İslam İçin Neleri Terk Etmediler ki?

Ahmed Haliloğlu

Yazarın şu ana kadar yazılmış 9 makalesi bulunuyor.

Ümmetin selameti
için feda olanlar

 

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi…

 

Bu beyitler dünyanın “Muhteşem” sıfatı ile tanıdığı Kanuni Sultan Süleyman’a ait. İnsan sağlığının ehemmiyetini en güzel cümleler ile akıllara nakşediyor.

 

Size can alıcı bir soru soralım: “İnsan, hiç tanımadığı insanlar için sağlığını tehlikeye atar mı? Gözlerini feda eder mi? Bitmeyen ameliyat ağrılarına, yenilerini eklemeyi göze alır mı?” Soruların cevabını birazdan kendiniz verin.

 

Konya taraflarında küçük bir köy… Yaşı atmışları geçmiş nurani bir zat. Mavinin alabildiğine derinleştiği gözlerinde, onu çok yakından tanıyanların bildiği rahatsızlıklardan mütevellit ağrılar, raks ediyor. Türkiye’nin her tarafından otobüslerle yüzlerce insan akmış o köye.

 

Ameliyattan yeni çıkmış nur çehreli zat, doktorların tüm ikaz ve ısrarlarına rağmen cemaate çıkmış. Merhamet nazarıyla insanları tevbeye davet ediyor. Ağrılarından, hastalığından kimsenin haberi yok. Gelenlerin kimisi dua istiyor, kimisi derdini anlatıyor, kimi içine düştüğü vartalara çare arıyor.

 

Gök gözlü zat, çoğunu ilk defa gördüğü bu insanların dertleri ile hemhal oluyor, onların acıları ile elemleniyor, hüzünleri ile kederleniyor, bitip tükenmez ağrılarına bir de kalp sancıları ekleniyor. Bu fedakârlığı isimlendirelim; bunun adı diğergamlıktır, fedakârlıktır. Kendini ümmetin selameti için feda etmektir…

 

İlim için, İslam için
bekâr kalanlar

 

Yeryüzü Ehl-i Sünnet âlimlerinin böyle fedakârlıklarına her daim şahit olmuştur. Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin devrine bakın. Ashabı Suffa fedakârlığın, değergamlığın Asr-ı Saadetteki temsilcileri… Yalnızca Allah Rasulü ile beraber olmak için evlerini, ocaklarını terk etmişler, ilim için bekâr yaşamışlardır. Geçimleri Allah Rasulü tarafından sağlanan Suffe Ehli, kimi zaman günlerini aç geçirmişlerdir. Ama ilmi, gelecek nesillere aktarmak için Mescidi Nebevi’yi terk etmemişlerdir. Ancak evlenenleri ayrılmıştır.

 

Bekârlıktan söz açılmışken; ilim için bekâr kalan âlim sayısı azımsanmayacak kadar çoktur.

 

Ehl-i Sünnet’in yüz akı isimlerinden Abdulfettah Ebu Gudde merhumun bekâr âlimleri anlattığı “El-Ulema’ul Uzzab” isimli eseri vardır. Son asırda sadece Türkiye’de bile evlenmeyen kaç tane âlim var. Üstad Saidi Nursi, son mesnevihan Tahirül Mevlevi, postacı Ahmed Avni Dede, İsmail Sahib Sencer, Gümülcineli Mustafa Asım Efendi…

Yeter dediğinizi hisseder gibiyim.

 

Fedakârlık bu ümmetin temel taşıdır. Bakınız saydığım isimler kendilerini feda etmişlerdir ümmete. Bir tas sıcak çorbadan, aile saadetinden, evlat sevgisinden uzak; tozlu kitapların arasında gecelerini gündüzlerine katmışlar, ilmin yok olmaması için ellerinden gelen gayreti sarf etmişlerdir. Çilenin, fedakârlığın, hizmetin, gayretin ifade edemediği bir haldir bu.

 

Üstad Bediüzzaman Saidi Nursi’yi düşünün… Suriye’ye gitme teklifini elinin tersiyle iter Üstad. Suriye’ye gitse el üstünde tutulacakken; bu milletin imanı için hapsi, sürgünü, gözaltını, suikast tehlikesini kabullenmiştir. Az şey midir bu?

 

Bakın; Fatih Dersiamlarından Gümülcineli Mustafa Asım Efendi bir talebesinin evinde, Bediüzzaman Saidi Nursi Hazretleri otel odasında terk-i dünya etmişlerdir. Kendilerine ait bir evleri bile yoktu. Şimdi bu insanlar, ehlullah/evliyaullah değilse kim ehlullahtır?

 

Uykularını da
terk etmişlerdi

 

Bizim medeniyetimiz kitabi bir medeniyettir. Kitabî olması hasebiyle dinin aslını teşkil eden de usul ilimleridir. Usul ilimleri, eldeki meselelerin değerlendirme kriterlerini ortaya koyar. Usul-u hadis yalnızca Müslümanlara aittir. Batı’nın böyle bir ilmi mevcut değildir. Hadis ilmi sahasında da fedakârlığın en can yakıcı örneklerini bulmak mümkündür. Hadis tahsili için bir baştan bir başa kat edilen coğrafyalar, bin bir zahmetle aşılan kızgın çöller, açlıkla imtihan edilen nefisler…

 

Hadis ilmine dair elinize aldığınız herhangi bir eser de bile ulemanın sadece alın terini değil, envai çeşit zahmetini hissedersiniz. Eskilerin ilme ve âlime gösterdiği özenin altında yatan sebep, işte ilim yolundaki fedakârlıktır aslında.

 

İlim tahsilinde her şeyden vazgeçersiniz. Yemekten, aileden, maldan, mülkten velhasıl her şeyden yüz çevirmek, biraz gayretle gerçekleşir ama ya uykudan nasıl vazgeçilir? Göz kapakları kapanır, uyku ansızın bastırır.

 

Peki, ya ulema da durum nasıldır? Âlim; uykusunu yenendir. Ahıskalı Ali Haydar Efendi; uykusunu yenmek için rahlenin üzerine bıçak koyar ve alnını dayar. İçi biraz geçecek olsa bıçağın bastırmasıyla kendine gelir. Ama bir gün; uykuya yenik düşer ve bıçak alnını yarar. Ömür boyu taşır izlerini.

 

Silistreli Süleyman Hilmi Efendi’nin Fatih Medreselerinde okurken uykuya karşı geliştirdiği çözüm daha ilginçtir. Caminin avlusundan topladığı karları koltuk altlarına koyar ve karların eriyen soğukluğu uykusunu dağıtır. Eh, böylesi fedakârlıklardan da elbette böylesi mücahitler doğar.

 

Söylemesi kolaydır, “Vazgeçerim” dersiniz olur biter ama iş fiiliyata dökülünce fedakârlık yapmak Himalaya Dağları’nı sırtlayacak babayiğitler ister. Din için, Ümmetin selameti için bir şeylerden vazgeçebilmek…

 

Bedir Harbi’ni düşünün. Nice erler Müslümanlar safında; babaları, amcaları ve kardeşleri karşı safta! Müşriklerin arasında…

 

Bedir denince aklıma Ebu Huzeyfe gelir. İki ordu karşı karşıya geldikten sonra, müminlerden er dilemek için ileri yürüyen üç kişinin üçü de Ebu Huzeyfe’nin yüreğini pare pare eder. Müslümanların karşısına babası Utbe bin Rebia, kardeşi Velid ve amcası Şeybe çıkar. Ebu Huzeyfe karşılarına çıkmak için hamle yaptığında Efendiler Efendisi tarafından işaretle durdurulur. Ebu Huzeyfe’nin yüreğini kor eden sevgiyi bastıran tek şey imandır.

 

İman olmadan fedakârlıktan, değergamlıktan bahsetmek imkânsızdır. İmansız surî (geçici ve görünürde) bir fedakârlıktan bahsedilse bile, mutlaka karşılığında bir menfaat temini veya beklentisi ile beraber bir riya da söz konusudur. Ancak imanın tezahürü olarak ortaya çıkan değergamlıkta, hiçbir menfaat beklentisi söz konusu olmadığı gibi dahası; muhatabının minnet hissini bastıran bir âlicenaplık da mevcuttur.

 

İş, ‘terki dünya’
etmekle başlar

 

“Der tarîk-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk,

Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk”

 

“Seyr-i Süluku Nakşibendî”yi anlatan bu beyit, aslında fedakârlığı ve değergamlığı da çok güzel izah etmektedir.

 

Allah için, O’na vasıl olmak için kişinin yapacağı fedakârlıkları tek tek anlatır. Dünyayı terk etme işin başıdır. Ama belki de en zor terklerden birisidir.

 

İnsanın maliki bulunduğu; hatta diğer insanların övgüsüne, gıpta veya haset etmesine sebep olan şeyleri terk edebilmesi, sevgilerini kalpten çıkarabilmesi manevi terakki adına çok büyük adımlardır. Pek çoklarının ayaklarının kaydığı yer de burasıdır.

 

Hazinelerinin anahtarlarını develerin taşımakta zorlandığı Karun; dünya malından dolayı imtihanı kaybetmiştir. Dünya ile bütün bütün alakayı kesmek, kaybettiğine üzülmemek, kazandığına sevinmemek demektir. Yoksa dünyaya sırt çevirip; başkasının eline bakmak anlamında değildir. Sadece maldan mülkten değil, evladu iyalden, makam ve mevkiden de vazgeçmek gerektir.

 

İmam-ı Gazali’nin İhya’sında belirttiği gibi kalpten en son çıkan sevgi olan makam/riyaset sevdası, çoklarını felakete sürüklemiştir. Ama o makam sevdasını kalbinden söküp atan da Aziz Mahmud Hüdai olur…

 

Terkin ikincisi ise cennet beklentisi veya cehennem korkusudur. Dünya hayatındaki mücahedesinin, sabrettiği sıkıntı ve musibetlerin karşılığı olarak cennet nimetlerini bile tahayyül etmeyecek ve Yunus Emre aziz gibi “Cennet cennet dedikleri üç beş köşk ile üç beş huri” diyecek ve tüm hedefini “ruyetullah” (Allahu Teala’yı temaşa etmek, seyretmek) olarak ortaya koyacaktır.

 

Terkin üçüncü merhalesi ise “terk-i hest” yani kişinin terk edeceği şey bizzat nefsi, öz benliği olacaktır. Kişi tevhidin hakikatine ermek, “marifetullah” içinde “muhabbetullah”ı bulmak için kesafet âleminde benliğinden, nefsinden sıyrılmak zorundadır. Nefis ve beden kınından sıyrılmayan ruh, manevi terakki vadilerine uğrayamaz. Kendinden geçmiş, kesret içinde vahdet şarabına gark olan derviş ise ötelerin ötesinde, hayret makamlarına uçar gider…

 

Terkin, fedakârlığın son merhalesi ise Hazreti Şah, Muhammed Bahaeddin Nakşibend’in ifadesiyle, bu merhaleye kadar terk ettiklerini de terk etmektir. Hiçbir münasebet ile terk ettiklerini, geride bıraktıklarını hatırlamayacak, hangi mülahaza ile olursa olsun, terk fiilini herhangi bir gurur vesilesi haline dönüştürmeyecektir.

 

Hakiki fedakârlık da işte bunlardadır. Seyri süluku ruhani yolunda ilerleyen dervişler, bu fedakârlıkları ile lahuti âlemlere yönelmişlerdir.

 

Irak Süleymaniye’de medresesi olan Halid-i Bağdadi; tüm benliğini, dünyasını, ailesini, makamını, talebelerini, dahası Kadiri yolundan irşad postunu bir kenara bırakmış, kalbinden silmiş ve ta Hint diyarına uzanmıştır. Uzanmış ama bu muhteşem fedakârlığın olgun meyveleriyle de geri dönmüştür. Bağdatlı Halid olarak gitmiş ama dönüşte Hazret-i Mevlana olmuş; Nakşî yolunun Pîr-i Salis’i (3. pîri) olarak geri dönmüştür. Allah şefaatlerine nail eylesin. (Âmin)

 

Hindistan’dan Hazreti Mevlana’nın kalbinde gelen ateşin, bizleri de böyle fedakârlık ve değergamlık hisleri ile yakması duasıyla…

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ