HOCAM VE SEYDAM MUHAMMED KONYEVÎ HZ.

HOCAM VE SEYDAM MUHAMMED KONYEVÎ HZ.
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

O benim hem medresede hocamdı, hem de tasavvuf yolunda mürşidim oldu. İlimden irfana, İslami yaşantıdan, tasavvufî adaba her bakımdan örneğimiz oldu.

Seyda Muhammed Konyevî Hazretleri, 1942 yılında Mardin ilinin merkeze bağlı Konaklı köyünde dünyaya geldi. Doğduğu köy bir dağ yamacında, susuz ve insanların bin bir sıkıntı ile geçimlerini sağlamaya çalıştığı zor bir yerdi. Seyda’nın ailesi de bu köyde, bağcılık ve hayvancılıkla geçiniyorlardı.

Seyda’nın babası çok faziletli, takva ehli bir insandı. Seyda’nın annesi ise, Hazreti Ömer radıyallahu anh Efendimizin soyundandı ve meşhur Şeyh Musa-i Zolî’nin torunları olarak biliniyorlardı. Asla yabancılara kızlarını vermeyen Mollazade bir aileydi. Ama Seyda’nın babası Hacı Hasan Efendi erdemiyle, ahlakıyla diğer insanlardan farklı olduğunu hemen hissettiriyordu. Bu hali, Farukî yani Hz. Ömer efendimizin soyundan gelen ve Şeyh Musa-i Zoli’nin torunlarından olan şeyh Abdi Esvet ailesinin dikkatini çekti ve gönül rahatlığıyla kızlarını Hacı Hasan Efendiye verdiler. Seyda hazretleri işte bu ailenin ilk çocuğuydu.

 

Çocukluğu

Seyda Hazretleri daha beş yaşında iken Kur’an-ı Kerim’i okumayı öğrendi ve hatmetti. Köylerine yakın bir mesafede olan ve Nakşî şeyhi olan Seyda Molla Abdulcelil’den tevbe aldı ve düzenli hatmelere devam etti.

İlim öğrenmeye ve İslami yaşantıya çok meraklıydı. Fakat köylerinde ve yakın bir yerde medrese olmadığı için sistemli bir eğitime başlayamadı. İlkokulu bitirdikten sonra ilim tahsiline başlamadan önce bir süre ailesinin işlerine yardımcı oldu, çobanlık gibi işler yaptı. Bu yıllarda içini ilim hasreti yaktı durdu. Bu onun ileride ilmin kıymetini daha iyi bilmesine vesile olmuştur.

O zaman dahi Seyda Muhammed Konyevî Hazretlerinin keskin zekâsı, yakın çevresinin ve onu tanıyanların dikkatini çekerdi. Akrabaları, onun okuyup o dönemin en revaçta görülen mesleği olarak öğretmen olmasını isterken, köyün imamı olan dayısı onun medreseye yerleşmesini ve İslami ilimleri tahsil etmesini istiyordu. Zira daha küçük bir çocuk iken bile kendisinde mahzun ve vakur bir hal vardı. Diğer çocuklara hiç benzemiyordu. Farklıydı. Zira o, yüce bir davanın ağır yükünü taşıyacak bir edebe sahipti. Çok şefkatli ve merhametliydi asla çocuk veya genç arkadaşlarıyla kavga etmedi. Yaşı büyük birinin hali gibi vakur, ağır başlı dururdu. Küçük yaşına rağmen büyüklerin zor yapabileceği ağır iş ve sorumluluk isteyen birçok işlerde babasına yardım ederdi.

Seyda Hazretleri, Hacı Hasan Efendinin ilk çocuğuydu. Hacı Hasan Efendinin bir üzüm bağı vardı ve bunun dışında da biraz koyunları vardı. Seyda hazretleri sabahtan akşama kadar ya üzüm bağında babasına yardım ederdi ya da koyunları meraların bulunduğu çok uzak yerlere götürerek, çobanlık yapardı. Bütün bunlar olurken, hayatın deveranı içinde olgunlaşıyor; günlerini tefekkür ve ibadetle geçiriyordu.

Seyda Hazretleri küçük yaşta olmasına rağmen ibadetlerine azami hassasiyet gösterirdi. Köylerinde kuraklık olduğundan hayvanları otlatmak için götürdüğü yerlerde su bulmak zordu. Bu sebeple gece yola çıkarken, sabah namazını düşünerek suyunu yanında götürürdü. Herhangi bir sebeple suyu zayi olduğu zaman; “Sabah namazının abdestini nasıl alacağım?” diye endişelenir, namazımı kaçırırım diye uyumaz ve vaktin girmesine yakın, abdest almak için o karanlıkta uzaktaki bir köye giderdi.

Seyda Hazretleri, bunların hepsinin Allah-u Zülcelâl’in bir ikramı, o’nun bir ni’meti olduğunu ifade ederdi. Bütün bunları, kendisinin kemalâtı olduğunu açıklamak için değil, Allah-u Zülcelâl’in kendi üzerindeki bir ni’meti olduğunu açıklamak için söylerdi.

Seyda Hazretleri, daha küçük yaşlardayken bile cemaati kaçırmazdı. Köy halkından o yaştakiler arasında camiiye gelen de yoktu. Köyün imamlığını yapan dayısı, ona nazar olabileceğinden endişe ederdi. Hiç kimse ona bunları yapmasını emretmediği halde ibadetlerine devam ediyordu. Bu da gösteriyor ki bütün bunlar, Allah-u Zülcelal’in ona bir ikramıydı.

Seyda hazretleri daha küçükken yaşadığı ilginç bir hadiseyi şöyle anlatmıştır:

Dayımın ailesi Osmanlılar zamanında askerden muaftılar. Onlar sadece ilimle ve halkı irşad ile meşguldüler. O yüzden bu aileden hiç kimse ticaretle de uğraşmazdı. Onlar sadece görev yaptıkları yerlerde İslam’ın yaşanması ve öğrenilmesi için çaba içinde olurlardı. Halkın içindeki ihtilaf ve niza’a da müdahale eder ve barışın sağlanmasına çalışırlardı. Sırf bu yüzden Osmanlılar bu aileye flama şeklinde bir barış bayrağını armağan etmişlerdi.

Kuran-ı Kerim’de de,

“Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminde bir gurup dinde (dinî ilimlerde) geniş bilgi elde etmek ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.” (Tevbe, 122) buyrulmuştur. Alimlerin askere gitmemesi İslamî bir hükümdür.

Cumhuriyet kurulduktan sonra eskiye ait ne kadar kaide ve kural varsa rafa kaldırıldı. Ve dayımın ailesine ait tüm erkekler askere sevk edildi. Bunların hepsi sakallı ve sarıklı hocalardı. O dönemde zaten din alimlerine karşı her bahane ile eziyet yapılıyor, toplum nezdindeki itibarları yok edilmeye çalışılıyordu. Elbette yaşlı başlı alimlerin sakallarının tıraş edilerek askere göndermeleri ailelerine ve cemaatlerine çok ağır geliyordu.

Üstelik köyümüzde yıllardır imamlık yapan dayımın yaşı da hayli ilerlemişti, sağlığı o günkü askerlik şartlarına dayanacak gibi değildi. Ama tek parti döneminin hüküm sürdüğü o kasvetli günlerde, sürekli askerler köye baskın düzenleyip onu ararlardı. Bir gün yine askerler köye baskın yaptılar. Dayımı bulamayınca hanımını alıp gideceklerini söylediler.

Bu köyün içinde şok etkisi yaptı. Tüm yalvarmalara rağmen askerler dayımın eşini evden çıkarıp götürdüler. Hal böyle olunca köylülerin de mutlaka tepkilerini göstermeleri lazımdı. Ve köyün tüm kadınları da benim yengemle beraber yürüdüler.

Ben o zaman küçüktüm, annem elimden tuttu ve ben de onlarla beraber yürüdüm. Köyün dışına çıkmıştık ki, iki atlı yolda belirdi. Bunlar iki genç adamdı, atları da gayet asildi. Bu gençlerle askerler arasında tartışma çıktı. Köyden hiç kimse bu gençleri tanımıyordu. Derken tartışma büyüdü ve askerler bu gençlere ateş açtı. Onlar, vadiye doğru atlarını sürdüler, askerler peşlerinden gitti. Bir süre vadiden silah sesleri geldi. Daha sonra biz köye yengemle beraber döndük. Bir daha askerler dayımı almak için gelmediler ve o gençlerin kim olduğunu da hiç kimse öğrenemedi. İslami ilimler ve yaşantı açısından böyle sıkıntılı yıllardı.”

Seyda hazretleri askerlik yaşına kadar okuyamadı. Evin büyük çocuğu olmasından ötürü hep babasına yardım etti. Okuma hasretiyle Seyda hazretlerinin içi hep yanardı ama yapılacak bir şey de yoktu. Yine bir gün bağda çalışırken Seyda’nın muhterem annesi onun mahzun ve neşesiz olduğunu gördü ve ona

– Oğlum neyin var neden hüzünlüsün? Diye sordu.

Seyda hazretleri annesine:

– Anneciğim düşünsene bir adam sıcak ve güneşli bir ortamda oruçlu halde çalışmak zorundadır ve iftar vakti geldiğinde çok susamış halde, elinde bir tas su bulunan bir kişiden o suyu istiyor. O da ona suyu vermiyor. İşte ben bu durumdayım.

– Kimdir bu suyu sana vermeyen oğlum?

– Babam vermiyor anne, zira ben o iştiyakla okumak istiyorum ama o müsaade etmiyor.

Bunu duyan anne, hemen Hacı Hasan Efendi’nin yanına gitti. Oğlunun durumunu kendisine anlattı ve izin için ricada bulundu. Aralarında konuşurlarken Seyda hazretleri yaklaşık yirmi otuz metre ötede onları gözlemliyordu. Derken konuşmaları bitti ve anne Seyda’ya doğru geldi. Gelirken gözleri yaşlı ve çok hüzünlüydü. Seyda hazretlerine dedi ki:

– Oğlum baban diyor ki “Bende okumasını istiyorum ama o bana yardım etmese nasıl geçineceğiz. Ben tek başıma bu kadar işin üstesinden gelemem.”

İkisi de hüzünlendi ve Seyda hazretleri çalışmasına devam etti.

Askerliği

Seyda Hazretleri, 24 ay yani iki sene gibi uzun bir süre askerlik yaptı. 1962 yılında Balıkesir’in Burhaniye ilçesinde iki aylık acemi eğitiminden sonra, Edremit’te iki ay ihtisas eğitimi aldı. Daha sonra Edirne’nin Keşan ilçesinde yirmi ay askerlik yaptı. 1962’de Yunanlılar tarafından bir uçağımızın düşürülmesinden sonra tam üç ay boyunca ‘Kırmızı Alarm’ ile İpsala sınırı boyunca mevzilerde kaldı. Bu süre boyunca İslami edep ve yaşantısıyla silah arkadaşlarına hep örnek oldu.

Askerde bu minvalde yaşadığı çok anı vardır. Onlardan birisi şöyledir;

“… Bir keresinde Seyda Hazretleri mevzide ezan okur ve askerlerle cemaat olup topluca namaz kılarlar. Bu olay dikkatlerden kaçmaz. Daha sonra komutanı,

“Sizin oralardan sesler yükseldi, neydi o?” diye sorar. Seyda hazretleri,

“Biz ezan okuduk” der. Komutan,

“Cephede ezan mı okunurmuş!?” diye itiraz yollu bir başka soru sorar. Seyda Hazretleri,

“Ezan zaten cephede okunmalı” diye komutanına, unutamayacağı bir irfan dersi verir.

 

İlk tahsili, hocaları ve ilim yolunda çektiği sıkıntılar

Medrese tahsiline ilk olarak Mardin’e bağlı Bilali köyünde başladı. Bu köyde, Seyda Molla Mahmud adında bir âlimden ders aldı. Bu zat, köken olarak Türkiye’den göç edip, Suriye’ye yerleşmiş bir ailedendi.

Türkiye’de medreselerin kapatılması sebebiyle birçok alim ve ilim talebesi o yıllarda Suriye’ye göç etmişti. Hatta Suriye’de Etrak, yani Türkler adıyla anılan mahalleler vardır.

Menderes döneminden itibaren İslamî ilimlere baskılar biraz azalınca medreseler yeniden açılmaya başladı. Seyda Molla Mahmud da, Türkiye’ye dönerek, bir medrese açmış ve İslami ilimlerin tedrisiyle meşgul olarak talebe okutmaya başlamıştı.

Seyda Molla Mahmud, ilim ehli, takva sahibi, bilge bir insandı. Seyda Konyevî Hazretleri, bir süre Seyda Mahmud’un yanında okuduktan sonra öğrenimine devam etmek için Van’ın Navhend ve daha sonra Şifreş köylerinde devam etti. Bu köyde ders veren Seyda Molla Hikmetullah ve Seyda Molla Abdulbari gibi değerli âlimlerin bulunmasına rağmen maalesef medrese binası yoktu.

İlim öğrenmek için köyün dışından gelen talebeler caminin içinde kalırlardı. Ne bir banyoları, ne de yemek yapacakları bir mutfakları yoktu. Mahrumiyet ve imkânsızlıklar içindeydiler. Öğrencilerin yemeklerini, kendileri de yoksul olan köylüler üstlenmişlerdi. Her bir öğrenciden bir aile sorumluydu. Sabahları ve akşam vakti geldiğinde o öğrenci gider, o ailenin kapısından kendisine pişirilen yemekten bir tabak uzatılırdı. Öğle yemeği imkânları zaten yoktu.

Kaldıkları caminin suyu da yoktu, ta uzakta bulunan bir dereden su getirirlerdi. İşin belki de en zor tarafı buydu.

Bir öğrenci yıkanmak istediğinde güğümüne su doldurur ve “tayin” yani yemeğini veren, kendisinin sorumluluğunu üstlenmiş aileye teslim eder, aile aldığı güğümü tandırda ısıtır ve o öğrenciye geri verirdi. Ancak bu şekilde sıcak su bulabiliyorlar, yoksa soğuk suyla yıkanıyorlardı.

Seyda Hazretleri, yaşadığı zorluklarla dolu talebelik yıllarını anlatırken, “Ben sıcak su isteyemiyordum, zira utanıyordum,” der.

Seyda ilim yolunda çok çileler ve meşakkatler çekmiştir. Bu imkansızlıklar sebebiyle, şiddetli bir şekilde hastalanmasına sebep olan bir hadise yaşamıştır.

Havanın ayaz kestiği ve suların buza döndüğü bir kış gününde yıkanma ihtiyacı olur. Ne yapacağını bilemez Seyda… Utandığı için ailelerden de sıcak su isteyemez. Çaresiz dereye yönelir.

Seyda hazretleri diyor ki, “Derenin durgun ve derin olan yerleri bütünüyle buz tutmuştu akan yerleri de derin değildi, yıkanmaya yaramıyordu. Buzları kırdım ve o buzların altına girerek yıkandım.”

Hava o kadar soğuktur ki sonrasında camiye gelinceye kadar tüm vücudu buz tutar ve çok şiddetli şekilde hastalanır. Hatta böbrekleri hastalanır, Seyda’dan kan gelir. Bu hastalığın ağırlığından dolayı bir süre yatmak zorunda kalır.

Seyda Hazretleri doğunun bazı meşhur âlimlerinden de ilim tahsil etmiştir. Muhammed Diyauddin Hazretlerinin torunlarından olan Molla Takyeddin’in Halifesi Molla Abdulbaki ve Seyda-i Süleyman Banihi Efendi bunlardandır. Yine bu kıymetli zatlardan başka alimlerden ilim tahsil ettikten sonra, ilmini tamamlamak için son olarak, Nakşibendi yolu saadatlarından Gavs-ı Bilvanisi namıyla meşhur Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni hazretlerinin halifelerinden, Şeyh Seyda Abdussamed-i Ferhendî Hazretleri’nin yanına gelmiştir.

Onun yanında bir yıl kaldıktan sonra, zahiri ilimlerden (medrese ilimlerini bitirerek) icazet almıştır. Şeyh Seyyid Abdussamed-i Ferhendî Hazretleri, güzel ahlakından dolayı onu kerimesiyle (kızı ile) evlendirmiştir.

 

Tasavvufa alakasının başlaması

Seyda Konyevî Hazretlerinin, daha küçük yaşta iken tasavvuf büyüklerine karşı büyük bir sevgi ve alakası vardı. Genç yaşta Seyda Molla Abdulcelil’den tevbe alıp ve düzenli hatmelere devam ettiği gibi, hep tasavvuf ehli olan alimlerden ders aldı. Ama gerçek anlamda bir mürşide intisab ederek, tasavvufa yoluna girmesi ilginç bir rüya ile başladı. Bir tasavvuf şeyhinin damadı olmasına rağmen henüz hiç bir yere intisab etmemişti.

Seyda Konyevî kuddise sirruh, ilmi icazetine iki ay kala bir gün Diyarbakır’ın Silvan ilçesine bağlı Ferhend köyünün camisinde, Kur’an okurken uyuyakalır. Rüyasında cami kapısında bir ilim talebesi belirerek kendisine “Şeyh Alaaddin Haznevi Hazretlerinin kendisini falan köyde beklediğini” söyler. Seyda hazretleri o ilim talebesine sevincinden sarılır ve: “Sana da Şeyh Alaaddin’e de kurban olurum” der. Seyda hazretleri rüyanın devamında Seyda Şeyh Abdussamet hazretlerine bu durumu açıklar ve ziyaret için hazırlıklar yapılırken uyanır.

Seyda uyandığında o köyün yakın olduğunu biliyordu ama Şeyh Alaaddin’in Suriye’de olduğunu ve o köye gelmediğini de biliyordu.

Bu rüya sebebiyle Şeyh Alaaddin Haznevi Hazretlerine karşı derin bir muhabbet hasıl oldu. Fakat o sıralar Suriye’ye gitmek kolay olmadığı için imkan ve fırsat bularak gidemedi. Tâ ki doğduğu köye imam tayin olununcaya kadar…

 

İlk Mürşidi Şeyh Alaaddin Hazretlerine gidişi

O dönemlerde köylüler hem fakirdi, hem de ticaret yapacakları bir alan olmadığı için atlarıyla ürünlerini huduttan bir şekilde gizlice sızarak Suriye’ye götürürler, sattıkları ürünlerinin karşılığında yine ihtiyaç duydukları şeyler alarak geri dönerlerdi. Zaten Osmanlı devrinde Suriye bizim bir vilayetimizdi, sınırın iki tarafındaki köyler birbiriyle akraba idi. Bu sınırlar zoraki bir şekilde halkın arasına çizilmişti. Sırf belki de o yüzden yöre halkı hiçbir zaman Türkiye-Suriye tabirini kullanmadılar. Onlar bu suni sınırı hazmedemedikleri için “Ser het” “Bın het” dediler yani hattın üstü hattın altı.

Bir gün yine köylüler Suriye’ye gidecek böyle atlı bir kervanın hazırlığı içerisindeyken, Seyda Konyevî Hazretleri gelerek onlara, “Ben de sizinle gelsem olur mu?” diye sordu. Köylüler çok şaşırdılar; zira yolculuk çok tehlikeliydi. “Seyda, sen âlim bir zatsın, senin ne işin olur böyle bir yolculukta?” diye hayretlerini dile getirdiler. Seyda: “Ben de manevi ticaret yapacağım” deyip o kafileye katıldı ve onca tehlikeyi göze alarak Suriye’ye gitti. Zira o gördüğü rüya sebebiyle Şeyh Alaaddin Haznevi Hazretlerine karşı derin bir muhabbet duyuyordu.

Seyda Konyevî Hazretleri, Suriye’nin Kamışlı şehrinden arabayla Telmaruf beldesine giderek Şeyh Alaaddin Hazretlerini ziyaret etti. Vardığında, Şeyh Alaaddin Hazretleri de sanki onu bekliyormuş gibi karşıladı ve özel olarak ilgilendi. Ondan tarikat aldıktan sonra tam bir hafta orada kaldı. Daha sonra yine aynı yöntemle Türkiye’ye döndü.

İMAMLIĞI

Seyda hazretleri ilmini tamamlayıp icazet alarak köyüne döndüğü zaman köyün imamı olan dayısı görevden ayrılmıştı. Köy halkı ona imamlık yapmasını teklif ettiler. Seyda Konyevî Hazretleri kendi köyü olması sebebiyle ilk önce kabul etmek istemedi. Ancak köylüleri çok ısrar edince onlara iki şart koştu. Bu şartlardan;

Birincisi; çalgılı düğünlerin terk edilmesi ve kadınlarla erkeklerin bir arada oynamamaları idi.

İkincisi ise; beraberinde getirdiği talebelerin, bakımının üstlenilmesi idi. Köylüler bu şartları kabul ettiler. Orada küçük bir medrese yaparak üç yıl ikamet etti.

Üç yıl sonra, köylülerden birisi düğününü çalgılı bir şekilde yapınca oradan anlaşma bozuldu. Seyda hazretleri daha önce ilim tahsili için tanıdığı Bilali köyüne gitmek istedi ve köylüler de onun kendi köylerine gelmesi için can atıyorlardı. Seyda hazretleri o köyün imamıyla konuştu. Zira köyün imamı onlarla anlaşamıyordu. Seyda hazretleri Bilali köyü imamıyla müftülüğe gidip “becayiş (normal)” usuluyle tayinini o köye aldırdı. Köye dönünce de muhtarı çağırıp ona köyden gideceğini ve o köy halkına da söz verdiğini söyledi. Muhtar adeta şok olmuştu. Köyün ihtiyar heyetini topladı ve ricada bulundularsa da Seyda bunu kabul etmedi.

Köylüler bu defa müftülüğe gidip müftüden ricada bulundular. Ayrıca eğer Seyda köyümüzden giderse köyde kargaşa çıkacağını ve kötü şeyler bile olabileceğini söylediler. Müftü Seyda’nın tayinini iptal edince Seyda köyde kalmaya mecbur kalmıştır.

Bazı geceler hayırlı bir yer ve hayırlı bir nasip dileyerek ağladığı söylenir. Bu duası kabul olmuş olmalı ki, o sıralarda Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni Hazretleri vefat etmiş ve halifesi Seyyid Muhammed Raşid Hazretleri, insanlara Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini anlatmak suretiyle irşada başlamıştı.

Seyda Konyevî kuddise sirruh, Seyyid Muhammed Raşit Hazretlerinin daveti üzerine, Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni Hazretlerinin halifelerinden birisi olarak kayınpederi Abdussamed-i Ferhendi Hazretleriyle ile birlikte Menzil köyüne geldi.

Yirmi yıldan fazla Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerinin yanında kaldı ve hizmetinde bulundu. Seyda Hazretleri o günleri anarken; “Keşke bütün ömrümüz onun hizmetinde geçseydi.” buyurmuştu.

 

Menzilin Müezzini ve Seydası

Seyda Konyevî Hazretleri Menzil’de hem müezzinlik yapıyordu, hem de müderristi. Medresesinde nice âlimler yetişti. Şeyhinin akrabaları olan gençlere ve şeyhinin bizzat çocuklarına da Seydalık yaptı; onlara ders verdi.  İlm-i Alet diye tanımlanan gramer ilimlerinin yanı sıra Hadis, Tefsir, Hanefi ve Şafii fıkhı ve tasavvuf ilimlerini okuttu.

Seyda Konyevî Hazretleri, her gün sabah erkenden medreseye gelir, öğrencileriyle akşama kadar ilgilenirdi. Bazen ders olmamasına rağmen öğrencilerinin arasında hiç konuşmadan sukût hali içerisinde uzun uzun oturur, bu sırada ortamda ne bir ses olurdu ne de bir hareketlilik… Seyda bu haliyle de adeta talebelerine vakar ve tefekkür dersi verirdi.

 

Seyda ile medresede bir gün

Seyda hazretleri her gün şafakla beraber camiye gelirdi evden çıkarken son derece dinç ve canlıydı. Az sonra minareden Seyda’nın billur sesiyle ezan semaya yükselecekti. Seyda’nın ezanı hem insana iman coşkusu verir, hem de hüzünlendirirdi. Adeta bir yalvarışla okunurdu bu ezan.

Daha sonra Sultan Muhammed Raşit hazretlerinin camiye teşrifleriyle müezzinlik yapardı namaz ve tesbihatın bitiminden sonra Seyda eve gider kahvaltısını yapardı. Kahvaltıdan hemen sonra o zaman henüz çocuk yaşta olan iki evladını yanına alıp medreseye gelirdi. Seyda’nın evinden medreseye geldiği sokağın ortasında zikzaklar çizerek tüm sokak boyunca devam eden ve köyün atık sularının içinde aktığı bir kanal vardı. Seyda hazretleri bu kanalın bir sağına bir soluna atlayarak ilerlerdi medreseye. O kadar canlı ve dinçti ki, adeta medreseye bir gece ayrı kalmanın hasretiyle hemen kavuşmak için hızla yürürdü.

Bendeniz o yıllarda Seyda hazretlerinin talebesiydim. Medresemiz topraktan bir yapıydı. İki oda ve bir aradan ibaretti.

Biz yaklaşık elli öğrenciydik. Seyda hazretleri medreseye varmadan öğrenciler çoktan hazırdılar. Zira öğrenciler seher vaktinde kalkardık. Kendi aramızda cemaatle sabah namazını kılardık. Daha sonra herkes Kuran-ı kerim’den bir hizp okurdu. Akabinde de metin ezberleme saatine girmiş olurduk. Dışarıda kar ve buz da olsa metinleri dışarıda ezberlerdik.

Bütün öğrenciler, kitapları ellerinde ve mahkûmların hapishanede volta atması gibi gidip gelerek, mırıldanarak, metinleri ezberlemeye çalışırlardı. Yaklaşık iki saat süren bu metin ezber bölümünden sonra kahvaltı saati gelirdi. Yine dışarıda, bir barakanın altında, demirden olan masalara otururduk. Kahvaltı dediğimiz hep çorbaydı. Dörder beşer öğrenci bir kase çorbadan karnımızı doyururduk. Eğer mercimek çorbasıysa o gün çok nasipliydik. Zira bazen artan yemekler israf olmasın diye medresenin aşçısı “Deli Hüsnü”  tarafından karıştırılır çorba yapılırdı. Bu evvelki akşam yemekte ne varsa; nohut, fasulye, patates veya bulgurdan oluşan bol sulu bir çorba olurdu.

Kahvaltı bitince içeri girer, dersimizi hazırlardık. Herkes kitabını eline almış son bir defa gözden geçirirken Seyda hazretleri pencerenin önünden geçerdi. Bütün talebeler ayağa kalkar ihtiramla Seyda’yı beklerdik.

Biz ders sırasında da, dersin dışında da Seyda hazretlerini sever, sayardık. Ona çok saygı duyardık ama bir o kadar da onunla ilmi meselelerde rahat konuşurduk. Bazen bir konuda değişik sorular sorar, adeta tartışırdık. Ama her şey edep ölçüleri içinde olurdu. Her bir öğrenci dersini bitirdiğinde sesli bir şekilde Seyda’sına şöyle dua ederdi: “Cezakellahu hayren kesiren”

Manası: Allah-u Zülcelal sizi mükafatlandırsın.

Seyda hazretleri de buna şöyle karşılık verirdi: “nefeekellahu nef’en mubinen”

Manası: Allah-u Zülcelal seni faydalandırsın.

Bu karşılıklı duadan sonra Seyda ile olan ders bölümü bitmiş demektir.

Medresede dersler genelde birebir verilir. Ancak aynı kitabı okuyan ikişer üçer gruplar da olurdu. Seyda derse tam başlayacağı sırada aşçımız Hüsnü, Seyda hazretlerine bir ıhlamur getirirdi. Seyda ıhlamurundan bir yudum aldıktan sonra derse başlardı. Ders biterse Seyda hazretleri Kuran okurdu. O zaman muşahade ettiğim kadarıyla, Seyda her gün altı cüz Kuran okurdu.

Seyda akşama kadar hep medresede kalırdı. Namaz saatleri dışında ya ders verirdi yada Kuran okurdu. Bazen saatlerce ders olmadığı halde karşısında diz üstü oturarak beklerdik. O da bize bakar dururdu. Adeta bize sukut dersi verirdi. Seyda’nın tüm talebelerinde bir vakar vardı.

İlim sevgisi

Mürşidi Seyda Muhammed Raşid Hazretleri, 12 Eylül darbesinden sonra sürgüne gönderildiğinde köydeki medreseler de mecburi olarak tatil edilmişti. Seyda Konyevî  Hazretleri, medresenin kapalı olmasını bir türlü kabullenemiyordu. Sırf, ‘Medrese kapalı kalmasın, az da olsa ilmi bir hareketlilik, faaliyet olsun’ diye, her sabah kalkar zeytin, peynir ve ekmeklerini yanlarına alarak, henüz küçük olmalarına rağmen çocuklarını da yanına alıp medreseye gider, oturup onlarla ders yapardı. Nitekim dönemin en zorlu şartlarına rağmen o medreseyi asla kapatmadı.

medrese hatıraları

O günlerde bir gariplik olduğunu sezmiştik. Sofilerin Menzile gelmemeleri için Seyda Muhammed Raşit hazretleri talimat vermişti, köy bayağı sessizdi. Seyda Muhammed Raşit ve Seyda Muhammed Konyevî hazretlerinin kıyafetleri bile değişmişti. Şalvar, pardösü ve yelek ile camiye geliyorlardı. Edeben de soramıyorduk. Biz her şeye rağmen okumamıza devam ediyorduk.

Bir gece medresede uykuda iken pencereye hızlı hızlı vurulan bir el sesiyle uyandık. Pencereden baktığımızda Seyda hazretlerinin pencereye vurduğunu gördük. Hayırdır inşallah deyip hemen kapıya koştuk kapıyı açınca Seyda hazretlerinin yine şalvarlı bir şekilde kapıda belirdiğini gördük Seyda hazretleri içeri girdi ve “Çocuklar hemen giyinin, tüm ders kitaplarınızı da yanınıza alın. Tefsir, hadis, fıkıh ve gramer kitapları dahil hepsini yanınıza alın. Kuranı kerimden başka hiçbir şey bırakmayın ve hemen şu medresenin alt tarafındaki yardan dereye kadar inin oradan da güneye doğru ilerleyin ta Harabe köyüne kadar gidin. Size haber verinceye kadar da gelmeyin” dedi.

Biz hemen aceleyle hazırlandık. Kitaplarımızı da yanımıza alarak Seyda’nın söylediği güzergâhı takip ederek harabe köyüne kadar gittik o köyden aramızda talebe olduğundan köylülerin hemen bizden haberleri oldu ve evlerini açtılar. Yaklaşık dört eve yerleştik. Abdest aldık sabah ezanını bekledik. Birazdan Menzil’in minaresinden Seyda hazretlerinin yanık sesiyle ezan sesi geliyordu. Bu gün sanki ezan daha hüzünlü ve anlamlıydı. Kaldığımız evlerde ev sahipleriyle beraber cemaatle namazımızı kıldık. Köylüler bize çok harika bir kahvaltı hazırladılar, adeta siz yalnız değilsiniz dercesine. Kahvaltımızı yaptıktan sonra da kitaplarımızı açıp okumaya başladık. Kuşluk vaktine kadar orada bekledik sonra Seyda hazretlerinin gönderdiği elçi köye ulaştı. Meğerse o gece köye asker baskın düzenleyecek diye haber gelmiş. Seyda o yüzden bizi köyden çıkardı.

 

Mürşidiyle muhabbet bağı

Mürşidi Seyyid Muhammed Raşid Hazretleri onu çok sever, her şeyini onunla istişare ederdi.

Seyda Muhammed Konyevî Hazretlerinin, bazı nedenlerle oradan ayrılacağı söylentisi üzerine, Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerinin şöyle söylediği nakledilir; “Ey Molla Muhammed! Senin Menzilden ayrılman benim yüz ölümüme bedeldir. Ben bulunduğum müddetçe burada olacaksın. Benimle geldin ve benimle gideceksin.”

Mürşidi Seyyid Muhammed Raşid Hazretleri, Seyda Konyevî Hazretlerini çok severdi. Öyle ki bazı insanlar, kendileri söyleyemedikleri meseleleri onun aracılığıyla Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerine iletirlerdi. Seyda Konyevî Hazretlerine; “Seyyid Muhammed Raşid Hazretleri sizi çok seviyor. Bunun hikmeti nedir?” dedikleri zaman; “O benim kemalatımdan değil, Seyda (Seyyid Muhammed Raşid) Hazretlerinin şefkat ve merhametindendir” buyururdu.

1990 yılında Mürşidi Muhammed Raşid Hazretleri Seyda Konyevî Hazretlerine, Nakşibendî yolunda irşad izni ve halifelik vermiştir.

 

Hizmet edenlere duası

Seyda-i Konyevî Hazretleri, Seyyid Muhammed Raşid Hazretleri’nin vefatından sonra bir yıla yakın teberrüken Menzil’de kaldı. Daha sonra Seyyid Muhammed Raşid (Kuddise Sirruh)’nin işareti üzerine Konya’ya hicret etti. Hicreti sırasında Seyda’nın tüm Türkiye’den sofileri canla başla hizmet ettiler ama özelde Aksaray vilayetimizin sofileri adeta Seyda’nın evlatları gibi hizmet ettiler. Dergâhın fiziki çalışmalarına canlarıyla mallarıyla hep destek oldular. Dergâhın inşası sırasında özellikle medresenin inşaatı yapılırken bazı duygusal hadiseler de yaşandı.

Medrese inşaatını müşahede eden Seyda’nın evlatlarından Hüsameddin Efendi o günü duygulanarak şöyle anlatıyor: “O gün çok soğuk ve ayaz bir gündü. Sofilerin elleri çamur içinde adeta donuyordu. Herkes ıstırap ve çileyle çalışıyordu ama hizmet aşkı onları durduramıyordu. Derken Seyda hazretleri geldi ve sofileri o ayaz içinde ve ellerinin çamurla beraber donmuş halini görünce ellerini göğe açtı ve “İlahi, bu hizmette bulunan kardeşlerimi cennetine al ve onlara cennette köşkler nasip et” diye tazarru ile dua etti.

Halen Konya’da insanlara Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini anlatmak suretiyle onların dünyada ve ahirette saadete kavuşmalarına vesile olmaktadır.

Seyda-i Konyevî  (Kuddise Sirruh), sevenlerine daima Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ve ashab-ı kiramın yolundan gitmelerini tavsiye eder, sevenlerine, Allah-u Zülcelal’in rahmetinden, nefsin ve dünyanın kötülüğünden çok bahseder.  Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), ashab-ı kiram ve ilmiyle amel eden âlimlerin ahlakından bahseder ve onlar gibi ahlaklanmalarını tavsiye eder.

Allah dostları, Cenab-ı Hakkın yeryüzüne rahmetle nazar etmesine vesile olan, Allah’ı kullarına anlatıp sevdiren, kullarını da Allah yoluna davet eden seçkin kullardır. Gaflet karanlığında boğulan insanlığı ancak onların irşadının nuru aydınlatır.

Kuran-ı Kerim iki kapak arasında duran bir kitap değil, Allah’ın kullarına bir hitabıdır. Allah dostları ise Kuran-ı Kerim’i okuyup okutan, onu beyan eden ve yaşantısıyla hayata geçirmeye örnek olan şahsiyetlerdir. Onların gönülleri tutuşturan samimi hitabı ile Kuran-ı Kerim müminlerin yüreğine tesir eder ve hayata yön verir.

İnsanlar ancak ilmiyle amil olan samimi âlimler etrafında cemaatleşerek dinlerini muhafaza edebilirler. Yoksa zamanın akıl çelen ve nefsi peşine sürükleyen fitneleri insanların çoğuna yolunu şaşırtır. Nitekim yok edilmek istenen İslami ilimler ve tasavvufi adab, ancak Allah dostu âlimlerin etrafında birleşmek suretiyle ihya edilmiştir.

Seydamızın şefkatli ve samimi daveti, nicelerini gaflet uykusundan uyandırmış ve batıl yollara savrulmaktan kurtarmıştır. Onun özlü ve tesirli hitabı, manevi himmeti ve akılda kalan nasihatleri gönüllerdeki kasveti silkelemiş, ibadetin lezzetini duyurmuştur.

Hiç şüphesiz imandan sonra maneviyat bağları Allah-u Zülcelâl’in bizlere en büyük nimetidir. Bu nimete vesile olanlar da, kendilerini Allah’ın yoluna adamış sadat-ı kiram hazeratıdır. Allah-u Zülcelal onlardan razı olsun. Dünyada onların yolundan ayrılmamayı, ahirette de onun şefaatine kavuşmayı nasip eylesin. Amin.

Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerinin tasavvuf yolunda irşad izni verdiği 6 halifesi vardır. İsimleri şöyledir;

  1. Seyda Yahya Abbasi Hazretleri
  2. Seyyid Abdulbaki el-Urfa Hazretleri
  3. Seyda Muhammed Konyevî Hazretleri
  4. Seyyid Abdulbaki Hazretleri
  5. Seyyid Yusuf Arvasi Hazretleri
  6. Seyda Ahmed El-Vani Hazretleri
Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 4 YORUM
  1. Kaan Akalın diyor ki:

    Allah razı olsun Seyda’mdan. Allah, başımızdan eksik etmesin. Bizi ona layık bir sofi eylesin!

    1. admin diyor ki:

      Amîn…

  2. kutsal diyor ki:

    nasil iletişlim kurabiliriz kendisi ile ?

    1. Fatih diyor ki:

      Kardeşim , SEYDÂ HZ. ‘i Konya nın Selçuklu ilçesinin Büyükayacık OSB bölgesinde Kayacık Köyünde ikamet etmektedir. Mübarek in dergahı, havaalanına yakındır. ÎNŞÂALLÂH gidip görün mübareği. Tevbe alın. Bu Hak Yoldan mahrum olmayın ÎNŞÂALLÂH.

BİR YORUM YAZ