O’nun Huzuruna Çıkıyorsun…

O’nun Huzuruna Çıkıyorsun…
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Günümüzde görsel kirlilik o kadar yaygınlaştı ki gözler her gün TV, Medya ve sosyal medya aracılığıyla binlerce görüntüye şahitlik ediyorlar. Sadece bunlar yok elbette. Bilboard reklam tabelaları, otobüsler hatta binalar bile birbirinden acayip müspet ya da menfi görüntülerle giydirilmiş. İşitilenler, yolda giderken duyulanlar, yolculuklarda şahit olunanlarda var; her birinin kalpte çeşitli izler bıraktığı binlerce, on binlerce meşgale…

 

Bunlarla da bitmiyor. Alacak verecek hesapları, hastalıklar, okunan kitaplar ve daha neler neler… Meşgaleler çoğaldıkça insanın ibadetlerinde huşuyu yakalaması da zorlaşıyor… Namaz kılarken, düşünceler işgal ediyor kalpleri… Gelen giden hayaller, fikirler, kafaya takılanlar derken, insanın huzur ve huşulu olması mümkün olmuyor. Şöyle kalbini vererek namaz kılmaya hasret duyanlar, hiçte azımsanacak kadar değildir. Zira duyuyoruz, “Allah affetsin namazların hakkını veremiyorum, gelen düşünceler, vesveseler beni alıkoyuyor” deniliyor…

 

İbadetleri yaparken nasıl huzurlu olunabilir? Diye soruluyor… Durum böyle iken insan çareler arıyor… Peki, insan namazda huzuru ve ihlası, huşuyu temin etmek için neler yapabilir? Var mıdır bunun çaresi? İşin erbabı olan Allah’ın abid ve alim kulları şunları tavsiye ediyorlar bizlere! Okuyalım…

 

Kalbin huzurlu olması için çalışmalı

Bu ancak kast ve niyet iledir, iradesini hayra, Hakk’a ve ahirete yöneltmekledir. Kişinin kalbinin huzurlu olması, ancak merakı ve arzusu miktarıncadır. Merakı ne tarafa meyilli ise kalbi ağırlıklı olarak o yöne kayar.

 

Kalbi merak ettiği tarafa kaydığı için, kişi şuna iman edip tasdik etmelidir ki baki olan ahiret onun için daha hayırlıdır. Bundan dolayı, baki olan ahirete merak ve iştiyak duymalıdır. İşte, namaz da ahireti kazanmak için bir vesiledir. Bunu böyle bilir ve tasdik ederse, kalbi ahiret tarafına meyledecektir ve namazda (Allah ile) huzurlu olacaktır. Ve ayrıca kıldığı namaz belki de son namazı olacaktır. Kim, dünyadan son ticaretini en güzel şekilde yaparak ayrılmak istemez ki?

 

Okunanı anlamaya çalışmalı

Kalp namazda huzurlu olduktan sonra, fikrini ve zihnini namazda okuduğu şeylerin manalarını anlamak için sarf etmelidir. Devamlı olarak, namazı bitirinceye kadar, ayet ve zikirlerin manalarını düşündüğü zaman, kalbine gelen dünya havatırı (hatıra, düşünce, vesvese) kökten zayi olacaktır.

 

Tazim halinde olmalı

Bu kalbin bir halidir. Allah-u Zülcelal’in  azamet ve kudretini düşünmek lazımdır. Kişi kendi nefsinin Allah’a karşı ne kadar hakir, ne kadar adi ve zayıf olduğunu bildiği halde, nefsini Allah’ın huzurunda emre amade bir köle gibi gördüğü zaman, Allah’ın azametini bilir ve anlar. İnsan, Allah’ın kudret ve azamet sahibi olduğunu, kendi nefsinin de hakir, adi ve zayıf olduğunu bildikten sonra, onda huşu meydana gelecektir.

 

Korku ve heybet duygusu

 

Allah’ın kudret sahibi, herhangi bir şeyi istediği anda yapabilecek kudrette olduğunu ve bunun Allah’ın yanında bir şey olmadığını, gelmiş ve gelecek her şeyi helak etse (yok etse) dahi, onun mülkünde hiçbir noksanlık meydana gelmeyeceğini bilmelidir.

 

Kişi, Allah’ı ne kadar tanırsa, onun korkusu ve heybet hissi de o kadar fazla olur. Mesela, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, namaza başladığı zaman, çevresinde bulunanlar onun göğsünden, kaynayan buhar kazanının fokurtularına benzeyen bir fokurtu işitirlerdi.

 

Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, öyle bir namaz kılardı ki, görenler şaşırırdı. Namazda iken ayakta, rükûda ve secdede o kadar uzun dururdu ki, sanki vefat etti sanırlar, heyecanlanırlardı. Bazen ayakta iken Fatiha’dan sonra 47 sayfa olan Bakara Sûresi’ni okur, hatta peşinden Âl-i İmran ve Nisa sûrelerini de ekleyerek bunu 103 sayfaya çıkardığı olurdu. Rükû ve secdede uzun uzun dualar eder, her gece ayağı şişinceye kadar namaz kılardı. Çünkü namaz kılmaktan başta ruhanî ve kalbî olmak üzere, bütün duygularıyla zevk ve lezzet alır, büyük bir huzur duyardı. Namazda hissettiklerini ifade etmek için ashabına şöyle derdi: “Sizin; yemek yemekten, su içmekten, muamele-i zevciyeden aldığınız lezzeti, ben namazdan alırım.”

 

Hz. İbrahim aleyhisselam, namazda iken kalbinin sesi çok uzaktan duyulabilirdi. Niçin? Çünkü onlar, Allah’ı daha iyi tanıyıp bildikleri için Allah’a karşı heybetleri ve korkuları da o kadar fazla idi.

 

Reca (Ümit)
Allah’ın lütfunun  ve cömertliğinin büyüklüğünü, kıldığı namaz karşılığında cenneti vaat ettiğini yakinen bilirse, kalbine reca (ümit) gelir. Allah-u Zülcelal’in rahmetinin gazabını geçtiğini düşünerek, O’nun sonsuz merhametine olan ümidi artar.

 

Hayâ

 

Kişi ibadetinde; günah sahibi olduğunun, Allah’ın üzerindeki nimetleriyle büyük hakkını eda etmekten aciz olduğunun, kendi nefsinin kusurlu olduğunun ve Allah-u Zülcelal’in kalbinin sırlarına ve ondaki havatırlara (düşüncelere) muttali olduğunun (haberdar olduğunun) şuurunda olursa, onda hayâ meydana gelecektir, utanacaktır.

 

Şimdi, kalbin huzurlu olması için menfaatli olan ilaçları öğrenen mümin bilmelidir ki, Allah azamet ve kudret sahibidir. Allah’tan korkmalı, recada bulunmalı (ümitli olmalı) ve O’ndan hayâ etmelidir.

 

Kişi kalbinin huzurlu olabilmesi için ilk önce huzurunu kaçıran, sebep düşünce ve vesveselerden ayrılmalıdır. Duvara yakın olarak namaz kılmalıdır. İnsanların önünden geçmeyeceği yerleri tercih etmeli ve renkli, çok nakışlı olan namazlıklar üzerinde namaz kılmaktan kaçınmalıdır. İnsan namazda, oradan oraya gitmektedir.

 

Müminin namazı

 

Kamil mümin ve gafil kimselerin derecelerine göre namazlarını, tasavvuf ehlinin önde gelenlerinden arif billah Şehabüddin Sühreverdi rahmetullahi aleyhi Avarifü’l Mearif isimli eserinde şöyle anlatır: “Mümin namaz için abdest aldığında, şeytan korkusundan ondan uzaklaşır. Çünkü o, Melik’in huzuruna girmeye hazırlanmaktadır. Tekbir alınca İblis ondan saklanır, yani onunla arasına duvar çeker ki, kendisine bakıp onu da Cebbar olan Allah’a yöneltmeye kalkmasın.

 

Kul, ‘Allah-u Ekber’ diyerek tekbir alınca, Allah-u Teâlâ kulunun kalbine bakar, gerçekten orada kendisinden daha çok değer verilen bir varlık yoksa: “Söylediğin gibi kalbin de, Allah’ın azametini tasdik ediyor” buyurur. O’nun kalbinden çıkan nur, Arş’ın melekutunu tutar. Bu nur sayesinde, yer ve göklerin melekutu ona açılır. Ve bunların hepsi kendisine hasenat olarak yazılır.

 

Cahil ve gafil biri de namaza kalktığında, sineklerin bir damla bala üşüştüğü gibi, şeytanlar onu sarıp ağına düşürür. Böyle bir tekbir aldığı zaman, Allah-u Teâlâ onun kalbine bakar. Eğer kalbinde Allah’tan değerli bir şey varsa: “Sen yalan söylüyorsun. Senin kalbinde en büyük olan, söylediğin gibi ben değilim” buyurur.

 

O anda namaz kılanın kalbinden bir duman çıkar ve semaya varır. Bu bulut onun kalbine melekut için bir perde olur. Her geçen gün, bu perdenin karanlık ve katılığı artar. Nihayet, şeytan onun kalbini tutar ve ona üfürmeye, vesvese vermeye ve yaptıklarını güzel göstermeye çalışır. O kimse namazı bitirinceye kadar bu hal üzere devam eder de ne yaptığının farkında bile olmaz.

 

Nitekim haberde varid olmuştur ki: “İnsanın kalbinin etrafında şeytanlar dönüp dolaşmazsa, insan semanın melekutunu görebilirdi.”

 

Zahire ait, adabı tam olduğu gibi, batıni edepte kemale eren temiz kalpler, semavi kalplerden olurlar. Ve namaza girerken ‘tekbir’ ile semaya dahil olurlar. Allah-u Teâlâ, semayı şeytanların tasarruf ve tasallutundan korur. Bu yüzden şeytan, semavi kalplere de girecek yol bulamaz.

 

Böyle kalpler için tehlike olarak, bir tek nefsin havatırı kalır. Nefsin havatırının kalp semasına hücumları, şeytanın tasarrufunun kesilmesi gibi kolay olmaz. Ancak Hakk’a yakınlıkları murad olunan kalpler, yavaş yavaş bu yakınlığı elde edebilir ve sema katlarına yükselebilirler.

 

Sema tabakalarının her birinde, nefsin zulmeti diğerinden farklıdır. Semâvatı geçmek için, havatır daima nefsin zulmeti ölçüsünce azalır ve nihayet Arş’ın önünde durur. Orada Arş’ın nurunun tesiri ile nefis havatırı tamamen kaybolur. Nefsin karanlığı kalbin nurunda, gecenin karanlığının gündüzün ışığında kaybolması gibi yavaş yavaş kaybolur. Bu şekilde, adabın hakkı gerçek anlamıyla verilmiş olur.

 

Bizim namazın adabına dair bu saydıklarımız pek azdır. Namazın durumu, bizim tanıttığımızdan çok büyük, anlattığımızdan çok mükemmeldir. Bazı tasavvuf zümreleri, hata ile namazdan maksadın “Zikr-i İlahi”den ibaret olduğunu sanırlar. Zikir hasıl olunca da namaza gerek olmadığını söyleyerek sapık yollara girerler ve batıl düşüncelere dalarlar. İlahi ahkamı yok sayıp helal ve haramı redde kalkışırlar.

 

Bir başkaları da bu konuda belki sapıklıktan uzak, fakat kendilerini hal açısından noksan bırakan bir yola girerek, sadece farzları kabul ile nafilelerin faziletlerini inkara kalkışırlar ve çok basit ruhi bir hale aldanıverirler. Amellerin faziletini ihmal ederler. Her heyet ve harekette de Allah’a ait bir takım sırlar ve hikmetler bulunduğunu bilmezler.

 

Haller ve ameller, ruh ve cisim gibidir. Kulun dünyada amellerden yüz çevirmeye devam etmesi şaşkınlık ve taşkınlıktır. Ameller ve hal ile tezkiye görür, iyileşir ve güzelleşir; hallerde ameller sayesinde gelişir.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ