Okçular Tepesi Kime Emanet?

Yusuf Sağlam

Yazarın şu ana kadar yazılmış 8 makalesi bulunuyor.

“Yerinizden ayrılmayın!”
diye buyrulmuştu, uyulmadı…

Bedrin intikamını almak isteyen Kureyşli müşrikler türlü propagandalar ile insanları topluyor ve müminlerin üzerine gelmek için güçlü bir ordu hazırlıyordu. Haberi alan Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem iki tane gözcü yolladı ve haberlerin doğru olduğunu teyit ettikten sonra sahabeler ile bir harp meclisi kurdu. Bir hutbe irad buyurduktan, sonra istişare edildi. Allah Rasulü sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz, savaşı Medine’de kalarak savunma şeklinde yapmak istiyordu. Fakat çoğunluğu Bedir’de bulunamayan gençler, şehrin dışında hücum savaşı yapmak istiyordu. Peygamberimiz kendi görüşünün aksi olmasına rağmen çoğunluğa uydu ve “Sabır ve sebat ederseniz, bu defa da Allah size nusret ihsan eder” buyurarak saadetli hanelerine giderek, zırhını giydi.

 

Daha sonra Peygamber Efendimizin istediğinin karşısında görüş bildirmiş olan sahabeler pişman oldular  ve Efendimize gelerek, “Ya Rasulullah biz senin emrine karşı gelmeyiz. Nasıl istersen öyle yap” dediler. Bunun üzerine Efendimiz aleyhisselam: “Zırhını giydikten sonra harp etmeden dönmek bir peygambere yakışmaz. Bari bundan sonra muhalefet etmeyiniz. Olduğunuz yerde sebat ediniz. Allah, bizimle beraberdir” buyurdu.

 

Savaş başlamadan önce Peygamber Efendimiz, Abdullah ibni Cubeyir komutasındaki yaklaşık otuz (bir rivayete göre elli) kişiyi Ayneyn geçidi denilen yerdeki bir tepeye konuşlandırdı. Ve onlara: “Düşman, ister galip gelsin ister mağlup olsun, benden haber gelmedikçe yerinizden katiyen ayrılmayın. Yırtıcı kuşların cesetlerimizi parçaladığını görseniz de ayrılmayın!” buyurdu.

 

Savaş başladıktan bir müddet sonra Müslümanlar, müşrikleri bozguna uğratmış onları kovalamaya başlamışlardı. Müşriklere moral vermek için gelen kadınlar dahi koşarak kaçmaya başladılar. Bu durumu gören Müslümanlar, “Harbi kazanıyoruz” diyerek ganimet toplamaya başladılar. Kureyş ordusunun bozulduğunu ve Müslümanların ganimet topladığını gören Ayneyn geçidindeki okçular da “Ne duruyoruz? Bizler de ganimet toplayalım” diyerek tepeden inmeye başladılar. Reisleri Abdullah ibni Cubeyir’in, “Rasulullah’ın emrini unuttunuz mu?” diye feryadını bile dinlemediler.

 

Neticesinde yetmiş
sahabi şehid oldu

Tepede yaklaşık on kişinin kaldığını gören, o zaman daha müslüman olmamış, müşriklerin süvari kuvvetlerinin komutanı Halid bin Velid emrindeki askerlerle oraya doğru hücuma geçti ve tepede kalan sahabeleri şehid ettikten sonra İslam ordusunun arkasına geçti.

 

İki düşman arasında kalan Müslümanlar, şaşkına düştü ve çözülmeye başladılar. Peygamberimizin amcası, şehidlerin efendisi Hazreti Hamza radıyallahu anh başta olmak üzere, yetmiş tane sahabe şehid oldu. Efendimizin mübarek dişi kırıldı ve yanağından kılıç darbesi aldı. Müşriklerin alanı terk etmeleriyle savaş son buldu.

 

Siyer kitaplarını incelediğimizde öz itibariyle yukarıda bilgileri rahatlıkla elde edebiliriz. Fakat bugün yazımıza konu olacak husus, Uhud’un dönüşünden sonra sahabelerin Peygamber Efendimize gelerek iki farklı yerde zaferi vadettiğini fakat netice itibariyle zaferin gerçekleşmemesini hatırlatmaları…

 

Sahabelerin bu sorusu üzerine Âl-i İmrân suresinin 152 ve 153. Ayetleri nazil oldu…

“Siz Allah’ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, Allah, size olan vâdini yerine getirmiştir. Nihayet, öyle bir an geldi ki, Allah arzuladığınızı (galibiyeti) size gösterdikten sonra zaafa düştünüz; (Peygamberin verdiği) emir konusunda tartışmaya kalkıştınız ve âsi oldunuz. Dünyayı isteyeniniz de vardı, ahireti isteyeniniz de vardı. Sonra Allah, denemek için sizi onlardan (onları mağlup etmekten) alıkoydu. Ve andolsun sizi bağışladı. Zaten Allah, müminlere karşı çok lütufkârdır.” (Âl-i İmrân; 152)

 

“O zaman Peygamber arkanızdan sizi çağırdığı halde siz, durmadan (savaş alanından) uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. (Allah) size keder üstüne keder verdi ki, bundan dolayı gerek elinizden gidene, gerekse başınıza gelenlere üzülmeyesiniz. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”(Âl-i İmrân; 153)

 

Âl-i İmrân 152 ve 153.
ayetlerin tefsiri

Muhammed Ali Es-Sabuni rahmetullahi aleyh, Safvetü’t-Tefasir isimli tefsirinde ayetleri şu şekilde tefsir etmiştir;

  1. …Allah, düşmana karşı zafer kazandıracağına dair size verdiği sözü yerine getirdi. Zira siz onları hızlı bir şekilde öldürüyor; Allah’ın hikmet ve iradesiyle, kılıçlarınızla biçiyordunuz. Nihayet korkaklaşıp zaafa düştünüz ve dağdaki geçidi tutma konusunda ihtilaf ettiniz. Allah, istediğiniz zaferi size gösterdikten sonra, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in emrine isyan ettiniz.

 

Rivayet olunduğuna göre Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemin elli okçuyu dağın üzerinde bir geçide yerleştirdi. Buradan müslümanları savunmalarını emretti. Onlara: “Bizi kuşların kaptığını görseniz bile, sakın yerlerinizden ayrılmayın” dedi. İki ordu karşı karşıya geldiğinde, okçuların attığı okların yüzlerine gelmesi sebebiyle müşrik atlıları direnemedi ve hezimete uğradılar. Okçular bu durumu görünce “Ganimete ganimete” diye bağırarak ganimet toplamak için aşağı indiler. Ancak kumandanları, on kişi ile birlikte geçidi tuttu. Müşrikler dağın arkasından gelerek bu okçuları öldürdüler ve kılıçlarıyla, müslümanların arkasından saldırmaya başladılar. Böylece, kazanılmış zafer müslümanlar için bir hezimete dönüştü.

 

Yüce Allah bunu, “İstediğiniz zaferi size gösterdikten sonra” ifadesiyle vurgular. Sizden dünyayı yani ganimeti isteyen vardı. Bunlar dağdaki geçidi terkedenlerdir. Sizden âhireti yani Allah’ın sevabını isteyenler de vardı.

 

Bunlar kumandanları Abdullah b. Cübeyr ile birlikte geçidi tutup sonra şehit olan on kişidir. Sonra Allah imanınızı denemek için kâfirler karşısında sizi hezimete uğrattı da geri döndünüz. İsyanınıza rağmen Allah sizi bağışladı. Burada şayet Allah affetmeseydi, işledikleri günah sebebiyle müslümanların başlarına gelenden daha çoğuna müstehak olacaklarına bir işaret vardır. İşte bunun içindir ki, Yüce Allah buyurdu. Yani Allah bütün zaman ve durumlarda mü’minlere karşı lütuf ve nimetiyle muamele eder.”

 

  1. Ey mü’minler topluluğu! Kimse diğerini beklemeksizin arkanıza dönüp bakmaksızın savaştan kaçtığınız zamanı hatırlayın. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) de arkanızdan sizi çağırıyor ve şöyle diyordu : “Ey Allah’ın kulları” Bana gelin, Ey Allah’ın kulları bana gelin. Ben Allah’ın Rasulüyüm. Kim tekrar savaşa dönerse, cennete girer.” Siz ise hızla kaçıyordunuz. Peygamberi üzmeniz ve onun emrine muhalefet etmeniz dolayısıyla, bu yaptığınıza ceza olarak Allah da sizi üzdü. O, bunu, elden kaçırdığınız ganimete ve başınıza gelen hezimete üzülmeyesiniz diye yaptı. Burası, üzüntü vermenin hikmetini açıklar. O da üzüntünün, elden kaçırdıklarını ve başlarına gelenleri onlara unutturmasıdır ki, bu da Allah’ın onlara bir lütfudur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır, ihlaslı ile İhlassızı bilir.”

 

Bizden bir Ebu Dücane
olmamız beklenmiyor ama…

Allah-u Zülcelal’in indirdiği ayet-i kerimelerin ilk muhatabı ashab-ı kiram olsa da emir ve buyrukları kıyamete kadar tüm inananlaradır. Bu iki ayet-i kerimeyi tefekkür ettiğimizde bizler de kendi kendimize veyahut birbirimize sorduğumuz bazı soruların cevaplarını alabiliriz.

Belki de ortamlarda;

“Biz müslümanız ama neden ezilenlerden oluyoruz?”

“Hak din olduğumuz halde neden savaşlar hep bizim topraklarımızda?”

“Ateist Japonya’nın teknolojideki başarısı İslam devletlerinde neden yok?”

 

Bunun gibi lakırdılar edip, işi dinimizi sorgulamaya kadar götürebiliyoruz.

 

Peki, Âli İmrân suresinin sadece bu iki ayetini tefekkür edip, kendi durumumuza baksak sorunu çözmüş olmaz mıyız? Her türlü eksiklik ve hatadan münezzeh olan, verdiği ahdi bozmayacak Rabbimizi sorgulamaya kadar götüren bu soruları kendimize de soruyor muyuz?

 

Bizler Okçular Tepesinde miyiz halâ? Yoksa birkaç ganimet derdine düşüp tepeyi sahipsiz mi bıraktık? Abdullah ibni Cubeyir gibi “Terketmeyin” diye haykıranları duya duya koşar adımlarla aşağılara inip, aşağıda olmayı mı istedik?

 

Yenilgi gibi görünen imtihan sürecinde her zamankinden daha çok Peygamberin yanında olup onu müdafaa etmek gerekirken, neden mümince davranamadık? Belki bir Musab olup vücudumuzdaki tüm azalardan geçemeyiz ama bir ortamda Peygamberimize iftiralar atılırken dahi en azından o ortamı terk edemez miydik? Kimse bizden Ebu Dücane gibi safları yara yara ilerlememizi istemiyor ama onu hatırlayıp aynı cennete talip olduğumuzu düşünmemiz gerekmez miydi?

 

Bizim Okçular Tepemiz Nerede?

Belki de çoğumuzun tepeden bile haberi yok. Bedir’in, Uhud’un saflarında olmadan tepenin kıymetini nasıl bilebiliriz ki?

 

Her müminin imanını tazelediği Hira, sığındığı Sevr olduğu gibi terk etmemesi gereken bir de ‘Okçular Tepesi’ olmalıdır. Ve bu tepeyi kaybetmeden fark etmelidir. Zira kaybettikten sonra yalnızca bir tepeden olunmadığı aşikârdır.

 

Sahabelerin tepeyi bırakmalarını şuan yadırgıyor olabiliriz. “Ahir zaman Müslümanı olan bizler bile o tepeyi bırakmazdık” diye düşünüyor, “Rasulullah’ın sözünü yere düşürmezdik” diye bir iç muhasebe yapıyor olabiliriz. Çünkü o anın içinde değiliz. Anın kıymeti neticelendikten sonra anlaşılır. Olaylar içerisinde insan sonucu göremediği için kendi his ve çıkarımlarıyla hareket eder. Daha sonra sonuç belli olduktan sonra doğru veya yanlış yaptığı anlaşılır. Sonucu bilinen bir durum da imtihan olunmuş olmaz ki. Aynı şekilde şuan bize pek  önemli gelmeyen, neler kaybetmiş olduğumuzu sonradan öğreneceğimiz kim bilir ne tepeler var? Basit çıkarsamalar ve nefsani isteklerle doğru yaptığımızı düşündüğümüz her şey belki de bir yara aldırıyor saflarımıza. Düşmanların iştahını kabartıyor boşluklar.

 

Hele bazılarımız daha tepede konuşlanmadan yakınmalara, şikayetlere başlayıveriyor. Allah’ın ahdinden dönmeyeceğini unutup, karamsarlığa kapılıveriyor.

 

Bizler Bedir’i,  Uhud’u, Hayber’i tecrübe etmiş bir ümmet olarak esas amacın o saflarda olmak, yenilsek bile Rasulullah’la beraber olmak olduğunu gayet iyi biliyoruz. Ve ahdimize sadık kalıp, Allah’ın ahdinin gerçekleşeceği niyette olmakla mükellefiz.

 

Zira, “Peygamberin hayatta olmadığı devirde yaşamak, peygambersiz yaşamak demek değildir” düsturunca, Rasulullah kardeşim dediği ahir zaman Müslümanlarına o latif sesiyle, “Terk etmeyin!” sözünü emir bilip yaşamak duası ile…

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ