Peygamberimizin Ümmetine Düşkünlüğü

Peygamberimizin Ümmetine Düşkünlüğü
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Sahabe’nin Resulullah’a yakın ilgisi

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin hayatına dair eserlerde veya ashab-ı kiramın rivayet ettiği hadis-i şerif metinlerinde bir ifade görürüz: “Rasulullah’ın yüzünün rengi değişti.”

Bu ifade, Peygamberimizin bir durum karşısında ne kadar içten bir üzüntü veya öfke duyduğunu ama kimseyi incitmemek için bir şey söylemediğini, adeta duygularını içine hapsettiğini ve bundan dolayı yüzünün renginin kızardığı veya sarardığını anlatır. Mesela, şu hadisede olduğu gibi:

Cerir bin Abdullah radıyallahu anhu anlatıyor: “Bir sabah Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemin yanında toplandığımız sırada, Mudar Kabîlesi’nden, kuşandıkları yolculuk kılıçlarından başka bir şeyleri olmayan, perişan bir topluluk çıkageldi. İman ettiklerini bildirmek veya hicret etmek üzere gelen bu kimselerin üzerinde kaplan derisine benzeyen, alaca çizgili basit bir aba vardı. Bu abayı delerek başlarından geçirmişlerdi. Bunun dışında doğru düzgün giysileri bile yoktu. Onları bu derece fakir görünce Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin yüzünün rengi değişti. Hemen evine girdi, sonra çıkıp Bilâl’e ezan ve kamet okumasını emretti. Bilâl kamet getirince Peygamber Efendimiz namaz kıldırdı ve namaz için toplanmış cemaate bir hutbe îrâd etti. Hutbesinde:

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan zevcesini var eden ve ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbiniz’e hürmetsizlikten sakının! Şüphesiz ki Allah hepinizi görüp gözetmektedir.” (Nisâ, 1)  “Ey îmân edenler! Allah’tan korkun, herkes yarın için ne hazırladığına baksın!” (Haşr, 18) ayetlerini okudu ve sonra halkı sadaka vermeye davet edip:

“Her bir fert altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir ölçek bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka versin. Hatta yarım hurma bile olsa sadaka versin!” buyurdu.

Allah Resulüne itaat ederek hemen bir şeyler getirmek üzere evlerine dağılan sahabe, birer ikişer dönmeye başladı. Ensâr’dan bir kişi, ağırlığından dolayı neredeyse kaldırmaktan âciz kaldığı bir torba getirdi. Ardından gelenler, ellerindeki bağışları Peygamberimizin önündeki yığına bırakmak için sıraya girmek zorunda kaldı. Sonunda, yiyecek ve giyecekten iki yığın oluştuğunu gördüm. Baktım ki Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in yüzü gülüyor, sanki altın gibi parlıyordu…” (Müslim, Zekât, 69)

Bu hadis-i şerifleri okurken, birkaç husus bilhassa dikkatimizi çeker. Birincisi sahabenin bu canlı tasvirinden anlıyoruz ki, ashab-ı kiram Peygamberimizin yüzünün rengini izler dururlardı. Onun yüzünün sararması, kızarması, solması onları endişelendirir; Peygamberimizin yüzünün gülmesi, parlaması ise onların içini aydınlatırdı. Onun yüzünü güldürmek için iştiyakla çabalarlardı. Onlar ne güzel ümmet, ne güzel sahabeydiler… Ve o Peygamber ne güzel, ne şefkatli bir Peygamberdir…

Verdikçe sevinir, sevindikçe verirdi

Sahabe olmak kolay değildi. Peygamberimizin hallerinin ve ahlakının yüceliği, alelade bir insan söz konusu olduğunda, gerçekten akıl almaz bir seviyede idi. Mesela günlerinin çoğunu aç geçiren, Ehl-i Beyti, hanımları ve Suffa ashabıyla beraber ancak hurma ve su ile idare eden Peygamberimiz, akla sığmaz derecede cömertti.

Allah Resulü verdikçe sevinir, sevindikçe verirdi. Ramazan geldiği zaman, Cebrail aleyhisselam ile Kuran-ı kerim’i mukabele etmekle günlerini geçirdiği zamanlarda sevinci daha da coşar, içi içine sığmazdı. Onun bu coşkun hali, İbn-i Abbas’ın deyimiyle, “Esen rüzgârdan daha cömert olmasından” anlaşılırdı. (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 5, 6; Savm, 7)

O ümmetine olan şefkatinden dolayı bazen sevinir ve sevindirirdi, bazen de korkar ve korkuturdu. Ama onun sevindirmesi de merhametindendi korkutması da…

Ümmeti için endişeliydi

Bir keresinde ümmetine olan şefkatini bir misalle şöyle anlatmıştı: “Benim ve sizin durumunuz, ateş yakıp da ateşine cırcır böcekleri ve pervaneler düşmeye başlayınca, onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulmaya, ateşe girmeye çalışıyorsunuz.” (Müslim, Fedâil, 19. Bkz. Buhârî, Rikâk, 26; Tirmizî, Edeb, 82)

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin yaşadığı haller, şu dünya hayatının ölçüleriyle anlaşılması mümkün olmayan bambaşka hallerdi. Bir gün, mescidin bitişiğindeki odasından çıkıp ashabının yanına gelmiş ve onlara:

“Ben sizin görmediğinizi görür, işitmediğinizi işitirim. Nitekim sema uğuldadı, uğuldamak da ona hak oldu. Semada dört parmak sığacak kadar boş bir yer yoktur, her tarafta Allah’a secde için alnını koymuş bir melek vardır. Allah’a yemin olsun, benim bildiğimi siz bilse idiniz az güler, çok ağlardınız, yataklarda kadınlarla telezzüz etmezdiniz, yollara, çöllere dökülür, (belanızı defetmesi için) Allah’a yalvar yakar olurdunuz.” Demişti.

Sahabe bunları işitince elbiselerinin yakalarını başlarına çekip ağlaşmaya başladı. Bunu rivayet eden Ebu Zer radıyallahu anhu da “Keşke sökülüp atılan bir ağaç olsaydım (da insan olmasaydım. İnsan olmanın sorumluluğunu yüklenmiş olmasaydım.)” diyordu. (Tirmizî, Zühd, 9)

O sadece kendi asrındaki ashabı için değil, kıyamete kadar gelecek ümmeti için endişe ediyordu. Peygamber Efendimiz bir gün, ashabının yanına çıktığı zaman saçlarındaki aklar, Hz. Ebubekir Sıddık’ın dikkatini çekti. Sadık dost: “Ya Rasulellah, ihtiyarlamışsınız” diyerek teessürünü belirtti. Allah REsûlü, “Beni, Hûd suresi ve kardeşleri (Vakıa, Hâkka, Mürselat sureleri), ihtiyarlattı” diyerek, endişesini paylaştı. (Tirmizi, Tefsiru Sureti’l-Vâkıa, 6)

Efendimizin bahsettiği bu surelere baktığımız zaman, onların, helak olan kavimlerin kötü ahlak ve amellerinden bahsettiğini görüyoruz. İşte, Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem, “Bu kötülükleri kendi ümmeti de işler ve helak olursa” diye öyle üzülüyordu ki, saçına aklar düşüyordu. Bu suredeki “Emrolunduğun gibi istikamet üzere, dosdoğru ol!” emrinin gereğini yapamayacak olursa, ümmetinin hali ne olur, diye üzülen Efendimiz’in günü ve gecesi ümmetine dua etmekle geçiyordu. Durmadan Rabbine niyaz edip, “Allah’ım, ümmetimi koru, ümmetime acı!” diye ağlayarak dua ediyordu. Allah-u Zülcelal Cebrail aleyhisselamı gönderip: “Ey Cebrail, Muhammed’e git ve şunu söyle: ‘Biz seni ümmetin hakkında hoşnut edeceğiz ve asla üzmeyeceğiz.” (Müslim, İman: 346)

Önceki ümmetlerin durumu

Kuran-ı Kerim’de Peygamberlerin kıssalarına baktığımız zaman, bir kısmının inkârları ve hidayet nimetine nankörlük edip gereği gibi itaatkâr olmamaları sebebiyle ümmetlerine beddua ve lanet ettiklerini görüyoruz. Mesela, ayetlerde Hz. Nuh aleyhisselamın, “Yeryüzünde kâfirlerden hiç yurt yuva sahibi bir kimse bırakma.” (Nuh, 26) diye dua ettiğini, Hz. Yunus’un, kavminin inkarı karşısında öfkelenip şehri terk ettiği, (Enbiyâ, 87) hatta azim sahibi Peygamberlerden Hz. Musa’nın da, “Yarabbi, görüyorsun ben nefsimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum, artık bizimle o fasık kavmin arasını ayır” (Maide, 25) buyurduğunu okuyoruz. Yine Kuran-ı Kerimde, Hz. Davud ve Hz. İsa aleyhimüsselamın İsrail oğullarından bazı kişilere nankörlükleri veya inkârcılıkları sebebiyle lanet ettikleri bildiriliyor: “İsrailoğullarından inkâr edenler, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü.” (Maide, 78)

Peygamber Efendimiz ise rahmet ve şefkatinin enginliği sebebiyle kendisini taşlayanlara, aç bırakanlara, hicret ettiği diyarda bile muhasara edip yok etmeye çalışanlara lanet etmemiş, helaklerini istememişti. Peygamberimiz bu dünya hayatında kendi nefsinde, ehli beytinde, akrabalarında türlü türlü acılara katlanmış ama beddua etmek şöyle dursun, her Peygambere tanınan dua hakkını kullanmayıp ümmetine şefaat etmek için ahirete saklamıştı:

“Her Peygamberin bir duası var ki, onunla ümmetiyle ilgili olarak dua etmiş ve duası kabul edilmiştir. Ben ise duamı kıyamet gününde ümmetim için şefaat etmek için ayırdım.” (Buharî, Daavat, 1; Müslim, İman, 340)

Peygamberimiz mesela, Hz. Süleyman gibi dua edip dünyevi hâkimiyet isteyebilirdi. (Sad, 35) Ama o Peygamberlerin dahi “Nefsim, nefsim” diye kendi dertlerine düştükleri dehşet anında “Ümmetim, ümmetim” diyerek, onların affı için şefaat etmeyi istedi. (Buharî, Tevhid, 36; Müslim, Îmân, 326, 327)

Peygamberimizin bazı hadis-i şeriflerini okuyunca anlıyoruz ki, Rabbimiz Teâlâ O’na, ümmetinin günahkârları bile, son nefeste imanla giderek şefaate hak kazansınlar diye, günahlarına kefaret olmak üzere, cezalarının dünyevi musibetlerle verileceğini bildirmişti. Rasûlullah bir gün şöyle buyurdu: “Benim şu ümmetim, merhamet edilmiş bir ümmettir. Ona âhirette azâb yoktur. Onun dünyadaki azabı, fitneler, zelzeleler ve bir bir­lerini öldürmeleridir.” (İbn Mâce, Zühd 34)

‘Rabbimden üç şey istedim’

Yine, hadis-i şerifleri okuduğumuz zaman anlıyoruz ki Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem, ümmetinin bu musibetlere uğradıkları zaman, evvelki ümmetler gibi toptan helak olmasından da korkmuş ve Rabbine dua ederek bunu da kaldırması için niyaz etmişti. Efendimiz buyuruyor ki:

“Ben, Rabbimden, benim ümmetimi (toptan) helâk etmemesini istedim. Rabbim benim bu duamı kabul buyurdu. Dedi ki: ‘Onların helâki kendi aralarında olacaktır. Günah işledikleri zaman, Ben onları birbirine düşürecek ve vurduracağım.’ Ben bunun da kalkmasını diledim; ama Rabbim bunu kaldırmadı.” (Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, 11/374; el-Heysemî, Mecmau’z-zevâid, 1/117; İbn Hacer, Fethu’l-bârî, 8/292)

Bir başka hadis-i şerifte ise şöyle gelmiştir:

“Ben Rabbimden üç şey istedim; istediklerimden ikisini verdi, birisini ise vermedi: Rabbimden ümmetimi kıtlıkla helak etmemesini istedim; bu isteğimi yerine getireceğine dair söz verdi. Bir de kendisinden ümmetimi suda boğmakla helak etmemesini istedim, bu isteğimi de yerine getireceğine dair söz verdi. Sonra, ümmetimin kendi aralarında kavga edip dövüşmelerine izin vermemesini istedim, bunu vermedi.” (Müslim, Fiten, 20)

Hadis-i şeriflerden anlıyoruz ki Peygamberimiz, ümmetinin halini düşünüp üzülüyor, onlar için devamlı dua ediyordu. Sadece dua etmekle kalmıyor, onları esirgemek için her türlü çabayı gösteriyordu. Mesela, fazla soru sormaları sebebiyle emir ve nehiy bildiren ayetler nazil olup hükümlerin ağırlaşmasını istemiyor, lüzumsuz yere soru sormayı yasaklıyordu. (Müslim, Hac, 412) Farz kılınır da güç yetiremezlerse diye, teravih namazını yalnız kılıyor, cemaate çıkmıyordu. (Buhârî, Terâvîh, 1)

Allah-u Zülcelal onun ümmetine karşı olan durumunu anlatırken, başka hiç kimse için kullanmadığı halde, kendine ait esmasını sevgili Peygamberi için kullanmıştı:

“Ey insanlar, size kendi içinizden öyle bir Peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere çok şefkatli (Rauf), çok merhametlidir (Rahim).” (Tevbe,128-129)

Ashab-ı Kiram’a baktığımız zaman, onların böyle şefkatli bir peygambere, çok güzel ümmet olduklarını görüyoruz. Allah-u Zülcelal bizleri de onlar gibi Peygamberimizle havzun başında buluşmaya layık bir ümmet eylesin. Peygamberimizin korktuğu şöyle hallere düşmekten bizleri muhafaza eylesin:

“Kıyamet gününde havuz başında sizden yanıma gelenleri bekleyeceğim. Ancak bazı kimseler bana gelmekten alıkonulacaktır.” Ben; “Ey Rabbim! Bunlar bendendir, benim ümmetimdendir.” diyeceğim. (o zaman melekler tarafından) “Onların senden sonra  neler yaptıklarını biliyor musun? Vallahi onlar gerisin geriye (eski küfürlerine) döndüler.” denilecektir.” (Buharî, Rikak, 53; Müslim, Fezail, 28).

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ