İslamofobi: Dost kim? Düşman kim?

İslamofobi: Dost kim? Düşman kim?
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Kitleleri, eviren çevirenler var!

Bilmem farkında mısınız? Gündemimize bir konu düşüyor, konuşuluyor, tartışılıyor ve sonra yavaş yavaş kanıksanıyor. Nihayetinde her şey akışına bırakılıyor. Bu kadar konuşmanın neticesinde, ne çözüm üretiliyor, ne tedbir geliştiriliyor, ne de bir şey değişiyor. Bunun en bariz örneği, “İslamofobi” konusu üzerindeki konuşmalar…

Gündemimize düştüğü dönemden bu yana, hemen her yönü konuşuldu, akademisyenlerden gazetecilere hatta en üst düzeydeki devlet adamlarına kadar herkes çok doğru tespitler yaptı. Ama bütün bunlar kendi toplumumuza yönelik iç konuşmalar olarak kaldı. Onun dışında bir tür “toplum mühendisliği faaliyeti” olan İslamofobi hız kesmeden devam etti ve tesirlerini icra etmeye devam etti.

Literatüre “Toplum mühendisliği” diye yerleşmiş bir kavram vardır. Her ne kadar böyle bir meslek olmadığı, bunun mecazî bir ifade olduğu ileri sürülse de bir yandan da toplumları biçimlendirmekte etkili bir dizi mesleğin, bu maksatla icra edildiği de pek ala bilinir. Başta medya olmak üzere, her çeşit enformasyon üreten merkezler, bilgi ve haberleri belli bir maksat doğrultusunda manipüle ettiği zaman, toplumu bir konuda istediği yönde etkileyebilir. Tıpkı bir mühendisin, fizik bilgilerini kullanarak bir nesneyi tasarlaması gibi, sosyoloji-psikoloji bilgilerini kullanarak toplumu tasarlamak isteyen odaklardır, bunlar.

Bu odaklar, özellikle seçip öne çıkardıkları haberlerle, mesela, toplumun önyargısızca ilgilendiği veya tamamen ilgisiz ve habersiz olduğu bir konuyu, birden büyük bir dehşet objesi haline getirebilir. Böylece bir ırkı veya din mensuplarını sürekli itham edici etiketlerle ötekileştirip toplumu onlara karşı kışkırtabilir. İslamofobi adıyla bildiğimiz medya faaliyeti de özünde böyle manipülasyon kokan bir toplum mühendisliği uygulamasıdır.

Zaten manipülasyon dediğimiz de belli bir maksatla hileli haber yapmak demektir. Bazı şeyleri gözden uzak tutup kameraları sadece bazı, maksada uygun görünen karelere odaklamak… Mesela, dünyada bir buçuk milyar Müslüman yaşamaktadır. Bunların hepsi iddia edildiği gibi “dünyada kâfir bırakmamak gerektiğine” inanıyor olsaydı, dünyada Müslüman olmayan kimse kalmazdı. Hâlbuki bırakın bütün dünyayı, bin yıldan fazladır İslam diyarı olan birçok ülkede, halen farklı dinlerden azınlıklar, hem de toplum halinde, inanç ve kültürlerini yaşamaktadırlar.

Ancak medya bunu bu şekilde anlatmaz, bir ülkede kiliseye saldırı tertiplenmişse onu abartarak, çarpıtarak servis eder. Böylece, bütün bir Hıristiyan âlemi, İslam saldırıları altındaymış gibi bir vehim üretilir.

Bilhassa haberlerin servisinde kullanılan dil, kasıtlı bir şekilde hedef göstericidir. Örneğin, Hıristiyan aşırı sağcıların cami saldırıları, bir Hıristiyan terörü olarak değil, sadece “aşırılıkçı, ırkçı bir örgütün işi” olarak, gayet dikkatli bir şekilde verilirken (hatta çoğu zaman üstü örtülüp failleri adeta koruma altına alınırken), yıllardır işgal altında tutulan bir ülkede kur(dur)ulan bir örgütün fiilleri, tamamen İslam’a mal edilir.

İslam’ı bir tehdit gibi gösteriyorlar

Aslında, batı dünyasının geçmişinde buna benzer birçok toplum mühendisliği uygulamaları mevcuttur ve halen sürdürülmektedir. Mesela, bugünkü Amerikan Medyası, Hollywood yapımları ve popüler kültür ürünlerine bakarsanız, Anglo-Sakson dünyanın Nazilere, Sovyetlere ve yer yer de Katolik kilisesine dair ötekileştirici yayınlarına şahit olabilirsiniz.

Bunların temelinde, ortak hislere ve hassasiyetlere sahip bir “Amerikan Milleti” sentezleme ihtiyacı vardır. Eğer ırk, inanç ve kültür bakımından karmakarışık, sırf ekonomik sebeplerle göçmüş bir yığından ibaret bir topluluğu tek bir kavim haline getirmek istiyorsanız, onları ancak ortak menfaatlerde ve ortak bir tehdide karşı birleştirebilirsiniz. Dikkat ederseniz, Amerikan elitleri daima halka, Hollywood yapımlarıyla ortak hayat tarzı ve tüketim alışkanlıkları pompalamış ve her dönemde bir düşman algısı geliştirmiştir.

Mesela (bilhassa Yahudi sermayeli) Amerikan filmlerinde bir Nazi paranoyasıdır gider. Sanki kendilerinin geçmişinde (ve hatta bugünkü uygulamalarında) Afrika’dan koparıp getirdikleri siyahilere, Latinlere, Asyalılara, karşı hatta Yahudilere ve İrlandalılara karşı hiç ırkçılık yapmamışlar gibi Almanların tümünü rahatsız edecek şekilde bir dil üretilir. Bunun asıl nedeni ise kendi kısacık tarihlerinde Hitler ile savaşmış olmaları ve ekonomik olarak Alman kavmiyle olan rekabetleridir.

Amerika’nın zengin ve etkin azınlığı olan egemenleri, Anglo-Saksonlardır ve farklı kavimleri kendi egemenlikleri altında tutabilmek için onlara sahte düşmanlar, yalancı korkular üretirler. Sovyetlerin parçalandığı dönemden beri, NATO’nun yeni düşmanı, aslında haçlı ruhunun kadim düşmanı olan İslam’dır. Müslümanları sürekli terörle birlikte anmak, İslam ve Müslümanları sürekli bir şekilde köktendinci, hoşgörüsüz, militan, orta çağdan kalma, radikal, saldırgan gibi suçlayıcı sıfatlarla tasvir etmek gibi yöntemlerle, sistematik bir şekilde düşman algısı pompalanmaktadır.

İslamafobi çığırtkanlığının perde arkası

İslam’ın büyük bir tehdit unsuru olarak servis edilmesinin arkasında yatan tek sebep elbette bu değildir. Topluma korku pompalayan medya vasıtalarını ellerinde tutan veya fonlarla destekleyenlere baktığımızda, elbette, Siyonist politikaların etkinliğini görmek mümkündür. Gerek Yahudi kökenli İsrail taraftarları, gerekse çoğunluğu fanatik Evangelistlerden oluşan Hıristiyan Siyonistler, Amerikan toplumunu, İsrail’e verilen karşılıksız büyük desteğe razı etmek için Müslümanları bir tehdit unsuru olarak göstermeye çalışmaktadırlar.

Irak ve Afganistan işgali gibi agresif politikaların devamını sağlamaya çalışan kesimler arasında, sadece İsrail’i sevenler değil, Amerikan askeri harcamalarının aynı şekilde sürmesini isteyen silah tüccarları da yer almaktadır. Şu anda Amerika devleti, kendisini takip eden on iki ülkenin toplamından daha fazla askeri harcama yapan, çok sayıda ülkede üs edinen, son derece emperyalist bir devlet görünümündedir.

Başkan Barack Obama’nın gizli Müslüman olduğunu yayan, İslam’ın Amerika’yı ele geçirdiği gibi akıl almaz iddialar ileri süren, son derece seküler hayat yaşayan Müslüman göçmenlerin bile “gizli cihadçı” (!) olduğunu ileri sürüp paranoya yayan bu kesimleri yakından incelediğiniz zaman, asıl maksatlarının bu durumun devamına halkı razı etmek olduğunu görüyoruz. Hükümetin, yoksul halkın sağlık harcamalarına kaynak ayırmak yerine, silah tüccarlarının cebini doldurmaya devam etmesini isteyen bu çevreler, İslamofobiyi körüklemeye büyük kaynaklar ayırıyor. Obama hükümetini desteklemesiyle tanınan bir düşünce kuruluşunun yayınladığı “Korku şirketi: Amerika’da İslamofobi ağının kaynakları” adlı rapor, İslamofobinin nasıl organize bir çete işi olduğunu göz önüne seriyor.

Bu raporu incelediğiniz zaman, medyada ve toplumda İslam düşmanlığını pompalamak için büyük paralar ayıran bu fonların sahiplerinin birçoğunun, fanatik Hıristiyan ve Yahudi şirketleri olduğunu görüyoruz. Bilhassa Avrupa’da yükselişe geçen İslamofobi akımlarının, Müslüman göçmenlerden rahatsız olan aşırı sağcı, yani, fanatik Hıristiyan ve ırkçı düşünce çevreleri olmasının sebebi de aynı şekilde, maddi olmaktan çok dini ve kültürel muhafazakârlık…

İslam yükselişe geçtiğinde…

Avrupa’nın birçok ülkesinde İslam, nüfus bazında ikinci din durumunda. Her yıl din değiştiren binlerce kişinin kahir ekseriyetini, Hıristiyan kökenliyken İslamiyet’i seçenler oluşturuyor. Avrupa’da ailenin çökmesi ve doğum sayısının azlığı ile Müslüman göçmenlerin artık eskisine nazaran daha çok dinine sahip çıkması birleşince, toplumda İslami yaşantının görünürlüğü hızla yükseliyor. Bu da aşırı sağcı kesimlerde “Avrupa halkı öz niteliklerini kaybediyor” endişesine sebep oluyor.

Bunu, bilhassa ırkçı fikirlerle beslenerek, çok kültürlülüğü ve göçmen haklarını savunan bir partinin kampına silahlı saldırı yapmasıyla gündeme gelen Breivik’in “2083: Bir Avrupa Bağımsızlık Deklarasyonu” başlıklı bildirisinde görmek mümkün. Eskiden bütün dinlere karşı hoşgörülü, eşitlikçi ve demokratik olmakla övünen Avrupa, artık gündeme daha çok minare düşmanlığı, peçe yasağı, Türklerin evini kundaklama gibi ırkçı-aşırı sağcı olaylarla geliyor. Ve bunlar sadece marjinal azınlığa ait eğilimler değil; toplumda yükselen ırkçılık, oy toplama derdindeki merkez partileri de bu görüşleri dikkate almaya yönlendiriyor.

Bütün bu malumatın ötesinde, biz Müslümanların asıl unutmaması gereken şudur: Dünya bir imtihan meydanıdır ve elbette İslam yükselişe geçtiği ölçüde, imtihanlar ağırlaşacaktır. Peygamberimizin hayatına baktığımızda da aynı durumu görebiliriz. İlk önce, onu ciddiye almayan, sadece alay ve hakaret ile şerefini zedelemeye çalışanlar, başarıya ulaştığını gördüğü zaman, işkence ve boykot gibi acımasız uygulamalara girişti. Bugünün Ebu Cehilleri de hemen hemen aynı şeyleri yapıyor.

Bir asır önce, Müslümanlardan sadece pejoratif terimlerle, yani müstehzi, alaycı küçümseyici bir tarzda bahseder, bunun dışında yok sayıp bahsini bile etmezlerdi. Çünkü zalimlerin siyasi, askeri müdahaleleriyle paramparça olmuş, cehalet ve yoksulluk içinde çırpınan Ümmet-i Muhammed, o zamanın kibirli ve kendinden emin egemenleri için muhatap kabul edilecek bir düşman değildi. Şimdi ise durum değişiyor. Bir yandan, kendileri ekonomik krizlerle, nüfus donukluğu ve sosyal çöküntü gibi bunalımlarla çırpınıyor, bir yandan da aile yapısı sağlam İslam toplumları taze bir uyanışla, kökleri sağlam bir kıyama kalkıyor.

Artık İslam’ı yok saymak için eski numaralar yetmiyor. Bu sebeple, yeni baskılar ve tasallutlar için yeni bahaneler gerekiyor.

Muvahhidler her dönem itham edildiler

Modern dünyanın toplum mühendisliği usulleri, Firavun ve avenesinin usullerinden çok farklı değil aslında…

Kur’an-ı Kerim’e baktığımız zaman, Firavun’un ve onun hâkim pozisyona getirdiği zümrenin de Hz. Musa ve Hz. Harun’u iktidar arzusuyla itham ettiğini görüyoruz: “Sen bizi, atalarımızdan kalan yoldan çeviresin de yeryüzünde saltanat ikinizin olsun diye mi geldin? Biz ikinize de inanmayız.” (Yunus; 78)

Ve onları bir karmaşa, terör, tehdid unsuru gibi gösterdiğini: “Bir de Firavun: ‘Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim de o Rabbine dua etsin. Çünkü ben onun, dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum’ dedi.” (Mümin; 26)

Hâlbuki asıl baskı ve işkence uygulayan ve daha beterleriyle korkutan kendileriydi. Onun işkencelerinden korktukları için Hz. Musa’ya kavminin bir zürriyetinden başka iman eden olmamış, İsrailoğulları’nın bile büyük çoğunluğu, Firavun’un propagandalarına teslim olmuştu.

Bugün, hemen hemen aynı durum geçerlidir. Müslümanlar kendi ülkelerinde ve bölgelerinde; iktidar düşkünlüğüyle, baskıcılıkla, yeryüzünde fesat çıkarmakla itham edilip tehdit unsuru gibi gösterilmekte ve onları öldürmeye gerekçe icat edilmektedir. Böylece mesela, Mısır’da, İhvan-ı Müslimin’in seçilerek elde ettiği iktidarına yapılan kanlı darbe, meşru gösterilmeye çalışılmaktadır. Türkiye’nin 28 Şubat’ta yaşadığı da çok farklı değildi.

Bazen bu konudaki kara propagandalar o kadar etkili olmaktadır ki Müslümanların bir kısmı, diğer kısmına düşman olabilmektedir. Mesela Afganistan’da, Filistin’de, Suriye’de, Müslümanlar paramparçadır, bir kesim diğer kesimi radikallikle suçlamaktadır. Belki de gerçekten radikaldirler… Ama yeterince siyasi, ekonomik ve kültürel tecrübe yaşayıp sonunda itidali bulması için fırsat da verilmemiştir.

Bir fasık haber getirdiğinde…

Düşünelim bir kere, bu kişiler, savaş içinde gözlerini açıp cephelerde yetişmiş, huzurlu bir toplum hayatını hiç tanımamış, neredeyse medeniyeti unutmuş insanlardır. Afganistan’da, kırk yaşındaki bir adam, hiç savaştan önceki barış hayatını bilmiyor ve omzunda kaleşnikofla gezmek, onun için bir hayat tarzı olmuş. Elbette bu insanlara, biraz para ve cephane verilip kulağına bazı sloganlar üflendiğinde, bir dava uğruna savaşmak; bir meslek öğrenip normal hayata geçmekten kolay gelecektir. Bu da onları istismara açık hale getirecektir.

Ancak bizim, bütün bunların arka planını unutmamamız gerekiyor. Bunları bahane edenler, Müslümanların toplumunu uysal hale getirip üzerinde her türlü toplum mühendisliğini rahatça uygulamak isteyenlerdir. Bu maksatla, dirençli kesimler hakkında kara propaganda, ötekileştirme ve tehdit unsuru olarak gösterme oyunu oynanmaktadır. Öyleyse bizim de bu bilinçle, “Bir fasık haber getirdiğinde araştırın” ayetine kulak verip maksatlı bir şekilde yayılan her habere itibar etmemeyi de öğrenmemiz lazım.

Dünya bir imtihan meydanı ve Allah-u Zülcelal, Hz. Âdem’in neslini saptırmak için mühlet isteyen İblis’e meydan okuyor: “Onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle yerinden oynat, şaşırt! Atlılarınla, yayalarınla onları yaygaraya boğ! Mallarında ve evlatlarında onlara ortak ol! Kendilerine vaadlerde bulun! Şeytan insanlara aldatmadan başka bir şey vaat etmez. Şurası muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin olamaz. Rabb’in vekil olarak yeter.” (İsrâ; 64)

Dünya bir elek misali, bizleri imtihanlarla silkeleyecek; imanlı, ihlaslı, gayretli ve sabırlı olanları seçip iki dünyada da üstün kılacak. Hileler, tuzaklar, mücahede direniş yolları da öğretilmiş; bize düşen gafil olmamak…

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ