Müjdelenmiş garipler kim biliyor muyuz?

Müjdelenmiş garipler kim biliyor muyuz?
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Hadis-i Şerif

Ebû Hureyre radıyallahu anh, Rasûlullah sallellahu aleyhi ve sellem’in şöyle bu-yurduğunu haber vermiştir:

“İslam garib başladı, (ileride) başladığı gibi garib olacaktır. Ne mutlu gariblere!” (Müslim, İman 232; Tirmizi, iman 13; İbn Mâce, fiten 15; Darimi, rikak 42; Ahmed b. Hanbel, I, 184,398; II, 177, 222, 389, IV, 73)
Sünnette garipler
ve gurbet

Garib veya bizim söyleyişimizle garip, “Bütün yalnızlığı, terkedilmişliği, dışlanmışlığı, hasreti ve acısıyla nasıl mutlu olabilir?” diye itiraz etmek; bu iki kelimenin yanyana gelemeyeceğini savunmak ilk anda oldukça mantıklı bir tavır gibi görünmektedir. Ancak görüldüğü gibi hadisimizde mutluluk, gurbetin şerefi olarak yeni bir mana kazanmış bulunmaktadır. Bu noktanın iyice açıklanabilmesi için garib’in kimliği ile ilgili tesbitlere göz atmak gerekmektedir. Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anhın rivayetinde, “Garibler kimlerdir?” sorusuna Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem; “Kavm ve kabilelerinden (İslam adına) ayrılıp uzaklaşanlardır” cevabını vermiştir. Bu cevaptan, dini kaygılar ve duygular uğruna aile ocağından ve memleketinden uzak düşen muhacirlerin garibler olduğu anlaşılmaktadır.

 

Tirmizi’nin Amr b. Avf radıyallahu anhden rivayet ettiği hadiste ise Hz. Peygamber aleyhissalatu vesselam, “Halkın benden sonra sünnetimden bozduklarını düzeltmeye, diriltmeye çalışanlar” buyurmuştur. “Müjdeler olsun” ya da “ne mutlu” diye tebrik ve takdir edilen mutlu garibler’in, bozulmuş bir sünneti ihyaya gayret edenler olduğunu duyurmuş; sünnet-i seniyyeyi ayakta ve canlı tutmaya, nebevi yorum içinde İslam’ı yaşamaya çalışanlar olduğunu haber vermiştir. Bize göre bu iki cevap arasında tam bir uyum bulunmaktadır.

 

Şöyle ki; toplumun hazımsızlığı sonucu dinini yaşamak için aile ocağından uzaklaşma durumunda kalan veya bırakılan muhacir’in, gittiği yerde çekeceği gurbet sıkıntısı ve dinini yaşamak maksadıyla verdiği mücadele ile, kendi toplumu içinde yozlaştırılmış hayat tarzını sünnet-i seniyye çizgisine çekmek için gayret gösterdiği için yalnız kalmış, garibsenmiş, horlanmış, hurafeler ve bid’atlar adına toplumdan dışlanmış bir müslümanın yaşadığı gurbet herhalde aynıdır, hatta ikincisininki daha da acıdır. Ya da şöyle düşünebiliriz; birinci cevabında Hz. Peygamber aleyhisselam, garib’i kelime olarak açıklamış; ikincisinde ise, sosyal bir gerçek olarak belli bir kesimin öz yurdunda garib muamelesi göreceğini belirtmiştir.

 

Tabii bundan şu sonucu çıkarmak mümkündür: Sünnet-i seniyyeye sarılmak onu yaşamak ve yaşatmak isteyenler peşinen, öz yurtlarından hicreti veya öz yurtlarında gurbeti göze almalıdırlar. Zira yabancı toplum nasıl gurbet toplumu ise, yabancılaşmış toplum da aynı şekilde bir gurbet toplumudur. Kendisine, özüne, değerlerine, tarihine yabancılaşmış veya yabancılaştırılmış toplumlar, çoğu kere yabancı bir toplumdan daha ağır acımasızlıkları sergileyebilmektedirler. Özenti ve yenilikler adına kendine has dünyasından kopmuş milletler, çifte gurbeti yaşamanın rahatsızlığı içindedirler. Çünkü böylesi toplumun hem kendisi gurbettedir hem de bizzat kendisi gurbettir.

 

bir keler deliğine
girecek olsalar

Hadisimiz, İslam ümmetinin kendi kendisine yabancılaşacağını, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin şekillendirdiği yaşayış tarzından uzaklaşacağını, sünnetlerin terkine alışacağını tesbit etmekte; bid’atların egemenliğine gireceğini anlatmaktadır. Bu yabancılaşmanın oluş biçimini ise, bir başka hadis şöyle belirlemektedir: “İsrailoğullarının başına gelen her şey aynen ümmetimin başına da gelecektir. Hatta onlardan biri sokak ortasında annesiyle zina edecek olsa, ümmetimden de bunu yapmaya kalkışacaklar çıkacaktır.” Bir başka hadiste de “Onlar bir keler deliğine girecek olsalar, siz de arkalarından girmeye çalışacaksınız” buyurulmaktadır.

 

Hz, Peygamber’in bu ifadeleri, ne derece kişilik ve kimlik kaybına uğranacağını, yani ümmetin kendi kendisine ne kadar yabancılaşacağını pek çarpıcı biçimde gözler önüne sermektedir. Teker teker başlayıp şimdi bir bütün halinde yaşadığımız batı yaşantısı, hadisteki tespiti yani yozlaşmayı, yabancılaşmayı fiilen isbat etmektedir.

 

Aslında dikkat edilirse, İslam’ın doğuşu sırasındaki Mekke Arap toplumu böyle bir yozlaşmış hayatı yaşamaktaydı. Cahiliye toplumu, günümüzün lakaydi çağdaş toplumları gibiydi. O toplumda İslam garibsenmiş, müslümanlar çağdışı ilan edilmiş, öz yurtlarında, aile ocaklarında gurbet hayatına mahkum edilmişlerdi. Bu gerçeği hatırlayınca, çağdaş cahiliye toplumlarının dindar müslümanları garibsemelerini, onları çok çapraşık, haksız ve fakat yüksek perdeden suçlamalarla geri plana atmaya çalışmalarını anlamak kolay olmaktadır. İnancının gereği olduğu için örtünen ve başını açmadığı gerekçesiyle tahsil hakkından mahrum bırakılan üniversiteli kızın yaşadığı hayat, gurbet hayatından daha acı, daha kahredici değil midir?

 

Hadisimiz, sünneti ihya etmeye çalışanların garibseneceğini haber verirken, toplumun, bir farzı yerine getirmeye gayret edenleri dışlamaya kalkışması, yabancılaşmada ne derece ilerlemiş olduğumuzu göstermektedir. Bu muazzam inişin sonunu görmek değil, düşünmek bile bir büyük azab, bir izdırabtır.

 

Fazilet ağır yüktür

Fazilet kıymetli, ve ağır yüktür, herkes taşıyamaz… Güçlü, kuvvetli, şuurlu, iradeli ve inançlı olmak gerekir.

 

Dünyanın tanıdığı en üstün fazilet, Hz. Peyamber’in nezih yaşayışı ile şekillendirdiği yaşama biçimidir. Sünnet’in bütünüdür. Onu yaşayacak, hakka sonuna kadar yandaş olacak bir gurub kıyamete kadar bulunacaktır. Bu da bir Muhammedi beyandır. Ama işte sadece bir güruh… Garibler gurubu…

 

Sünneti, insanların çeşitli sebeplerle öldürdüğü herhangi bir sünneti, bid’atlara batıllara kurban edilmiş bir sünneti diriltmek, fevkalade zor fakat şerefli ve soylu bir harekettir. Zorluğu, toplumun yozluğundan; şeref ve soyluluğu ise, Hz. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemin yoluna sahip çıkma teşebbüsünden kaynaklanmaktadır. Böyle bir şerefe sahip olmanın bedeli gurbettir, garibliktir, toplum tarafından dışlanmaktır. Bu çok büyük ve ciddi bir bedeldir. Ama gerçek mutluluk da böylesi durumların -kimsenin beklemediği- bir başka bedelidir. Bunu bizzat Hz. Peygamber aleyhissalatu vesselam haber vermiştir, müjdelemiştir. Bu, hiç şüphesiz büyük bir teşviktir: Ne mutlu gariblere…

 

İslam’ın istikbâli
sönük değil parlaktır!

Zaten hadisimize iyice dikkat edilince, müslümanlığın başlangıçta olduğu gibi pek az kimsenin sahip çıkacağı garip bir duruma geleceği bildirildikten sonra, yine başlangıçta olduğu gibi bu bir avuç garibin gayretleri ile yeniden doğuş hamlesine geçeceği, bu hizmeti göreceklere yönelik olan “Ne mutlu” müjdesiyle ifade edilmiş bulunmaktadır. Elmalılı merhumun ifadesiyle, İslam’ın istikbali gece değil gündüzdür. Sönük değil, parlaktır. Ara sıra basan gece zulmetleri onu dinlendirip tekrar uyandırmak içindir. Bu mana ma’ruf bir hadis-i şerif ile şöyle beyan buyurulmuştur; “İslam garib olarak başladı, (ileride) yine başladığı hale dönecektir. Gariblere ne mutlu.”

 

Yani, “İslam garib olarak başladı (veya zuhur etti) ileride yine başladığı gibi garib olarak tekrar başlayacak (yahud zuhur edecek) ne mutlu o gariblere” demektir. Hadisin sonundaki fetûbâ, onun inzar için değil, tebşir için sevk buyurulduğunu gösterir. (Hak Dini Kur’an Dili, V, 3713 (2. baskı, İstanbul 1960))

 

Sünnet ehlinin
karşıtları hep olmuştur

Tarih içinde meseleye baktığımızda, İslam’ın özüne ters fikirler taşıyan güruhlar, daima sünneti asli safiyeti ile yansıtanlara karşı çıkmış, onları çeşitli şekillerde karalamaya çalışmışlardır. “Ehl-i bid’at” fırkalarının “ehl-i hadis” ile yıldızları barışmamıştır. Özellikle hadislerde yani sünnette, kendi prensipleri ve düşünceleri aleyhinde bilgi ve belgeler gören fırkalar öncelikle sünnete sahip çıkan hadisçilere hücum etmişler, böylece onların şahsında sünnet düşmanlıklarını hem yürütmeye hem de gizlemeye ve kendi bid’atlarına yaşama şansı kazandırmaya çalışmışlardır. Bugün de aynı tutumun değişik tezahürlerini daha ileri derecede görmekteyiz. Kendi düşünce ve anlayışlarına ters düşen kesin dini nasslar ve bunları hatırlatanları çağdışılık ve cahillikle açıktan açığa suçlayan talihsiz beyanlara sık sık basın-yayın organlarında rastlıyoruz. Aynı kişilerin hakim düşünce paralelinde görüş beyan ettikleri ya da dini nassları öyle yorumladıklarını düşünelim, aynı ağızların aynı esas ve kişiler için “Aydın din adamı”, “dinimiz zaten çağdaş ve ileri esaslara sahiptir” gibi, -yine kendi haklılıklarını isbat maksadı ile- beyanlarda bulundukları görülecektir.

 

Unutulmaması gereken husus batılın haktan, bid’atın sünnetten hoşlanmayacağı; sünneti yaşamak ve yaşatmak isteyenlerin şu veya bu şekil ve gerekçelerle garipseneceğidir. Böyle bir garabet bilenler için elbette gerçek mutluluktur. Gerçeğe, yegane gerçeğe sahip çıkma garipliği ve mutluluğu.

 

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ