Önder şahsiyetlerin yetiştirildiği bir kurum olarak Tasavvuf

Önder şahsiyetlerin yetiştirildiği bir kurum olarak Tasavvuf
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

İslam’ın, kısa bir zamanda yeryüzünün çok farklı coğrafyalarında yayılmasının, elbette çok önemli sebepleri vardır. Bu sebep ve amiller, bizzat İslam’ın ana ilkelerinin, insan fıtratına uyumundan kaynaklanmaktadır. Zira İslam, fıtrat dinidir. İnsanlar İslam’ın hakikatiyle özgürlük ve asaletlerini buldular ve bulmaya da devam ediyorlar.

İslam düşmanlarının iddia ettikleri gibi İslam, yeryüzünde zorla veya tahakkümle değil; adalet, hoşgörü ve merhametle yayıldı.

Müslümanlar gittikleri memleketlere, adaleti aydınlanmayı ve değişimi taşıdılar. Hiçbir kavmin ne geleneğine nede inancına karışılmamıştır. Bunda bütün tarihçiler ittifak halindedir. İslam’ın hikmet kültürünün, yani tasavvuf mektebinin İslam’ın yayılmasındaki rol ve başarıları inkar edilemeyecek kadar çok örneklerle doludur.

İslâm’ın yayılmasındaki en etkili faktör, Müslüman veli ve mutasavvıfların, ülkelerde yaptıkları ağırbaşlı tebliğ eylemleri olmuştur. Örneğin Hindistan’da, davetçi sufiler hoşgörü ve alçak gönüllülükle aşağı tabakadan insanların arasına karışmış, Müslümanların arasındaki kardeşlik ahlakını bu insanların gözünde, katı ‘Kast Sistemi kâbusuna’ karşı güven dolu, mutlu bir sığınak durumuna getirmişlerdir.

Sûfiler, İslâm ülkelerinin hemen her yanında, özellikle güvenlik içindeki sınır bölgelerinde, fiilen tebliğ etkinliklerine katılmışlardır.

Nurani silsilenin 13. asırdaki halkası ve asrının müceddidi; zahiri ve batınî ilimlerdeki derinlik ve istikameti nedeniyle ‘zülcenaheyn’ (iki kanatlı) olarak ün yapmış Mevlana Halidi Bağdâdî’nin (kuddise sırruhu), Ortadoğu’daki irşat ve manevi fütuhatlarının izleri, hala çok yakından hissedilmektedir.

Özellikle Orta Doğu’da kök salan Nakşi-Halidîler, gittikleri her yerde, medreselerle eş zamanlı olarak tekke ve zaviyeler kurmuş ve genellikle her iki kuruma da mensup önderler, İslâm’ın ve onun ilkelerini yaymak konusunda işbirliği içinde çaba göstermişlerdir.

Tarihe insafla bakıldığında Afrika’nın birçok bölgesinde, İslâm’ın yayılmasında Ticaniye ve Kadiriye bağlılarının çabaları da görmezden gelinemeyecek kadar açıktır.

Afrika, Batı için “maden yatağı” iken, Müslümanlar için gönüllerin sükûnete kavuştuğu bir güzel kıtaydı. İslam kara kıtaya, Müslüman tarikatlar vasıtasıyla girmiş ve inanılmaz bir hızla yaygınlaşmıştı.

1890’lı yıllarda, Kuzey Afrika ülkelerinde sosyolojik-etnolojik çalışmalar yapan iki Fransız, Cezayir’de tespit edebildikleri sûfi tarikatlar ve müntesip müritlerin 300 bin civarında olduğu bilgisini veriyorlardı. Nüfusu 2 milyonu geçmeyen bir ülkede, 300 bine yaklaşan tarikat bağlısı, o ülkede tasavvufun ileri seviyede yaygın ve etkin oluşunun göstergesiydi.

Libya’nın işgali sırasında, Şeyh Ömer Muhtar, yaklaşık 20 yıl, şanlı bir direnişe liderlik yapmış bir tarikat şeyhidir. Cezayir kurtuluş mücadelesinin sembol ismi Emir Şeyh Abdulkadir de bir mutasavvıf idi.

Orta Asya’da, Hindistan, Endonezya ve Afrika’da İslâm yayılışının ikinci büyük dalgası sırasında da ihtida eylemlerinin büyük bir bölümüne vesile olanlar sûfi kökenli İslami hareketlerdir.

Afrika’nın İslam’ın yayılışına sahne oluşunda, birçok önemli kilometre taşı vardır ama bunlardan en ilginci, bir tasavvuf akımının devlet olmasıdır. İslam’ı yaymak ve müdafaa etmek üzere canlarını fedaya hazır olan ve sınırlarda bekleyen dervişlere Murabıt deniliyordu.

Dervişler, sınır boylarında, Allah rızası için ‘Ribat’ denilen kuvvetli kaleler kurarlardı. Bu dervişler ‘murabıtlar’ olarak biliniyorlardı. Bunlar, 1056 yılında, Kuzey Afrika’da devletleşmişlerdi. İlk kuruluş döneminde Murabıtlar, Sahra’nın aşağı taraflarına, Nijer yahut Senegal nehri kıyısına veya Moritanya’nın sahil kesimlerinde Levrier Körfezi’ne ilk ‘Ribat’ı kurdular. Buradaki dervişlerin hayatı, son derece takva ve salih amellerle süslenmişti. Mezhepleri Maliki olan bu sûfiler, şeyhleri Abdullah b. Yasin (rahimehullah) önderliğinde, İslam’ın zaferi ve yayılması için mücadele etmişlerdir.

On dokuzuncu yüzyılda, doğu Afrika’da İslâmi tarikatların etkinlikleri, sadece İslami kültür alanıyla sınırlı kalmamış, İslami hareketlerin örgütlenmesinde son derecede önemli bir rol de oynamıştır. Bazı kardeşlik örgütleri, Sudan’dan Etiyopya’ya uzanmıştır.

Öte yandan İslâm’ın tasavvufi harekatı, gerek batıda gerekse doğuda diğer inançlardan olan aydınları İslâm’a çeken entelektüel bir unsur olarak da işlev görmüştür ve pek çokları tasavvuf vesilesiyle müslüman olmuşlar ve halende olmaktadırlar.

Netice olarak, İslam’ın ilk tebliğ yıllarından günümüze kadar, mutasavvıfların tebliğ serüveni azımsanmayacak kadar büyük ve etkilidir. Onlar yaşadıkları toplumları birer sosyolog gibi incelemiş ve halkın seviyesine inerek, şefkat, merhamet ve güzel ahlaklarıyla toplumlara rehberlik etmiş ve İslami yaşamın toplumların derinliklerine nüfus etmesini başarmışlardır. Özellikle, İslam’ın zahiri ilimleri ve İslam fıkhının uygulanışındaki ilkeleriyle Nakşibendî Tarikatı, İslam âlemi için adeta bir irfan mektebi, tebliğ mektebi ve zahiri ilimlerde medrese işlevini görmüştür.

Tarihe tarafsız ve insaflı bir gözle bakıldığında tasavvufun insanları pasifleştirmediği bilakis yerine göre aksiyoner mücahidlerin, yerine göre de kitlelere önderlik yapan davetçi önder şahsiyetlerin yetişmesinde İslam’ın en etkili kurumlarından biri olduğu görülecektir.

 

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ