deyince derviş ona sordu: “Senden evvel burda kim vardı?” İbrahim Edhem “Babam.” Diye cevap verdi. Derviş tekrar sordu: “Ya ondan evvel?” İbrahim Edhem “Dedem ” Dedi. Derviş “Ondan da evvel” İbrahim Edhem: “Dedemin babası” deyince Derviş düşündürücü soruyu sordu: “Bu kadar insanın konup göçtüğü yer, han değildir de nedir?”

Gerçekten de dünya iki kapılı han, birinden giriyor, biraz konaklıyor diğerinden çıkıyoruz.  Şimdiki zamanlarda hanlar yok, oteller, devre mülkler var. Onları misal verecek olursak, hepimiz sıramız gelince bir müddet konaklıyor sonra odamızı boşaltıyoruz.

Çünkü hiç kimseye bu dünya odasını ebedi vermiyorlar. Herkes zamanı gelince sessiz, itirazsız, usulca terk ediyor odasını… Bavullarını hazırlıyor, kendisine ait olan eşyalarını topluyor ve veda bile etmeden çekip gidiyor.

Biz de önümüzden gidenlere bakınca sonumuzu anlıyoruz. Hepimiz bunu yaşayacağız. Elimizden düşürmediğimiz şeylerin hepsi bu tarafta kalacak. Cep telefonumuz, araba anahtarlarımız, televizyon kumandamız, bilgisayar klavyemiz… aynamız, cımbızımız, tarağımız… cüzdanımız, banka kartlarımız, çek defterlerimiz… tapularımız, hisse senetlerimiz, sözleşmelerimiz… ilaçlarımız, vitaminlerimiz, reçetelerimiz… çayımız, kahvemiz, limonatamız… hatta seccademiz, tesbihimiz, zikirmatiğimiz…

Her şey burada kalacak. Ayağımıza bir çorap bile giymeden, dikişsiz üç-beş parça kumaşa bürünüp ahiret yoluna çıkacağız. Götürebileceğimiz tek şey; sadece ve sadece amel defterimiz!

Her şey ayan beyan
ortaya dökülecek…

Hatta onu da biz yanımıza alıp gitmeyeceğiz; omuz başımızdaki meleklerimiz bizden evvel mühürleyecek, imzalayacak, zamanı gelince önümüze tekrar açılması için ebedi âleme götürecek. Biz mahşer meydanına vardığımızda “ikra’kitabek” yani; “al kitabını oku” diye önümüze getirilecek…

Ne kaçabiliriz, ne redd-i amel yapabiliriz, ne de inkâr edebiliriz…

Etsek ne fayda, ağzımız mühürlü… Azalarımız bizden evvel “Doğru, bu amellerin hepsini yapmıştım.” Diye itiraf edecek. Orada ne kimseyi tehdit edebiliriz, ne hasıraltı edebiliriz, ne de rüşvet verip örtbas edebiliriz…

Bir düşünün, her şey meydanda… Hayatımızın her karesi… Tenhalarda gizlice işlediğimizi zannettiğimiz, makul bir mazeret uydurup herkesi suçsuzluğumuza ikna ettiğimizi sandığımız, herkesin unuttuğunu umut ettiğimiz her şey ortaya dökülecek.

Ancak bir mümin kardeşinin hatasını görünce “Allah-u Zülcelal de o zorlu günde benim kusurumu örtsün ve affetsin” diye umut ederek, onu örten ve hiç başa kakmayan, mahcup etmeyenler müstesna…

Orada her şey şeffaf… Aklımızdan geçen düşünceler, kalbimizin kastettiği sinsi hesaplar, kimselere itiraf edemediğimiz hisler, arzular, niyetler… Elbette Cenab-ı Hakkın, mağfiretiyle örttüğü kullar hariç… Halis tevbe ile tevbe etmiş; bir daha o kusura dönmemiş, günahını silecek iyilikler işlemiş olanlar… Kötülüğü arzu eden nefsine muhalefet etmiş, onu kınamış ve kötülükten vazgeçirmiş olanlar… Hesap gününü göz önünde tutanlar…

Allah-u Zülcelal’in adaleti gereği, bir insan iki korkuyu birden yaşamayacak; bu dünyadayken mahşeri düşünen, o zorlu gün için endişe eden ve ona göre davrananlar, mahşer meydanında korku çekmeyecek.

Kıyamet sahneleri…

O gün… Kabirlerin tepetaklak edildiği… İnsanların çekirge sürüleri gibi çılgınca koşuştuğu… Bir davetçinin sesine doğru, karşı koyma gücü olmaksınız… (Taha Suresi, 108) İradeleri ellerinden alınmış. Elleri onların elleri değil sanki, ayakları onların ayakları değil…

Kalpleri bomboş… Yüzlerine karanlık bir gecenin verdiği dehşet gibi bir karartı ve endişe çökmüş… (Abese, 40-42) Zillet sarıp kuşatmış her yanlarını… (Gaşiye, 2)

Kimisinin gözleri kör, kimisinin gömgök (hastalıklı, perde inmiş) kimisinin de baygın bir halde…

Ne sarınıp bürünecekleri bir giyecek, ne arkasına saklanacak bir tümsek. (Taha, 107) Dağlar hallaç pamuğu gibi atılmış. “Yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülmüş”… (İbrahim, 48)

Başlarına ne geleceğini hissediyorlar. Çünkü “Her nefis önceden ne gönderdiğini” biliyor. Kâfirler daha ilk anda başlarına geleceği anlıyorlar: “Bu zorlu bir gündür!” (Kamer, 8)

Ne başlarını çevirebiliyorlar ne de gözlerini kaldırabiliyorlar. (İbrahim, 43) Boyunlar bükülmüş, sesler kısılmış. (Taha, 108) Dizleri üstüne çöküyorlar. (Meryem, 66-72)  Zillet üstüne zillet…

Yeryüzündeki kibirlenmelerinin cezası olarak; her türlü aşağılanma ve perişanlığı tadıyorlar. Eğer mümkün olsa mallarını, mülklerini, eşlerini, oğullarını ve yeryüzünde ne varsa hepsini fidye olarak vermeye razılar… Ama heyhat! (Mearic, 10)

Ne eş, ne dost, ne akrabadan bir fayda var… Herkes kendi nefsini azaptan kurtarma derdinde. Kimse ağzını açıp konuşamıyor bile. Sadece “Rahman’ın sözünden razı olduğu (kimse-ler)” konuşabiliyor.

Büyük ihtimalle Makam-ı Mahmud’un sahibi, Enbiyanın Hatemi, Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz… O, ahirete sakladığı dua hakkını kullanıyor.

Yalnız onun etrafına toplananlar huzur içinde. Toplumların, öncüleriyle, sancaklar altında, topluluklar halinde getirildiği günde…

O gün yalnız, Peygamber sallallahu aleyhi veselleme iman ve ittiba’ edenler için korku yok. O gün onlar Peygamberin Liva ül-Hamd sancağı altında toplanıyorlar…

Siz hangi guruptansınız?

Kafir ve facirlerin gazap ateşi altında ter döküp susuzluktan kavrulduğu o günde, yalnız Peygamberin havuzunun başında toplanabilenler serinleyebilirler…

O gün cehennem homurdanıp kabarır; zebaniler kâfir ve facirleri azarlarken; cennet de yakınlaştırılır ve Melekler de müminlere müjdeler verir. O gün, onların yüzü kararmaz, aldığı güzel haberlerle ışıl ışıl parıldar. Amel defterlerini sağ eline alanlar, “Alın, kitabımı okuyun!” (Hakka, 18) diyerek, Allah yolunda kardeş oldukları dostlarına güzel haberleri muştularlar.

Onlar, kendileri için hazırlanmış koltuklar üstüne kurulup otururlar… Allah yolunda sevdikleri ve dost edindikleri müminlerle birlikte… Kalplerinde kinden yana ne varsa çekilip alınmış, kardeşler olarak…

Bir ömür Rabbinin rızasını umarak onun huzuruna duranlar, o gün, o duruşlarının güzel neticesini görürler. O gün o rahmet, mağfiret ve mükâfat kapısında bekleyenlere, bekledikleri verilir.

Kalbinde imanı varsa, abdest azalarında nur ışıldıyorsa, sıratı geçerken önünü; tâbi olduğu hidayetin nuru aydınlatıyorsa ne mutlu o kula…

Genç yaşından itibaren günahlardan sakınmış ve ibadetlerine ihlasla devam etmiş olanlar, Arş-ı Âlâ’nın altında gölgelenirler.

Mahşer manzaraları, Kur’an-ı Kerim’de o kadar canlı ve detaylı bir şekilde tasvir edilir ki… Onu dönüp dönüp okuyan için mahşer meydanı, sanki evimizin öbür odası gibi yakındır.

İnsanoğlunun bütün çabası, çırpınışı, aslında Rabbine doğru koşmaktan başka nedir? Zaman nehri, içinde bulunduğumuz dünya gemisini, kıyamet girdabına doğru sürükleyip götürüyor. Bu mutlak sondan hiçbir kaçış yok!

“Ey insan, gerçekten sen, hiç durmaksızın Rabbine doğru bir çaba harcayıp durmaktasın; sonunda O’na varacaksın.” (İnşikak, 6-9)

Şu anda işyerindeysek evimize, gurbetteyse memleketimize dönüp dönmeyeceğimizi bilmeyiz. Ama ahiret, o kesinlikle döneceğimiz evimiz ve ebedi kalacağımız asıl yurdumuzdur.

Öyleyse nasıl oluyor da onu böyle uzak görüyoruz?

“Hayır; siz çarçabuk geçmekte olanı (dünyayı) seviyorsunuz. Ve ahireti terk edip, bırakıyorsunuz!”  (Kıyamet, 20-25)

Yalan mı?

Halbuki ahireti uzak görmek, önemsememek, inkarcıların sıfatı olarak zikrediliyor, Kur’an ı Kerim’de…

“Şüphesiz onlar (kâfirler), o azabı(n gerçekleşeceği kıyameti) uzak görüyorlar, biz ise onu yakın görüyoruz.” (Meâric, 6-7)

Biz hangi zümreye dâhil olmak istiyoruz?

“Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir.” (İnsan, 10) Buyurarak övdüğü zümreye mi?

Yoksa; “İşte Biz, suçlulara böyle yaparız. O gün, yalanlayanların vay haline!” (Mürselat, 19) diye, tehdit ettiği zümreye mi?

Birinci zümrenin vasfı: “Cennet de, muttakiler için, uzakta değildir, (o gün) yakınlaştırılmıştır. Bu, size vaat olunandır; (gönülden Allah’a) yönelip dönen (İslam’ın hükümlerini) koruyan; görmediği halde, Rahman’a karşı ‘içi titreyerek korku duyan’ ve ‘içten Allah’a yönelmiş’ bir kalp ile gelen içindir. Ona ‘esenlik ve barış (selam)la’ girin. Bu, ebedilik günüdür.” (Kaf, 19-34)

İkinci zümrenin vasfı ise: “Sana ayetlerimiz gelmişti, fakat sen onları unuttun.” (Taha, 126)

Kendimize bir bakalım; biz hangisine daha çok benziyoruz?

O gün, Yevm-ül Fasl’dır. Yani ayrılma günü… Bu dünyadayken birbirine karışık halde yaşayan müminlerle kâfirler, o gün ayrılır. Bu dünyada kâfire de rızık verilir, mümine de… Hatta imtihan sırrı, kâfire bolluk ve üstünlük de verilebilir. Ama ebedi âlemde, bunun ona bir faydası olmaz.

Unutmayalım ki, birinci zümrenin çoğu, bu dünyada Müslümanlığı sebebiyle hor görülmüş, haram yollardan sakındığı için mahrum kalmış, mazlumlar ve gariplerdir. Ama böyle olması, onlara hiçbir şey kaybettirmemiştir.

İkinci zümre ise her yola başvurarak servet toplamış, güç ve imkânıyla şımarmış, hatta Müslümanların gariplerini hor görerek “Şu zavallılar bizden daha doğru yolda, öyle mi?” diye aşağılamışlardır. Ayette buyrulur:

“Ne (güç ve servet) toplamış olmanız, ne büyüklük taslamanız (istikbarınız) size bir yarar sağlamadı. Kendilerine Allah’ın bir rahmet eriştirmeyeceğine yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıydı? (Cennettekilere de) Girin cennete. Sizin için korku yoktur ve mahzun olmayacaksınız.” (A’raf, 46-49)

Allah-u Zülcelâl, cümlemize bu dünyada korkmayı, ebedi âlemde ise bütün korkulardan emin olmayı nasip etsin. (Âmin)

 

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ