Planları Bozmak için Tasavvuf

Planları Bozmak için Tasavvuf
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

2000 yılında Amerika’nın o zamanki Başkanı Clinton şöyle demişti: “20. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ile şekillendi. 21. Yüzyılın oluşumunda Türkiye’nin ortaya koyacağı tercih önemli rol oynayacaktır.”

Tarih ve sosyal bilimler üzerine çalışan hemen herkesin kabul edeceği bir vakıa vardır: İslam aleminin bugünkü manzarası, Osmanlı devletinin Karlofça anlaşmasından sonra adım adım gerilemesi ve yıkılmasıyla ortaya çıkmıştır. Üç kıtada, 22 milyon kilometrekare üzerinde yaşayan milyonlarca Müslüman’ı, birlik beraberlik içinde tutan bir devletin ortadan kalkmasından sonra bu coğrafyada 30’dan fazla ülke kuruldu veya kurduruldu.

Ehl-i sünnet Müslümanlığın halifesi olan Osmanlı’nın yıkılışı, İslam coğrafyasının siyasi bölünmüşlüğü kadar, çeşitli fırka ve dini grupların ortaya çıkıp fitne ve tefrikanın zuhur etmesini de beraberinde getirdi. Osmanlı devletinden sonra kurulan devletler arasında “En hakiki İslam devleti bizim devletimiz” diyenler olduysa da her biri belli bir bölgenin, kavim veya topluluğun ve belli bir fırkanın devleti olmaktan öteye gidemediler.

Veremi görüp
sıtmaya razı olduk

Osmanlı coğrafyası parçalanırken payitahtın bulunduğu ve Osmanlı ruhunu ortaya çıkaran asıl halkın üzerinde yaşadığı son vatan parçasında, yani bizim yaşadığımız diyarda Türkiye devleti kuruldu. Türkiye devletinin durumu kuruluşundan itibaren diğer devletlerin durumundan çok farklı bir seyir izledi. Türkiye Batı’ya karşı kurtuluş savaşı verirken en büyük fedakarlığı yapan dinine bağlı olan Müslüman halktı. Ancak Sovyetlerde Bolşevik ihtilâlinden sonra kurulan sosyalist rejim, kendisine bağlı bir Türkiye için kendi rejimini ihraç etmek istedi ve bölgedeki diğer ülkelerde de yaptığı gibi üniversite gençliği ve sendikalarda dinsiz komünist bir nesil yetiştirme yoluna gitti.

O sırada Türkiye’de devlete şekil verenler de batıya nazaran Sovyet rejimiyle yakınlaşmakta fayda görüyordu. Bu anlayışla o dönemde iktidarda olan tek parti iktidarı dini hayatı ve eğitimi sert bir şekilde ortadan kaldırmayı hedefleyen takriri-i sükun yasalarını ve ağır dini yasakları uygulamaya koydu.

Ancak Sovyetlerin sıcak denizlere inme politikası ile Afganistan’ı işgali üzerine, ülkemizde bu yakın ve şiddetli emperyalist tehdit yerine ehven-i şer anlayışıyla batıyla yakınlaşma politikasına dönüldü. NATO’ya üyelikten sonra siyasi ve ekonomik serbestinin yanı sıra dini eğitim, yaşantı ve faaliyetlere de kontrollü bir şekilde izin verildi.

Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede buyuruyor ki: “…Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.”(Hacc, 40)

Gerçekten de Allah-u Zülcelâl, dinine sadık kalmaya gayret eden Müslümanlara bir yardım olarak kafirlerin kalplerini parçalayıp onları birbirine düşürmüş ve iman ehli kullarına biraz olsun nefes aldırmıştır.

Türkiye’nin Stalin döneminin yayılmacı ve saldırgan politikasına karşı ehven-i şer politikası ile Batıyla ilişki kurduğu bu dönem, Müslümanlar için biraz olsun rahatlama dönemi olmuştur. Ancak Sovyetlerin örgütlediği dine karşı düşmanca görüşlere sahip şekilde yetiştirilmiş ideolojik kesimler, halâ devlet içinde etkili bir kadroya sahipti. Batı, Sovyetlere sempati duyan bu kadroyu, ılımlı İslam projesi diyebileceğimiz bir hareketle, komünizmden nefret eden, Sovyetlere geçit vermeyecek ama Batıyla iyi geçinen sağ görüşlü bir grubu onların yerine geçirmek suretiyle tasfiye etmek istiyordu. Bu sebeple dış mihrakların kurduğu veya kurdurduğu bazı dini görünümlü yapılanmalar ortaya çıktı.

Batı istiyordu ki kendi yönlendirmeleriyle şekillenen bu yapılar, ülke yönetimini ele geçirdikten sonra Türkiye’yi batının menfaatlerine dokunmayacak şekilde yönetirken, İslam dünyasına da ılımlı, hümanist, mantıkçı bir Müslümanlık örneği oluştursunlar. Böylece Osmanlının bakiyesi olan Türkiye’ye, İslam dünyasını modernleştirme rolü biçildi. Yıllarca Ortadoğuda, Kuzey Afrika’da, Orta Asya ve uzak doğuda misyonerleriyle, oryantalistleriyle gerçekleştiremedikleri reformu Müslümanların zeki gençleri eliyle gerçekleştireceklerdi. Bunun yanında enerji kaynakları ve transfer yolları üzerindeki Rus hegemonyasını bitirip batının hakimiyetini sağlayacaklardı. Bunun için yönetici kadrolarını batının istediği zihniyette yetiştirecek seçkin kolejler kurulmasını sağlamış ve genç girişimciler, istikbal vaad eden üretken beyinler bu plana uygun şekilde biçimlendirilmişti. Türkiye’nin idaresi ele geçirildiği zaman kurulan plan başarıya ulaşacaktı.

15 Temmuzda gerçekleşen son darbe teşebbüsü, bu mantaliteyle kurdurulmuş teşkilatın son hamlesiydi ama malum olduğu üzere amacına ulaşamadı. Şimdi bunlarca kullanılabilecek bir gurubun üyeleri devlet kademelerinden uzaklaştırılıyor. Ama asıl önemli konuyu çoğumuz gözden kaçırıyoruz: bizim devlet kadrolarından önce zihniyetimizdeki kirlenmeden temizlenmemiz gerekiyor.

Tasavvuf ehli karşılarına
çıkıyor tutunamıyorlar

Uzun zamandan beri İslam dünyasında bir yenilmişlik ve ezilmişlik kompleksi yaşanıyor. Bunun tesiriyle kimileri batının ilerlemesini örnek almak gerektiğini, artık gerici diye yaftaladıkları düşünce ve gelenekleri terk etmek gerektiğini söylüyor. Bu anlayışla en çok tasavvuf kurumları ve anlayışı hedef alınıyor. Hatta bununla yetinmeyip fıkıhtan sünnete kadar bütün İslami ilimleri tenkide kalkışan, her alanda reform yapmaya veya sadece Kuran-ı Kerim ayetleriyle sınırlı bir Müslümanlığa dönmeyi teklif edenler görülüyor. Ancak bu kesimler, modernleşmenin, değişmenin, reform yapmanın nerede başlayıp nerede biteceğini, nereye kadar uzanacağını söyleyemiyor.

Bu anlayışların önünde duran tek engel, İslami ilimleri bir silsile ile takva ehli alimlerden öğrenip aktaran, aslına sadakat ve terbiyeye teslimiyet anlayışına sahip şekilde yetişen alimler. Özellikle de tasavvuf alimleri…

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: ‘Ümmetimden bir taife hak üzere galip olarak devam edecektir. Allah’ın emri kendilerine gelinceye kadar, onlar hak üzere hep öyle sebat edecektir. Muhalefet edenler onlara zarar veremeyecektir.” (Müslim)

İmam Nevevi rahmetullahi aleyh hadis-i şerifin şerhinde: “Bu taifenin cesaretle savaşanlardan, fakihler, muhaddislerden kınayanların kınamasına aldırmadan iyiliği emreden kötülükten alıkoyan vb. iman sahibi salih kimselerden olması muhtemeldir.” demiştir.

Gerçekten de dünyevi başarıyı gaye edinmeyip, tam bir teslimiyetle Allah’ın indirdiği kitaba ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin öğrettiği sünnete uyan alimler, her devirde, içten ve dıştan gelen bütün saldırılara rağmen yılmadan yollarına devam ettiler. Bilhassa samimi bir Allah sevgisi ve ahiret gayretiyle çalışan tasavvuf büyükleri, dini ilimlerin tamamen yok edilmek istendiği bir devirde büyük fedakarlıklarla asrı saadetten gelen tavizsiz ve saf bir İslami anlayışı muhafaza etmeyi sürdürdüler.

İslami ilimlerin okunup aktarıldığı medreselerin kapatılmasından sonra İslami ilimlerin sahih bir şekilde aktarılmasında en çok tasavvuf büyükleri tarafından yetiştirilmiş alimlerin emeği geçmişti. Bilhassa Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin yetiştirdiği talebeler, son iki asırda Anadolu’da ehl-i sünnet itikadına bağlı, ümmetin birlik beraberliği şuuruna sahip ve dini hükümler konusunda tavizsiz ve hassas sufiler yetiştirdiler. Osmanlının son asrında iç ve dış saldırıların etkisiyle büyük bir buhran yaşanırken, gençlerin imanına tasallut eden fitnelere karşı ehl-i iman için tutunulacak sağlam bir kulp oldular. Eğer dünyanın iki süper gücü bu ülkenin gençlerine bu kadar tuzak kurduğu halde hala dinimizi öğrenip yaşayabiliyorsak bu onlar sayesindedir.

Tasavvuf ehli alimler, bugün de Türkiye’de hiçbir dış mihrakla ilgisi olmayan sahih ve yerli İslami ilim ve anlayışın yegane müdafiidir. Biraz düşünecek olursak, aniden gündemimize sokuşturulan tartışmaların çoğu, Müslüman mütefekkirlerin kendi tefekkürlerinin ürünü değil, ithal fikir cereyanlarıdır. Onların akıl çelici hileli propagandaları, nice akademik eğitimden geçmiş parlak unvanlı kişileri tesir altına alırken ancak gönlünü Hakka tamamen teslim etmiş basiretli alimler onlar karşısında sağlam durabilmiştir. Bugün bizlere düşen hem ebedi hayatımızın kurtuluşunu tehlikeye atmamak için hem de dünya hayatında bizi piyon olarak kullanmayı planlayanların oyunlarında kullanılmamak için dinimizi takva ehli sahih mürşid-i kamillerden almaktır.

Sünnetten ayrılan
helak olur

Unutmayalım ki İslam’dan evvel Yahudi ve Hıristiyanların başına gelen hallerde bizim için ibretler vardır. Mesela Yahudiler, kendilerine gönderilen Peygamberlerin getirdiği hükümleri beğenmezlik edip, isyan ettiler ve kendi aralarındaki birliği bozdular. Bunun üzerine ülkeleri işgale uğrayıp, kitapları ve mabedleri tarumar edildi. Bundan sonra başka milletlerin din ve geleneklerinden etkilenerek dinlerini iyice tahrif ettiler. Sonuçta birbirlerini tekfir eden bir sürü gruba ayrıldılar. Onları değişmeyen hak yola çağıran ve aralarında birliği sağlayacak olan Peygamberlere de iman etmediler ve hatta onları öldürecek kadar ileri gittiler.

Hıristiyanlar ise “Herkes Mesih’e iman edip kurtulsun,” diye dinlerindeki hükümleri hafife aldılar ve müşrik Roma halkına şirin görünmek için hurafe ve adetlerini dinlerine dahil ettiler. Böylece dinlerini tahrif ettiler ve tevhit dinine uyan mezheplerin mensuplarına eziyet ettiler ve hatta onları dağlardaki manastırlara sığınmaya mecbur bıraktılar.

Allah-u Zülcelal çeşitli ayet-i kerimelerde onların başına gelenlerden bahsettikten sonra biz de aynı hatalara düşmeyelim diye şöyle buyuruyor:

“Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.” (Enam, 159)

Bugün aynı vaziyete düşmekten kurtulmanın tek çaresi, tek kurtuluş yolu olan Peygamber aleyhisselatu vesselamın getirdiği dine, bir bütün olarak ve olduğu gibi iman etmektir. Bunun için de sahih itikattan sağlam fıkıh bilgilerine, İslami şuurdan kalp temizliğine kadar İslamın bütün gereklerine iman edip gücümüz yettiği kadar uymamız gerekir. İslam sadece tasavvuf değildir, sadece fıkıh değildir, sadece siyasi şuur değildir, sadece iman değildir. İslam bunların hepsidir.

Dikkat edilirse tasavvuf ehli 15 temmuz gecesinde olduğu gibi, gerektiğinde de Allah’ın rızasının olduğu bir yerde hayatını feda etmekten çekinmez. Çünkü dünyanın fani olduğuna, Allah yolunda şehit olmanın en büyük rütbe olduğuna kalben inanmıştır. Allah’ı zikrederek kalbini şüphe ve endişelerden temizlemiş, zaten pek düşkün olmadığı dünyaya kolayca feda edebilecek hale gelmiştir. İşte tasavvuf büyüklerinin yolu, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetine uygun olarak, sabırla, sebatla, bu şekilde şahsiyetli ve fedakar insan yetiştirmektir.

Bugün tasavvuf yolunu beğenmeyen ve İslam’ın cihad fıkhından uzak bir anlayışla cihad adına ortaya atılanlar, vakitsiz çiçek açan ağaçlar gibi akim girişimlerde bulunmakta, islamofobi faaliyetlerine ve İslam aleminin işgaline zemin hazırlamaktadırlar.

Dikkat edilirse batı alemi bu yapılarla sözde mücadele eder gibi görünerek uzun vadede İslam coğrafyasında kalıcı olma yolları ararken, asıl hile ve tuzaklarını, hakiki İslam alimlerinin çalışmalarını baltalamak için kurmaktadır. Akıl sahiplerine düşen bunu görüp buna karşı durmak olacaktır!…

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ