İslam’ın Delili İmamı Gazali

İslam’ın Delili İmamı Gazali
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

‘İslam’ın Delili”

 

İslâm dünyasında Hüccetü’l İslâm (İslâm’ın delili) olarak tanınan İmam-ı Gazali, Selçuklu döneminde yaşamış, İslam’a yönelen hücumlara, dine yapılan taarruzlara karşı müdafaalarda bulunmuş, dinin anlaşılması için tartışmaya açılmış olan meselelere çözümler getirmiş bir müceddittir.

 

Kendi döneminde, dine sokulmaya çalışılan batıl inanç, felsefi/itikadi sapkınlıklar ve hurafelerle mücadele etmiş, bunları ayıklayarak dinin yeniden asli çizgisinde yaşanmasına, önemli miktarda katkı sağlamıştır.

 

Asıl adı Ebû Hâmid Muhammed olan İmam-ı Gazali Hazretleri, Horasan bölgesinde, Tus şehrinin Gazale köyünde, 1058 yılında dünyaya geldi. 1111 yılında ise dünyaya veda eyledi.

 

İmam-ı Gazalî’nin, İslâm eğitim ve ahlâkı üzerinde getirmiş olduğu yenilik, İslâm’ın özünden uzaklaşma yoluna girmiş olan Müslümanları yeniden ahlaki sınırlara çekmiştir. En mühim eseri olan “İhyâu Ulûmi’d Din”, başta iman ve ibadet olmak üzere, ahlâk sahasında çok ciddî bir hizmet görmüş, dokuz asırdır okunmasına rağmen halen tazeliğinden bir şey kaybetmemiştir. Birçok yönüyle, ana kaynak eserlerden birisi olmak hüviyetini muhafaza etmektedir.

 

İmam-ı Gazalî’yi halka tanıtan hacimce küçük, fakat tesiri bakımından büyük olan eseri “Eyyuhe’l Veled” dilimizde “Ey Oğul” adıyla bilinen eseridir.

 

Birçok dünya diline çevrilen, UNESCO tarafından da yayınlanan “Ey Oğul”, batıda ve doğuda, okuma rekoru kıran bir eserdir. Muhteva olarak “Müslüman’ın yirmi dört saati” demek olan bu kitap, ayrıca bir öğüt ve nasihatler bütünüdür.

 

Bu çeşit çalışmaların tamamında olduğu gibi İmam-ı Gazalî Hazretleri’nin bu eserinin baş kısmında, iman ve İslâm’ın esasları ile birlikte, ibadet konularını da işlenmektedir.

 

İlmi serüveni

 

İmam-ı Gazali Hazretlerinin kıymetli pederleri, fakir ve sâlih bir zattı. Âlimlerin sohbetlerinden hiç ayrılmazdı. Elinden geldiği kadar, onlara yardım ve iyilik eder, hizmetlerinde bulunurdu. Âlimlerin nasihatini dinleyince ağlar ve Allahu Teâlâ’dan kendisine âlim olacak bir evlat vermesini yalvararak isterdi. Babası yün eğirip Tus şehrinde bir dükkânda satardı.

 

Vefatının yaklaştığını anlayınca, oğlu Muhammed Gazalî’yi ve diğer oğlu Ahmet’i, hayır sahibi ve zamanın salihlerinden bir arkadaşına, bir miktar mal vererek vasiyet etti ve ona dedi ki: “Ben kendim, âlim bir kimse olamadım. Bu yolla kemale gelemedim. Maksadım, benim kaçırdığım kemal mertebelerinin, bu oğullarımda hâsıl olması için yardım etmenizdir. Bıraktığım bütün para ve erzakı, onların tahsiline sarf edersin!”

 

Arkadaşı vasiyeti aynen yerine getirdi. Babasının bıraktığı para ve mal bitinceye kadar, onların yetişme ve olgunlaşmaları için çalıştı. Sonra onlara; “Babanızın, sizin için bıraktığı parayı tahsil ve terbiyenize harcadım. Ben fakirim param yoktur. Size yardım edemeyeceğim. Sizin için en iyi çareyi, diğer ilim talebeleri gibi medreseye devam etmenizde görüyorum.” dedi. Bunun üzerine, iki kardeş medreseye gittiler ve yüksek âlimlerden olmak saadetine kavuştular.

 

İlim yolculuğunda, Cürcan’dan Tûs’a dönerken başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatır: “Bir grup yol kesici karşımıza çıktı. Yanımda olan her şeyimi alıp gittiler. Arkalarından gidip kendilerine yalvardım.

 

— Ne olur! İşinize yaramayan ders notlarımı bana verin. Reisleri;

— Onlar nedir? Nasıl şeylerdir? Diye sorunca;

— Onları öğrenmek için memleketimi terk ettim, gurbetlere gittim. Filan yerdeki birkaç tomar kâğıtlardır, dedim. Eşkıyaların reisi güldü;

— Sen o şeyi bildiğini nasıl iddia ediyorsun, biz onları senden alınca ilimsiz kalıyorsun, dedi ve onları bana geri verdi.

 

Sonra düşündüm; Allahu Teâlâ, yol kesiciyi beni ikaz için o şekilde söyletti, dedim. Tûs’a gelince, üç yıl bütün gayretimle çalışarak, Cürcan’da tuttuğum notların hepsini ezberledim. O hâle gelmiştim ki, yol kesici önüme çıksa hepsini alsa bana hiç zararı dokunmazdı.”

 

Memleketinde geçirdiği bu üç seneden sonra, tahsiline devam etmek için o zamanın büyük bir ilim ve kültür merkezi olan Nişâbur’a gitti. Burada hadîs ve fıkıh usulü, kelâm, mantık ve münâzara gibi ilimleri öğrendi.

 

Filozof değil mütefekkir

 

Nişabur’da tahsilini tamamlayınca, büyük bir ilim ve edebiyat hamisi olan Selçuklu veziri, üstün devlet adamı Nizâmülmülk’ün daveti üzerine Bağdat’a gitti. Nizâmülmülk’ün topladığı ilim meclisinde bulunan zamanın âlimleri, İmam-ı Gazalî Hazretlerinin ilminin derinliğine ve meseleleri îzâh etmekteki üstün kâbiliyetine hayran kaldıklarını îtirâf ettiler. O zaman ortaya çıkan sapık fırkaların mensupları, onun yüksek ilmi ve en zor, en ince mevzuları en açık bir şekilde anlatması, hitabet ve izah etme kabiliyetinin yüksekliği, zekâsının parlaklığı karşısında perişan oluyorlar ve tutunamıyorlardı.

 

Bu sırada otuz dört yaşında bulunan İmam-ı Gazalî Hazretlerinin, İslâmiyet’e yaptığı büyük hizmetleri gören Selçuklu veziri Nizâmülmülk, şimdiki tâbirle, onu Nizâmiye Üniversitesi rektörlüğüne tâyin etti. Bu üniversitenin başına geçen İmam-ı Gazali Hazretleri, üç yüz seçkin talebeye lüzumlu olan bütün ilimleri öğretti. Ayrıca İsmâiliyye adındaki sapık fırkanın görüşlerini çürütmek için “Kitâbu Fedâihi’l Bâtiniyye ve Fedâili’l Mustehzariyye” adlı eserini yazdı.

 

Yine bu sırada, Rumcayı öğrenerek, felsefecilerin sapıklığını ortaya koymak için eski Yunan ve Lâtin filozoflarının kitaplarının asılları üstünde üç sene titizlikle incelemeler yaptı. Bu incelemeleri esnasında ve neticesinde, felsefecilerin maksatlarını açıklayan “Mekâsidu’l Felâsife” kitabı ile felsefecilerin görüşlerini reddeden, sonraki asırlarda da tesiri devam edecek “Tehâfutu’l Felâsife” adlı eserini yazdı.

Avrupalı filozoflar, o asırda dünyanın tepsi gibi düz olduğunu iddia ederek, ilimlerini ve felsefelerini böyle yanlış bilgiler üstüne kurarken, İmam-ı Gazalî Hazretleri, dünyanın yuvarlak olduğunu; karaciğerde kanın zehir ve mikroplardan temizlenip tazelendiğini, safra ve lenfle zararlı madde eriyiklerinin burada kandan ayrıldığını, bu işte dalağın, böbreklerin ve safra kesesinin rollerini, kanın madde miktarlarındaki oranın değişmesi ile sıhhatin bozulacağını, bugünkü fizyoloji kitaplarında yazıldığı gibi delillerle ispat etti. Ayrıca diğer fen ilimlerinde de Avrupalıların bilmedikleri doğru bilgilere kitaplarında yer verdi.

 

İmam-ı Gazalî hazretlerinin felsefecilerin görüşlerini çürütmek ve itikatlarına, felsefe karıştıran sapık fırkalara cevap vermek için yaptığı bu çalışmasını işiten bir takım kimseler, onu felsefeci zannetmişlerdir. Bunun sebebi, felsefe ile tefekkür arasındaki mühim farkı bilmemek olabilir.

 

Felsefeciler aklı rehber edinmişlerdir. Mütefekkirler ise aklı kullanmakla beraber, akla da rehber olarak peygamberleri ve onların bildirdiği imanı almışlardır. Göz için ışık ne ise akıl için iman odur. Işık olmayınca göz göremediği gibi iman olmayınca akıl da doğru yolda yürüyemez. İmam-ı Gazali Hazretleri, filozof değil; mütefekkir bir müçtehiddir. Zaten filozoflar, bir peygambere tabii olmak yerine, kendi kısır akıllarını rehber edinir ve kıt görüşlerine göre hareket ederler.

 

İslam’ı yenileyişi; ‘Müceddid’

 

İmam-ı Gazali Hazretlerinin döneminde, Müslümanlar arasında itikat birliği sarsılmış, düşünce ve fikirlerde ayrılıklar meydana gelmişti. Bir taraftan eski Yunan felsefesini anlatan kitapları okuyarak, yazılanları İslâm inançlarına karıştıranlar; diğer taraftan Kurânı Kerîm’in âyetlerinin mânâsını değiştirerek ve kendi bozuk düşüncelerini katarak açıklamaya kalkışan Bâtınîler ve Mûtezile ile diğer fırkalar, İslâm îtikâdını bozmaya çalışıyorlardı.

 

Bunlara karşı, İslam ümmetinin ezici çoğunluğunu teşkil eden Ehli Sünnet’in müdafaasını üslenmiş olan İslâm âlimlerinin başında, aklî ve naklî ilimlerde zamanın en büyük âlimi, müçtehid ve asrın müceddîdi olan İmam-ı Gazalî Hazretleri geliyordu.

 

İmam-ı Gazalî Hazretleri, bu çalışmalarından sonra, yerine kardeşi Ahmed Gazalî’yi vekil bırakarak, Nizâmiye üniversitesindeki görevine ara verdi ve Bağdat’tan ayrıldı. Çeşitli ilmî çalışmalar ve seyahatler yaptı. Şam’da kaldığı iki yıl içinde, en kıymetli eseri “İhyâu Ulûmuddîn”i yazdı. Daha sonra Kudüs’e gitti. Burada; Bâtınî denilen sapık fırkaya karşı “Mufassilu’l Hilâf”, “Cevâbu’l Mesâil” ve Allahu Teâlâ’nın Esmâ-i Hüsnâ denilen isimlerini anlatan “el-Maksadu’l Esmâ” adlı eserini yazdı.

 

Tasavvufi anlayışı

 

İmam-ı Gazalî Hazretlerinin tasavvufta mürşidi, Altın Silsile’nin büyüklerinden olan Ebû Ali Fârmedî Hazretleridir. Onun huzurunda kemale geldi. Zahir ilimlerinde eşsiz âlim olduğu gibi tasavvuf ilminde de mürşit (yol gösterici) oldu. Her iki ilimde de Peygamberimizin getirdiği ilmin vârisi konumuna geldi. Kısa bir müddet daha Nizâmiye üniversitesinde ders verdikten sonra, doğduğu yer olan Tûs’a döndü.

 

Elli beş sene gibi kısa bir ömür süren İmam-ı Gazalî Hazretleri, ömrünün son yıllarını Tûs’ta geçirdi. Burada evinin yakınına bir medrese ve bir de tekke yaptırdı. Günleri, insanları irşâd etmekle geçti. Elli yaşını aştığı bu sıralarda, kendi fikri serüvenini hikaye ettiği, yol gösterici bir kitap olan “el-Munkizu Mine’d Dalâl”, fıkhın kaynaklarına dair “el-Mustesfâ” ve selefi sâlihîne (Ehl-i Sünnet îtikâdına) tâbi olmayı anlatan “İlcâmu’l Avâm an İlmi’l Kelâm” adlı eserlerini yazdı.

 

Niçin tasavvufu benimsediğini de şöyle izah eder: “…kesinlikle anladım ki tasavvuf ehli ancak Allah yolunun yolcularıdır. Onların hayat tarzı en temiz, en güzel hayat tarzıdır, yolları en doğru yoldur. Ahlâkları en iyi terbiye edilmiş ve doğru, sağlam ahlâktır. Eğer akıllıların aklı, mantıklıların mantığı, hikmet sahiplerinin hikmeti, şeriatın sembollerini anlayanların bilgisi birleşse de onların hayatından ve ahlâkından daha iyisini göstermeye çalışsa bunu başarmaları imkânsızdır. Onların bütün zahir ve bâtın hareketleri, davranışları Peygamber ışığından alınmıştır. Aydınlanmak için de peygamberlik ışığından daha güçlü bir ışık yoktur.” (Ebu’l Hasan en-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi, c.1, Kayıhan Yayınları, s.190-197).

 

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ