MANEVİ KALB VE HALLERİ

MANEVİ KALB VE HALLERİ
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

İnsan aklıyla değil,

kalbiyle düşünür!

Kalb fiil masdarı olarak “bir şeyi değiştirmek, bulunduğu yönden başka bir yöne çevirmek, döndürmek, akletmek, idrak etmek, derinlemesine düşünmek anlamlarını ifade ettiği gibi, isim olarak şu manalara gelir. Sürekli değişme içerisinde bulunmak, akıl, idrak ve düşünce. Yine her şeyin saf, öz ve katışıksız durumuna da kalb denir. Bu kelimeye kuvvet, şecaat, merkez, asıl, iç anlamları da yüklenir.(1)

 

Kalb, maddî olarak insan ve hayvanlarda bulunan lahm-ı sanevberî yani yürek diye bilinen organımızın dışında, ancak onunla bir tür bağlantı içinde bulunduğu kaydedilen mücerret bir varlıktır.

 

Bu sözlük anlamlarından hareketle kalb hakkında şunları söyleyebiliriz: Kalb, insandaki asıl cevherdir, özdür, merkezdir. Bu sebep bazılarınca kalb, ruh anlamında ve ben’i ifade etmek üzere nefis manasında kullanılmışsa da bu kullanımlar mecazîdir, her üçü de farklıdır. Kalb, idrakin, akletmenin, düşünmenin, her türlü iyi ve kötü fikirlerin gerçekleştiği asıl merkezdir. ‘Bu hususlar maddî olarak akıl-beyin merkezinde gerçekleşiyor’ diye bilinse de, asıl merkez, kalbdir. Bu yüzden kalb, yine mecâzen “akıl” ve “idrak” kelimeleriyle de ifade edilir.(3)

 

Kalb, sürekli değişim içindedir. Bu değişimin “maddî akıl”a kaynak olmasından fikir, düşünce, ilham gibi yönleriyle aynı zamanda “değiştirici-yönlendirici” özelliği de vardır. Kalb, bunların yanında, kendisi gibi soyut kavramların da merkezidir. Cesaret, korku, sevgi, nefret, tevâzu, kibir vs. gibi… Bunların kaynak ve sebepleri başka yerlerden gelse de, beliriş ve değerlendirme sahnesi kalbdir.

 

Kalb hastalanabilir, mühürlenebilir…

Kur’ân-ı Kerim’de kalb, özellikleri itibariyle şöyle tanımlanır: “İdrakin, anlayışın merkezi ve gerçekleştiği yer(4), iman ile küfrün, sevgi ile nefretin mahallidir.(5) Bu açıdan kalb hastalanabilir(6), kirlenebilir(7) katı-sert ve kupkuru olabilir(8), içi şüphe(9) ve korku(10), nifak(11) ile dolu olabilir, mühürlenebilir(12), körleşebilir(13), kilitlenebilir(14), gaflete düşebilir(15) sapar, eğrilebilir(16), imtihan yeri(17), kazanç yeri(18) dir. Allah kulu ile kalbi arasına girer ve müdahele edebilir(19), hidayete erdirebilir.(20)

 

Bunların yanında kalb hastalıklardan, kötülüklerden sâlim bulunabilir.(21) İman ile(22) zikir ile mutmain(23) olabilir. Takvayı yüklenir(24), sekine-vakarı kabullenir(25), rahmet ve yumuşaklık sahibi(26) olabilir. Allah’ı anınca titreyebilir(27), yumuşayabilir(28), huşû içinde olabilir.(29) Kısacası, bütün iyilik ve kötülüklerin sahnesi kalbdir.

 

Hadislerde, Kur’an ı Kerim’in üslûbu hakkında bilgiler bulunur. Konuyla ilgili dikkat çeken bir kısım hadisler şöyledir:

  • “Kalb, sürekli değiştiği için, kalb olarak adlandırılmıştır.”(30)
  • “Öyle ki, kalb çölde rüzgârların sağa sola savurduğu bir kuş tüyü gibi sürekli değişir.”(31)
  • “Kalb, salih (sağlam, düzgün) olunca bütün beden salih olur.”(32)
  • “Allah, şeklinize, malınıza değil, kalb ve amellerinize bakar.”(33)
  • “Ameller, niyetlere göredir”(34). Niyet ise, kalble ilgilidir.
  • “Kim Allah rızası için kırk gün ihlâsla sabahlarsa, hikmet pınarları, onun kalbinden fışkırıp, diline akar hale gelir.”(35)
  • “Allah, kendisi için hüzünlenen kalbleri sever.”(36)
  • “Allah’ın dünya ehlinden kapları vardır. Rabbınızın bu kabları, Onun salih kullarının kalbleridir. Bu kalblerin en sevimli olanı da, yumuşak ve ince duygulu olandır.”(37)

 

Kaynağı Kur’an-ı Kerim ve Sünnet olan tasavvuf “kul olabilme” misyonu sebebiyle, kalb üzerinde önemle durmuş ve aslolanın kalb üzerinde çalışma şeklinde özetlenmesi gerektiğini vurgulamıştır.

 

Sufilere göre kalb ve halleri

Mutasavvıflara göre, kalb nasıl yorumlanmıştır? Şimdi bu hususa temas edelim.

 

Tehanevî’nin Istılâhat’ında “kalb, ilahî Rabbanî bir latifedir.”(38) Bu tanıma göre maddî değildir, mücerreddir, asıl itibariyle nuranî ve ruhanîdir. Ancak anatomik olarak insan vücudunun sol göğsünde yer alan maddî kalb ile mahiyeti bilinemeyen bir tür bağlantısı vardır. Ruhun vücudda yeri şudur diye gösterilemez iken, kalb latîfesi için, bu şekilde bir irtibat noktası gösterilebilmiştir. Ruh, sır, hafî, ahfa gibi latifelerin de durumu aynı şekildedir. Adı geçen bu latifelerin arşın ötesinde olması, bunların insanın uzaklarında oldukları değil, “mekânsız” oldukları manasındadır.(39)

 

Şimdi kalble ilgili özellikler ve tesbitlerimizi belirlemeye çalışalım. Kalb, sürekli değişir. Türlü türlü fikirler, gelir, gider. Bu yüzden, tasavvufta, kalbdeki fikir ve hedef sabitliği esastır. Bu sağlanınca, manevî yücelişe adım atılır. Fakat kalb yine değişir. Yani kalpteki ilahi nurlar, tecelliler sürekli, bir öncekinden daha fazla bir şekilde ortaya çıkar. Gerçekte değişmemek sadece Allah’a mahsustur.

 

Menşe bakımından kalb, temiz ve nuranîdir. Ancak, karanlık nefs ile yakın irtibatı nedeniyle, üzeri tozlanmış, paslanmıştır. Az bir çabayla da olsa bu pislikler gider ve kalb de eski haline dönmeye başlar. Nefsin karanlığı zatîdir, bu nedenle temizlenmesi zordur. Ruh ise zaten temizdir. Mü’minin de, kafirin de ruhu velî olmaya kabiliyetlidir. Nefsin temizlenmesinde ise, esas olan sünnete uymak ve şeriata yapışmak kaçınılmaz olarak görülür. Bu temizlenme işi, hakikatte, Allah’ın izni ve lütfu ile olur. Bununla beraber, bedenen yapılan salih amel ve ibadetlere yapışmadan, nefis ve kalb selameti mümkün olamaz.(40)

 

Kalb hastalıklarının tabibleri
‘Kamil Mürşidler’

Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde belirtildiği gibi, kalb, hastalanabilir. İnsanın bedeninde bir hastalık zuhur ettığinde, hemen bir doktora başvurarak tedavisine bakar. Hâlbuki “Allah’ın zikrinden gafil olma ve Allah’tan başkasına meyletme” hastalığına yakalanmış olmasına rağmen bunun tedavisine özen göstermez. Hâlbuki maddî hastalıklarda nasıl bir doktora başvurmak gerekiyorsa, manevî rahatsızlıklarda da aynı şekilde bir uzmana gitmek lazımdır.(41)

 

Kalb, ancak Allah’ı anmakla sükûn bulur. O halde bu eğitimi verecek tarzda yapılanmaya gitmek, zikir, tefekkür ve murakabe ile meşgul olmak, bunu sağlayacak Allah dostlarının öğütlerine kulak vermek gerekir.

 

Kalbin görevi ve
huzurunun temini

Kalbin asıl işlevi zikirdir. Bu amaç dışında kullanıldığında, ne olursa olsun tatmin olmaz. Zikir sadece maddî dil ile olmaz, aslolan kalbin zikridir. Bir de vücud organlarının zikri vardır ki, günah işlemekten kaçınmak da amelî zikirdir. Zikirsiz kalb virane olmuş eve benzer. Hadis: “Allah’ın zikredildiği ev ile zikredilmeyen ev, canlı ile ölü gibidir.”(42) Hadisteki evden maksadın kalb olduğu söylenir.

 

Bütün tasavvufî yollarda vuslata erdirici metod olarak şu üç husus vurgulanır: Zikir, murakabe ve rabıta.

 

Bunların içinde kalb için en kolay olanı zikirdir. Hemen her yerde, her halde yapılabilir. Murakabe ise, çok zordur zikirden sonra gelen merhaledir. Çünkü zihinsel ve teorik değil, bizzat hissetmeye tatmaya dayalı olması esastır. Rabıta hem kolay hem zordur. Fakat zikir ve murakabeyi gerçekleştirmeye, vesile olduğu için, hemen hemen bütün tasavvufî disiplinlerde, mürid için en faydalı, yetiştirici unsur olarak görülmüştür.

 

Zikrin kalbi temizlemesi için, manen uzman olan birinin nezareti altında yapılması gerekir. Yoksa kalp hastalıklarının giderilmesi ve kalbte tesir sağlamak zor olur.(43) Tasavvufî olarak, kibir, riya, hased vs. gibi hastalıkların tedavisi için sırf oruç, ilim vs. yetmez, ayrıca zikir ve nazar-ı himmet lâzımdır.(44)

 

Kalbin vesvesesi ve noktai süveydası

Kalb, vesveselere kapılır. Bu, ya şeytandan, ya da nefisten kaynaklanır. Şeytan gayet bilgili olduğundan, bir kötülüğe yönlendirmek istediğinde, başarılı olamazsa, hemen başka bir alternatif sunar, ona sağdan, soldan, önden ve arkadan yaklaşır. Nefsin hoşuna gidecek şekilde, onu güzel göstermeye çalışır. Özellikle insanı “benlik” yönüne sürüklemeye çalışır.

 

Şeytanî vesvese başarısızlık karşısında tekrarlama göstermez. Nefsten gelen vesvesede hedefe ulaşana kadar ısrar vardır. Nefs vesvesesi gider tekrar gelir. Şeytanın mü’min olmayanlarla işi yoktur. Onun işi mü’minin imanını çalmaktır. Vesvese konusunda şikâyetçi olan birini Hz. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem bunun “Kalbte bulunan iman sonucu olduğunu”(45) söylemiştir.

 

Süveyda beyazlaşırsa
vesvese kesilir

Şeytanın kalpte bulunan vesvese noktası, kalbin aynı zamanda tecelliler ve nurlar merkezi olan nokta-i süveydâ’dır (yani siyah noktacıktır.) Bunun etrafında, siyah bir nur bulunduğu ve şeytanın vesvese hattının bu olduğu söylenir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme küçük yaşta uygulanan göğüs yarma ameliyesinde, kalbin yarılarak içinden çıkarılıp atılan ve bu şeytanın nasibi idi denilen şey, işte bu vesvese hattıdır.(46) Zikir veya mürşidin teveccühü ile oraya atılan nûr sayesinde, “süveydâ”nın siyahlığı beyazlığa dönüşmedikçe, şeytanın vesvesesi kesilmez. (47)

 

Kalb, mekânlı alem ile mekânsız alem arasında bir berzah şeklindeki arş gibidir. Mekânsız, olumsuz olan ruh ile mekânlı ve olumlu olan nefis arasındadır. “Feelhemeha fucüraha ve takvaha” (Şems; 8) ayetinde de ifade olunduğu üzere kalb hem iyiye, ulvîye, hem de kötüye, suflîye açılır. Kalb, ruha dayanarak ulvî âlemden, nefse dayanarak sufiî âlemden istifade eder.

 

Bir başka deyişle kalb hem Hakka, hem de halka yönelebilir. Birine yönelmişken diğerinden gafil olmama üstünlüğüne ulaşmıştır. İrşad durumundakilerin kalbi her iki yana aynı anda açılabildiği için, kalbleri arş yani berzah özelliğini yansıtırlar.(48) Melekler de, kalbin bu arşlık özelliği yoktur.

 

Kalb, nazargâh-ı İlahi’dir

Mârifetullah’ın yeri kalbdir. O, nazargah-ı İlahî’dir. Allah’ın evidir. Allah sonsuz bir varlık olduğu için, onun marifeti yine sonsuz bir varlıkla mümkündür.

 

Kamil mü’minin kalbi hem görür, hem işitir, hem akleder hem de hisseder. Allah’ın nuru ile aydınlanan kalb bu özelliğini nereden alıyor? Hadis-i kudsî: “…Öyle olur ki, Ben kulumu severim Onu sevince de, onun gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, konuşan dili, düşünen aklı olurum.”(49)

 

Burada (haşa) Allah’ın kula hulûl ettiği manası yoktur. Aynı zamanda hiçbir varlığın da Allah olması söz konusu değildir. Fakat Allah kendi sıfatlarından bazı tecellileri dilerse, kulunun üzerine giydirebilir. Bununla birlikte kul, kulluktan çıkmaz. İşte bütün âlemleri gören göz budur. Gerçek ilim de budur; mârifetullah’tır.

 

Kalb-gönül, mukaddes Tuvâ-Eymen Vadisi, Tur Dağı, Beytu’l Ma’mür, Beytullah, Meyhane, Kadeh, Gül Bahçesi, Kevser, İskender’in cihanı gösteren cami dürbünü gibi benzetmelerle, tasavvufî literatürde anıla gelmiştir. Bu benzetmelerin her birinde, derin incelikler saklıdır.

 

Muhabbetullah’ın merkezi kalbtir

Kalb Allah’ı sevme merkezidir. Aşk derdi, en kutsal derttir. Hacı Bayram’ın tabiriyle “Bir ulu davadır, alma başa sevdayı” dediği ağır bir yüktür. Aşk derdine, yine aşktan başka ilaç yoktur. Âşıkların derdi de şifası da kalbdedir. Kalbin süveydası, hakiki dost evidir. Gönüle girmeyen, sahibi ile sohbet edemez. Gönül kuşu arşta uçar. Lahût (Allah’ın huzuru) âleminde dolaşır. Bu kuş en yükseğe uçar. Çünkü asıl vatanı Lahût’tur. Bu kuşun kanadı, aşk’tır. Ama, Leyla’ya Mecnûn’un gözüyle bakmayanlar, Leyla’yı hakkıyla sevemez ki… Üstelik Mecnûn Leyla’nın aşkını, medresede, kitaplardan, satırlardan öğrenmedi. Gönül, sevgiliye kavuşan Firdevs bahçesidir, gül de bülbül de gönüldedir; ledün ilme gönle gelir, esas kevser, hakiki ab-ı hayat gönüldedir. Elest… hitabı gönülde, her an tazelenmektedir. Kıble birdir, sevda birdir, o halde gönül için bir tek sevgili yeter.(50)

 

Kalbi-gönlü Yunus’la noktalayalım:

Gönül Çalabın tahtı, Çalap gönüle baktı

İki cihan bedbahtı her kim gönül yıkarise!..

 

NOTLAR:
1) İbn Manzûr, Lisanü’l-Arab, c. 3, s. 144-6, 2) Gazzalî, İhya, Mısır 1939, c. 3. ss. 3-4, 3) Hakkı, Erzurumlu İbrahim, Marifetname, s. 292., 4) A’raf / 179, Hac / 46., 5) Hucurat/14, Nahl/22., 6) Bakara/10., 7) Tevbe / 125, Maide / 41., 8) Hac / 53, Bakara ) 74., 9) Tevbe / 45.,10) Al-i İmran /151., 11) Tevbe/77., 12) A’raf /101, Gafir / 35., 13) Hac / 46., 14) Muhammed / 24, 15) Kehf / 28., 16) Al-i İmran / 8, Saf / 5., 17) Hucurat / 3., 18) Bakara / 225., 19) Enfal / 24, 20) Tagâbun / 11, 21) Şuara / 89, Saffat / 84, 22) Nahl / 106., 23) Ra’d / 28., 24) Hacc / 32., 25) Feth / 4., 26) Hadîd / 24., 27) Enfal / 2, Hacc / 35., 28) Zümer /23., 29) Hadîd / 16.,30) Ahmed, 4/408, Taberanî (Kenzu’l-Ummal, 1/241)., 31) Ahmed, 4/419; İbn Mace, Taberanî, Beyhakî (Kenz, 1/244)., 32) Buharî, Müslim, Ebû Davûd, Tirmizî, Nesaî, İbn Mace (Kenz, 3/429).,33) Müslim, ibn Mace, Taberanî, Hakim, Tirmizî, Nesaî, İbn Mace (Kenz, 3/422)., 35) Ahmed, Ebu Nuaym, Kudaî (Kenz, 3/24, 464)., 36) İbn Ebl’d, Dünya, Bezzar, Taberanî, Ebu Nuaym, Kudaî (Müsnedü’ş-Şihab 2/255), 37) Taberanî, Ebu Nuaym, Deylemî, Hakim, Tirmizî (Kenz, 1/234)., 38)Tehanevî, Keşşafu Istılahatı’l-Fünunun, s. 1170., 39) İmam-ı Rabbani, Mektûbat, 1/310, Tehanevî, aynı yer., 40) İmam-ı Rabbani, Mektûbat, 1/53, 380., 41) A.g.e., 1/192., 42) Müslim, Ahmed, Ebu Nuaym, İbn Hibban (Kenz, 1/447)., 43) Şeyh-i Meczûb, Muhtasarü’s-Süluk, Ank., 1991, s. 124.,44) Seyyid kadrî, Divan, s. 283., 45) Müslim, Ahmed, Ebu Davud, Nesaî, Taberanî (Kenz, 1/250).,46) Müslim, Ahmed, İbn Hibban, Hakîm, Bağavî (Suyütî, el-Hasais, Beyrut 1980, 1/109)., 47)Şeyh-i Meczûb, a.g.e., s. 125., 48) İmam-ı Rabbanî, mektûbat, 1/259, 319. 49)Buharî, Ahmed, ,İbn Hibban, Beyhakî, Ebu Nuaym, Taberanî, Hakim Tirmizî (Kenz, 1/225-231, 7/770), 50) Seyyid Kadri, Divan’dan özetle.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Kadir ASLAN diyor ki:

    Gerçekten aydınlatıcı bir yazı olmuş.İnşallah daha iyiye ve güzele kavuşma dileği ile Allah yaar ve yardmcınız olsun.

BİR YORUM YAZ