İNSANIN SEVGİ İMTİHANI

İNSANIN SEVGİ İMTİHANI
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Allah-u Zülcelal insanı sevmek, sadakatle bağlanmak istidadıyla yaratmıştır. Her insan dünyaya geldiği günden itibaren çeşitli sevgi ve bağlanma tecrübeleri yaşayarak gelişir. Anasını babasını sever, eşini, çocuğunu, dostunu sever, arabasını evini sever fakat bu sevgi dairelerinden geçerken insan hep imtihan olur. Allah-u Zülcelal; “Mallarınız ve çocuklarınız ancak birer fitnedir; Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır.” (Teğâbun; 15) buyurarak, büyük bir sevgi duyarak gönül bağladığımız şeylerin şiddetli bir imtihan olduğunu haber veriyor.

Allah-u Zülcelâl kullarının kalbine çeşitli sevgilere karşı meyil vermiştir fakat bu sevgileri Allah sevgisi için feda etmesini de istemiştir. Allah-u Zülcelâl, kullarının kalbinin tam bir ihlâsa ermesi, saflaşması ve karışıklıktan kurtulması için onları çeşitli duygularını feda etmekle imtihan etmektedir. Mesela; Sahabe-i Kiram, Allah yolunda hicret ve cihad için mallarını ve ailelerini terk etmekle mükellef tutuldular. Hatta bunu yapmayanlar fasık sayıldılar ve şiddetle tehdit edildiler; “Onlara de ki; eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, akrabalarınız, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız evler ve meskenler, size Allah ve Resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah böyle fasıklar topluluğuna hidayet nasip etmez.” (Tevbe; 24)

Kişinin gönül bağladığı şeylerle yaşadığı imtihanlar ateş üstünde arınmak gibi insanı arındırır ve bunun sonucunda kalbindeki sevgi de saflaşır. Zaten Cenab-ı Hakk’ın kullarını yeryüzü gurbetine indirip, çeşitli belalar ile imtihan etmesinin bir hikmeti de budur. Allah-u Zülcelal istiyor ki kulları, Rabbini arasın, istesin, muhabbetle şevk ve iştiyak duysun…

Rabbimiz bizi her an görüyor olsa da biz O’na karşı perdeliyiz ve ona hasret duyuyoruz. Ama öte yandan O’nu bize tanıttıran ve bizi O’na ulaştırabilecek olan çeşitli hidayet ve yakınlaşma vesileleri de ihsan edilmiş ve o vesilelere sarılmamız emredilmiştir: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve O’na yaklaşmak için vesile arayın.” (Maide; 35)

Allah’a yaklaştıran bütün vesilelerin bütün ortak noktası ise, Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi veselleme uymaktır: “De ki: Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa hemen bana uyun ki, Allah da sizleri sevsin ve suçlarınızı affetmekle örtsün. Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Âl-i İmrân, 31)

Allah’ın kitabı, bizi Allah’a yaklaştıran bir vesiledir. Okumak, uzun uzun okuyarak namaz kılmak ve içindeki hükümleri uygulamak. Hepsinin talim ve tatbiki Peygamberimize uymakla gerçekleşir. Peygamber efendimize uydukça kalbimizdeki karmakarışık bir sürü meyil ve eğilim düzene girer, kendine ait olan yeri bulur.

Allah’ın bütün emirleri bizi sevgi imtihanından geçirir. Namaz ve oruçta, nefsimizin sevdiği şeylere karşı olan duygularımızı feda etmeden Allah’ı razı edemeyiz. Mali ibadetleri yerine getirirken sadece mala karşı duyduğumuz sevgiden değil, kendileri için mal mülk biriktirme sevdasına düştüğümüz evlatlarımıza karşı duyduğumuz sevgiden de fedakârlık ederiz. Peygamber efendimiz torunlarını öpüp severken, “Siz çocuklar, anne babalarınızı (infakta) cimriliğe, (cihatta) korkaklığa, (ilim öğrenmekten geri kalıp) cahilliğe sürüklersiniz,” (Tirmizî, “Birr”, 11; İbn Mâce, “Edeb”, 3) buyuruyordu.

Kısacası, sevgilerimiz Allah’a giden yolda engellerimizdir. Bu sebeple tasavvufta kalpten masivayı, yani Allah’tan başka her şeyi çıkarmak önemli bir gayedir.

Başka sevgiler Allah’a
itaatimize engel olmamalı

Kâinata baktığımızda akıl almaz bir büyüklükle karşılaşıyoruz. Sayısı belirsiz galakside trilyonlarca yıldız, gezegen… Bu kadar büyük bir kâinatta bütün insanlar, küçük bir gezegene, dünyaya doldurulmuş.

Allah-u Teâlâ, her şeye kadir olduğuna göre dileseydi her bir insanı Hz. Âdem aleyhisselam gibi yetişkin halinde topraktan yaratır, her bir gezegeni de dünya gibi hayata elverişli kılıp, bütün insanları onlara tek başına yaşayabilecekleri şekilde yerleştirebilirdi. Sonra her bir insana kâinatın ömrü kadar ömür verip, “Başka hiçbir şeyle meşgul olma, yalnız bana kulluk et” diye emredebilirdi. Hepimizi bir dünyada yaratması, birbiri ardınca nesiller olarak getirmesi, aramıza türlü türlü bağlar koyması hep onun iradesinin neticesi.

Allah Teâlâ bir ayet-i kerimede insanı çeşitli türden akrabalık ilişkileri içinde yaratmasına dikkat çekerek şöyle buyurur, “Sudan bir insan yaratıp ona bir soy ve hısımlık bağları yapan O’dur. Rabbinin her şeye gücü yeter.”(Furkan; 54)

Demek ki Allah-u Zülcelal, bizi birbirimizden ve birbirimize karşı sevgi ve şefkat duyar şekilde yaratmayı seçmiş, aramıza çeşitli duygular koymuş. Hem bizi aramızdaki bağları koparmayı, bencilleşmeyi de yasaklamış, sıla-ı rahmi emretmiştir: “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.”(Nisa; 1)

Dikkat edersek Allah-u Zülcelâl insanlarla ilişkilerimizde görevlerimizi yerine getirmeyi ve şefkatle muamele etmeyi emrediyor. Öte yandan Allahu Zülcelal’in sevgisinden başka sevgilere takılıp kalmak, bunları asıl gaye haline getirmek de insanda eksen kaymasına sebep oluyor. Bu sebeple Allah’ın herhangi bir emri ile bir sevdiğimize karşı olan duygularımız arasında kaldığımız zaman Allah’ın emrinin hemen ağır basması, diğer duyguyu hakkı olan sınıra doğru itmesi gerekiyor.

Eğer insan kalbinin asıl eksenini Allah sevgisine göre ayarlayıp, diğer bütün sevgileri ise “Allah için” ve “Allah’ın rızasına uygun olacak şekilde” uygun birer yörüngeye oturtursa, işte ancak o zaman semadaki o mükemmel ahengi iç âleminde de kurabiliyor. O zaman her bir sevgi, kendi ağırlığına uygun bir yörüngede akıp gidiyor ve hiçbir sevgi diğeriyle çarpışmadan insanın iç dünyasını zenginleştiriyor.

Elbette bu ahengi kurabilmek için önce kalbi Muhabbetullah’a ayarlı bir eksene oturtmak gerekiyor. Bunun da bir usulü var elbette.

Sevgiler birbirinden ne kadar farklı olsa da hepimiz biliyoruz ki bütün sevgilerin bir ortak yönü var; “Sevgi, beraberlik istiyor.” Bir kişiyi çok sevdiğinizi söyleseniz ama hiç arayıp sormasanız, hiç ziyaret etmeseniz, “Bu nasıl sevgi yahu?” demez mi? Demek ki kuru kuruya bir sevgi iddiasını herhangi fani bir insan bile kabul etmiyor.

Muhabbeti için vesileler arayalım

Cevamiul kelim mucizesinin sahibi Peygamber efendimizin, “Kişi sevdiğiyle beraberdir” (Buhârî, Edeb, 96) hadis-i şerifi, bir yerde, “Seven, sevdiğiyle beraberlik için fırsat kollar, beraber olmaya çare arar” manasını da işaret ediyor. Öyleyse Allah’a karşı sevginin de ispatı ancak Allah’a yaklaşmak için vesileleri kollamak, hiçbir fırsatı kaçırmamaya çalışmakla mümkün.

Meşhur kudsi hadis-i şerifte Cenab-ı Hak; “Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli herhangi bir şeyle Bana yakınlık kazanamaz. Kulum Bana (farzlara ilâveten işlediği) nafile ibadetlerle durmadan yaklaşır. Nihayet Ben onu severim. Kulumu sevince de Ben onun (âdeta) işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, akleden kalbi ve konuşan dili olurum. Ben’den her ne isterse, onu mutlaka veririm. Bana sığınırsa, onu korurum.” (Bkz.Buhârî, Rikāk, 38; Ahmed, VI, 256; Heysemî, II, 248) buyuruyor.

Bunun için, Allah-u Zülcelal ile baş başa kalmaya iştiyak duyarak ibadet etmek gerekiyor. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz buna işaretle, “Allah, bir toplulukla gece yolculuğuna çıkan ve o toplulukta bulunanlara uykunun en tatlı olduğu ve başlarını yere koyup uyudukları bir zamanda, kalkıp Allah’a yalvarıp yakaran ve Allah’ın âyetlerini okuyan kimseyi sever.” (Nesâî, Zekât, 75) buyuruyor.

Samimiyetle itaat şartı

Sevginin bir gereği de, sevilenin rızasını kazanmayı her şeyden çok arzu etmektir.

Yahya b. Muâz rahmetullahi aleyh buna işaretle, “Hüküm ve hududuna riayet etmeden Allah’ı sevdiğini iddia eden samimi değildir” buyuruyor. Öyleyse Allah-u Zülcelâl’in emir ve yasaklarına uymadan sevdiğini iddia etmenin bir geçerliliği olamaz.

Elbette çoğumuz Allah’ı sevmediğimiz için değil, ama Allah’ın emirlerine uyma konusunda nefsimize söz geçiremediğimiz için bu hususta eksiklik yapmaktayız. Bunun da sebebi kalbimizdeki Allah sevgisinin kuvvetli bir şekilde yerleşip bütün varlığımızı kaplamamış olmasıdır. Bunun sebebi ise az zikretmektir. Kişinin Allahu Zülcelâl’i zikri ne kadar artarsa, Allahu Zülcelâl’e olan Muhabbeti de o kadar artar, kuvvetlenir. Kalpte de muhabbet ne kadar kuvvetli olursa Allah için yapılan fedakârlıklar da gözde o kadar küçülür. Bayezid-i Bestami rahmetullahi aleyh, “Muhabbet, senden olan çok şeyi, (ibadet ve taati) az görmen; Sevgili’den olan lütuf ve ihsanı çok görmendir” buyuruyor.

Esasen insan, Allah’ın lütuflarını hakkıyla tefekkür edecek olsa, Onun istediği fedakârlıkların onun yanında ne kadar az olduğunu kavrar. Allah’ın verdiği nimetlerin sadece birazını feda etmemizi istediğini, üstelik buna ebedi bir mükâfat vaad ettiğini görür. Bunları tefekkür edince de muhabbeti ziyadeleşir.

İnsan aklıselimini güzel kullandıkça Allah’ı ne kadar çok sevmesi gerektiğini anlar. Bu sebeple İbni Ata rahmetullahi aleyh der ki: “Muhabbet, kalplere dikilen fidanlardır; aklın ölçüsünde meyve verir.”

Muhabbetullah kalbte bir nurdur

Âlim ve evliyaların tarifine göre, muhabbetullah ve marifetullah kalpte bir nurdur. Bu nur, ibadetle, zikirle iyice kalbe kök salar ve sonunda kul sırf “Allah için” olur. Kalbindeki bütün sevgiler ve sarf ettiği bütün çabalar sadece Allah içindir.

Bu sebeple de kendi nefsi adına bir duygusu kalmamıştır ve Allah’ın dinine hizmetin veya Allah’ın emirlerine uymanın onun dünyevi hayatına getireceği zorluk ve sıkıntıları hissetmez olur. Yahya b. Muaz muhabbetin bu derecesi hakkında, “Hakiki muhabbet eza ve cefa ile eksilmez, iyilik ve ihsan ile de artmaz,” buyurur. Böyle bir muhabbete eriştiği zaman, Allah’tan gelen hiçbir bela ve imtihan kişinin kalbini bulandırmaz.

Kuvvetli muhabbetin bir işareti de, sevilen Zat’ın adı anıldığı zaman kalpte bir ürperişin meydana gelmesidir. Mecazi bir aşkta bile âşık olan sevgilisinin adı anıldığı zaman yüzünün rengi değişerek kendini ele verir. Elbette böyle bir kul da, “Allah bunu emretti” sözünü duyunca hemen harekete geçer ve hiçbir tereddüt geçirmez. Ayet-i kerimede böyle bir kalp hassasiyetine sahip olan sahabelerin hali şu ifadelerle övülmüştür: “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’ın adı anıldığı zaman kalbleri titrer. Kendilerine Onun âyetleri okunduğunda imanları artar ve onlar yalnız Rablerine tevekkül ederler.” (Enfâl; 2)

İnsanın kalbi Allah’ın muhabbetiyle hassaslaşınca, şehvetlerin verdiği ağırlık ve gafletten kurtulur ve her şeyi selim bir akılla görmeye başlar. Bu durumda da fani olan dünyaya değer vermez, insanların düşkünlük gösterdiği şeyleri küçümser, Allah’ın sevgisine layık bir kul olmayı asıl gaye edinir. Böyle yaptıkça da Allah o kulunu daha çok sever ve ona sevgisini nasip eder. Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor: “Allah, takva sahibi, gönül zengini ve kendisini ibadete vererek şan ve şöhretten uzak duran, nefsinin ıslahı ile meşgul olan kulunu sever.” (Müslim, Zühd, 11)

İşte tasavvuf yolunun gayesi de insanı Allah’a sevdirmek ve Allah’ın sevgisiyle insanı yüksek makamlara eriştirmektir.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ