Peygamber Dualarının Güzelliği

Peygamber Dualarının Güzelliği
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Hidayette istikamet
üzere olabilmek için

“Doğru yolu bulmak ve hep orada kalmak!”; insanın en önemli meselesi budur. ‘Sırât-ı mustakîm’ dediğimiz, İslâm’ın aydınlık yolundan dışarı çıkmamak, her Müslüman’ın canla başla istemesi ve üzerinde titizlikle durması gereken konudur. Cenâb-ı Mevlâ hidayeti bir şekilde nasip edebilir; ama hep hidayet üzere kalabilmek için kulun gayreti gerekir. Tıpkı bir mirasa konan kişinin servetini koruyabilmek için çaba sarfetmesi gibi…

 

Esasen biz de bir tür mirasyediyiz. Gözümüzü dünyaya açınca, kendimizi İslâm servetinin içinde buluverdik. Şeytanın ve nefsimizin bu serveti yağmalamasına izin vermemek bizim en büyük vazifemiz olmalıdır. İki Cihan Güneşi Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem bile, hep Müslüman kalabilme niyazını öğrenmemiz için olsa gerek şu duayı dilinden düşürmezdi:
“Yâ mukallibe’l-kulûb! Sebbit kalbî alâ dînik (Ey kalpleri halden hale çeviren Allah! Benim kalbimi dininden ayırma!)” (1)

 

Cenâb-ı Hakk’ın devamlı surette gözetiminde olduğu halde Fahr-i Âlem Efendimiz aleyhissalatu vesselam, sık sık böyle dua ederse, elbette bizim de imanımızı korumak için daha çok gayret sarfetmemiz ve sık sık “Kalbimi dininden ayırma, yâ Rabbî” diye yalvarmamız gerekir.

 

Fakat biz, Kâinâtın Sahibi Allahu Zülcelal’e nasıl dua etmemiz, nasıl yalvarmamız ve Ondan neler istememiz gerektiğini bilmiyoruz. Ellerimizi kaldırıp duaya başladığımızda, çoğu zaman ağzımızdan hiç de duaya benzemeyen, Cenâb-ı Mevlâ’nın huzuruna takdim etmeye lâyık olmayan kırık dökük sözler çıkıyor. “Ben ne söylüyorum, tamburam ne çalıyor” atasözünde olduğu gibi; dilimizden dökülen sözler, gönlümüzden geçenleri yansıtmıyor.

 

Peygamber dualarının güzelliği
Şu bir gerçektir ki, herkes usulünce dua edemez. Güzel dua edebilmek Cenâb-ı Mevlâ’nın bir lütfudur. Kâinâtın Rabbi bu lütfu herkesten önce elçilerine ihsan ettiği için en güzel duaları onlar yapmışlardır. Peygamber dualarındaki derinlik, bu sözlerin ilâhî bir kaynaktan süzülüp geldiğini hemen göstermektedir. Meselâ Dâvûd aleyhisselâm’ın yaptığı, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin de yapılmasını tavsiye ettiği şu duadaki erişilmez derinliği fark etmeye çalışalım:
“Allâhümme innî es’elüke hubbeke ve hubbe men yuhibbüke, ve’l-amele’llezî yübelligunî hubbeke. Allâhümmec‘al hubbeke ehabbe ileyye min nefsî ve ehlî ve mine’l-mâi’l-bârid.”

Bu duanın anlamı şudur: “Allahım! Senden, seni sevmeyi, seni sevenleri sevmeyi, ve senin sevgine ulaştıracak amelleri sevmeyi dilerim. Allahım! Senin sevgini bana canımdan, ailemden ve soğuk sudan daha ileri kıl!” (Tirmizî, Daavât 73; Tefsîr 39/4).

 

İşte bu sebeple biz, her şeyi olduğu gibi, dua etmeyi de Peygamberler Sultanı Efendimizden öğrenmek durumundayız. O Gönüller Sultanı, dua ve niyazlarında, bir dua hazinesi olan Kur’ân-ı Kerîm’den çokça faydalanmış, ardından da vahiy nurunun cilaladığı gönlünden kaynayıp gelen yakarışlarını Mevlâ’sına arzetmiştir.

 

Şimdi bütün dikkatimizi toplayıp, Resûl-i Kibriyâ’nın bir namaz esnasında yaptığı dua ve niyazlardaki olağanüstü güzelliği anlamaya gayret edelim.

 

Namaza durduğunda;

Hz. Ali’nin haber verdiğine göre, Allah’ın Elçisi farz namaz kılacağı zaman, tekbir aldıktan sonra şu iki âyeti okurdu:

“Doğrusu ben, tek Allah’a inanan bir kimse olarak, gökleri ve yeri yoktan var edene yüzümü çevirdim. Ben Allah’a şirk koşanlardan değilim.” (En’âm 6/79)

“Benim namazım da, ibadetlerim de, hayatım ve ölümüm de yalnızca âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun eşi ortağı yoktur. İşte ben bununla emrolundum. Müslümanların ilki de benim.” (En’âm 6/162-163)

 

Ardından, Âlemlerin Rabbine olan sonsuz bağlılığını ve Ondan neler istediğini şöyle ifade ederdi:

“Allah’ım!

Biricik hükümdar Sensin.

Senden başka ilâh yoktur.

Sen benim Rabbimsin, ben de senin kulunum.

Ben nefsime zulmettim; günahlarımı itiraf ederim.

Bütün günahlarımı affeyle. Çünkü günahları Senden başka kimse affedemez.

Beni en güzel ahlâka ilet. Ahlâkın en güzeline Senden başka kimseler iletemez.

Kötü ahlâkı benden uzaklaştır. Kötü ahlâkı Senden başka kimseler benden uzaklaştıramaz.

Ben hep Sana itaat ederim.

Daima Senin hizmetindeyim.

Bütün hayırlar Senin kudret elindedir.

Kötülük Sana nispet edilemez.

Varlığım Sendendir; dönüşüm yine Sanadır.

Hayır ve ihsanın, bereketin pek çoktur ve Sen yücesin.

Beni bağışlamanı diliyor, Sana tövbe ediyorum.”

 

Rükûda;

Efendimiz aleyhisselâm rükûa varınca, Cenâb-ı Hakk’a nasıl boyun eğdiğini, içinde bulunduğu duruma uygun şekilde şöyle ifade ederdi:

“Allah’ım ben sadece Sana rükû ettim. Sadece Sana iman ettim. Sadece Sana teslim oldum. Gözüm, kulağım, beynim, kemiklerim ve sinirlerim hep Sana boyun eğdi.”

 

Rükûdan doğrulunca şunları söylerdi:

“Allah’ım! Gökler ve yer dolusu, gökle yer arasındakiler dolusu, onların dışında olup da senin dilediğin şeyler dolusu sana hamdolsun.”

 

Secdede;

İnsanların Biricik Efendisi sallallahu aleyhi vesellem alnını secdeye koyduğunda şöyle derdi:

“Allah’ım! Sadece sana secde ettim. Yalnız sana iman ettim; Sana teslim oldum. Benim yüzüm kendini yaratıp ona şekil veren, kulağını ve gözünü vâreden Rabbine secde etti. Yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.”

 

Tahiyyattan sonra ve selâm vermeden önce de şöyle dua ederdi:

“Allahım! Şimdiye kadar yaptığım, bundan sonra yapacağım, gizlediğim ve açığa vurduğum, ölçüsüz bir şekilde işlediğim, ve benden daha iyi bildiğin günahlarımı affeyle! Öne geçiren de Sen, geride bırakan da Sensin.

Senden başka ilâh yoktur.” (2)

 

Hangi insan, kendini ve bütün âlemi en mükemmel şekilde yaratan o Yüce Kudrete duyduğu sonsuz hayranlığı, nihayetsiz şükrânı böylesine kapsamlı ifadelerle dile getirebilir? Bu dua ve niyazlarda, göklerin engin derinliği, Cibrîl kanadının serinliği hissedilmiyor mu?

 

Secdeye vardığında, huzûr-ı ilâhîde olduğunu hissederek, iman tazeler gibi bir edâ içinde “Benim yüzüm kendini yaratıp ona şekil veren, kulağını ve gözünü vâreden Rabbine secde etti” diye yere yüz sürmek, nasıl bir kulluk şuurudur? Yüce Rabbim hepimize bu şuuru ihsân eylesin.

 

Evet, mârifet, hidâyet üzere kalabilmektir. Hidâyet üzere kalabilmek yani Cenâb-ı Hakk’a giden o aydınlık yolda bir ömür boyu yürüyebilmek için; Allah’a olan bağlılığını, Resûlullah’ın öğrettiği dualarla her fırsatta dile getirmek ve Onun bize tavsiye ettiği iyi ve güzel işleri yapmak şarttır.

 

Hidâyet Güneşi Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemden öğrendiğimiz bir hidâyet duası da şu şekildedir;

“Allâhümme innî es’elüke’l-hüdâ ve’t-tükâ ve’l-‘afâfe ve’l-gınâ (Allah’ım! Senden hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği isterim.”(3)

 

Yalvarmayı bilmek

Herkes, her şey, bütün kâinat Allah’ın rahmetine muhtaçtır. İlâhî rahmet olmadan hiçbir şeyin varolması, varlığını devam ettirmesi mümkün değildir. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in “âlemlere rahmet olarak” gönderilmesinin sebep ve hikmeti de budur.

 

Cenâb-ı Mevlâ’nın en büyük bağışlarından biri gönül bahçemizdir. Nâdide güller, rengârenk çiçekler, emsâlsiz bitkiler gibi gönül bahçemiz de rahmet yağmurlarıyla sulanmaya muhtaçtır. Bütün mesele ilâhî rahmetten nasiplenebilmektir. Her şeyi olduğu gibi bunu da, gönül bahçemizin bahçıvanı sevgili Efendimiz’den öğrenmemiz gerekmektedir.

 

Tevâzû, Tazarrû, Tezellül

Âlemlere rahmet Hazreti Muhammed aleyhisselâm’dan öğrendiğimize göre, rahmet yağmurlarıyla yıkanmak isteyen kimsenin tavrı önemlidir.

 

Bunun için kulun;

Allah’ın yüceliğine, O’nun sonsuz kudreti karşısında kendisinin âcizliğine bütün benliğiyle inanması, O’na boyun bükerek yönelmesi, gönlü derin ürpertilerle titrerken, hafif bir sesle, hem korkarak hem ümitlenerek,

ve O’nun aşırı gidenleri sevmediğini bilerek yalvarıp yakarması gereklidir. (Bknz; A‘râf 55, 56, 205) Büyüklerimizin söyleyişiyle; tevâzû, tazarrû, tezellül ile niyâza durması şarttır.

 

Bir defasında Medine’de, kuraklık sebebiyle Sevgili Efendimiz yağmur duasına çıkmıştı. Cenâb-ı Hakk’ın merhametine ve yardımına muhtaç olduğunu hal diliyle de anlatmak için en değersiz elbisesini giymişti. Derin bir tevâzu ve tazarrû içinde namazgâha gelmiş, yüzünü kıbleye dönmüş, elbisesinin içini dışına çevirmiş, durmadan tekbirler getirerek Allah’a yalvarmıştı. Böyle bir yalvarışın ardından da yağmur yağmaya başlamıştı. (4)

 

Kulun işte bu niyaz hali, Cenâb-ı Mevlâ’nın merhametini celbetmekte; O’na açılan ellere rahmet yağmurları dökülmektedir.

 

Tevâzû, tazarrû ve tezellül halinin en fazla arandığı yer, namaz ve secde halidir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin haber verdiğine göre:

Kul, namazda huşû yakalamaya gayret etmelidir, tevâzû içinde Allah’a boyun eğmelidir, kendisinin değersiz olduğunu Rabbine göstermeye çalışmalıdır. Namazdan sonra avuçlarının içini yüzüne doğru çevirip ellerini Cenâb-ı Mevlâ’ya doğru uzatmalı, ‘Yâ Rabbî! Yâ Rabbî’ diyerek ihtiyacını arzetmelidir. (5)

 

Kul kendini Rabbine böylesine yakın hissetmeli, bütün kapıları geride bırakıp sadece O’nun kapısına geldiğini göstermeli, Allah’ın rahmetine muhtaç olduğunu samimi bir yakarışla dile getirmelidir.

 

Peygamberimizin Hz.
Ebubekir’e öğrettiği dua

Cenâb-ı Hakk’ın rahmet bulutlarını kulun üzerine çekecek olan, türüm türüm tüten bir gönül yangınıdır. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in, dua ederken, derin bir alçak gönüllülük içinde niyâza duruşunun sebebi budur.

“Bana bir dua öğret de namazımda okuyayım” diyen Hazreti Ebû Bekir’e öğrettiği şu duada bu mahviyet ve gönül harareti ne kadar da canlıdır: “Allah’ım! Ben kendime çok zulmettim. Günahları bağışlayacak ise yalnız sensin. Öyleyse tükenmez lutfunla beni bağışla, bana merhamet et. Çünkü affı sonsuz, merhameti nihayetsiz olan yalnız sensin.”(6)

 

Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin duaları son derece kapsamlıdır. Onun dualarında sadece din, sadece dünya, sadece âhiret yoktur; onun dualarında bunlarla birlikte hayatın nasıl değerlendirilmesi, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna nasıl varılmasıyla ilgili istekler de vardır. Şu dua bu istekleri ne güzel ifade etmektedir:

 

“Allah’ım! Bütün işlerimin başı olan dinim konusunda hataya düşmekten beni koru!

Yaşadığım şu dünyadaki işlerimin yolunda gitmesini sağla!

Dönüp varacağım âhiretimi kazanmama yardım et!

Hayatım boyunca daha çok hayır yapmama imkân ver!

Her türlü kötülükten kurtulmamı sağlayacak bir ölüm nasip et!” (7)

 

Kâinâtın Efendisi’nin bize öğrettiği dualarda, günahlarımızın âdeta bir resmi geçidi, bir dökümü vardır. Kulun kusurlarını çekinmeden sayıp dökeceği tek makam, Cenâb-ı Hakk’ın huzurudur. Kul, O’na her kusurunu söylemeli, bütün günahlarından temizlenmek istediğini belirtmelidir. Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin şu duası bunun en güzel örneklerinden biridir:

“Allah’ım! Günahlarımı, bilgisizlik yüzünden yaptıklarımı, haddimi aşarak işlediğim kusurlarımı, benden daha iyi bildiğin bütün suçlarımı bağışla!

 

Allah’ım! Ciddî ve şaka yollu yaptıklarımı, yanlışlıkla ve bilerek işlediğim günahlarımı affeyle! Bütün bu kusurların bende bulunduğunu itiraf ederim.

 

Allah’ım! Şimdiye kadar yaptığım, bundan sonra yapacağım, gizlediğim ve açığa vurduğum, ölçüsüz bir şekilde işlediğim ve benden daha iyi bildiğin günahlarımı bağışla!

Öne geçiren de sen, geride bırakan da sensin. Senin gücün her şeye yeter.” (8)

 

Mağarada mahsur kalan
üç adamın hikayesi

Peygamber Efendimiz, Allah’a nasıl münacat etmemiz gerektiğini öğretirken, bir zamanlar yaşanmış  ibretli olayları misâl gösterirdi. Mağarada mahsur kalan üç adamın hikâyesi bunlardan biriydi.

Üç yolcu akşam yatıp uyumak için bir mağaraya girmiş, fakat dağdan kopan bir kaya mağaranın ağzını kapatınca, içeride mahsur kalmışlardı. İçlerinden biri: “Yaptığımız iyilikleri anlatarak Allah’a dua etmekten başka yapacağımız bir şey kalmadı” deyince, mağaranın ağzını kapatan kayadan kurtulabilmek için “samimiyetle yaptıkları iyilikleri” anlatmaya başlamışlardı.

 

Her biri, en içten duygularla yaptığı iyi bir davranışı anlattıktan sonra: “Allah’ım! Eğer ben bu işi senin rızanı kazanmak için yapmışsam, başımızdaki sıkıntıyı uzaklaştır!” diye yalvarmıştı. Her birinin duasından sonra kaya birazcık aralanmış, sonunda mağaradan kurtulup yollarına devam etmişlerdi. (9)

 

Kul, kulluğunu bilmelidir. Sonsuz kudret sahibi karşısındaki aczini, hiçliğini, zavallılığını unutmamalıdır. O’nun kendisine bağışladığı imkânları; aklı, zekâsı ve becerisiyle elde ettiğini düşünmemeli, bunu aklından bile geçirmemelidir. Hep başı önünde ve kalbi Rabbiyle irtibat halinde bulunmalı, âyet ve hadislerdeki özlü duaları dilinden düşürmemelidir. İşte o zaman, insanın yolunu tıkayan kayalar yerinden oynayabilir…

 

Dipnotlar:
1) Tirmizî, Kader 7, Daavât 90, 124; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, IV, 182, VI, 91, 251, 294, 302, 315. 2) Müslim, Müsâfirîn 201; Ebû Dâvûd, Salât 119; Tirmizî, Daavât 32. 3) Müslim, Zikir 72. 4) Buhârî, İstiska 15-20; Ebû Dâvûd, İstiska 1. 5) Tirmizî, Salât 166. 6) Buhârî, Ezân 149, Daavât 17, Tevhîd 9; Müslim, Zikir 48. 7) Müslim, Zikir 71. 8) Buhârî, Daavât 60; Müslim, Zikir 70. 9) Hadis için bk. Kandemir, Çakan, Küçük, Riyâzü’s-sâlihîn Tercüme ve Şerhi, Peygamberimizden Hayat ölçüleri, I, 136-137.

 

 

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ