RAMAZAN İNFAK FIRSATINI KAÇIRMAYALIM

RAMAZAN İNFAK FIRSATINI KAÇIRMAYALIM
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

İnsanların en cömerdi
Efendimizdi -aleyhisselam-

Abdullah ibni Abbas radıyallahu anh, çocukluk çağını Peygamber Efendimizin yanında geçirmiş, duasına mazhar olmuş sahabenin alimlerinden biridir. Bir gün sohbet esnasında Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin ahlakından bahsetti ve şöyle dedi: “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem insanların en cömerdiydi. Onun cömertliği Ramazan Ayı girip de Cebrail aleyhisselam ile buluştuğu zaman daha da artardı. Cebrail aleyhisselam Ramazan Ayı çıkıncaya kadar her gece Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme gelirdi ve aleyhisselatu vesselam Efendimiz, O’na Kur’an’ı arzeder (okur)du. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu buluşmalardan sonra insanlara rahmet getiren rüzgardan daha cömert olurdu.” (Buhari; Savm, 7)

Abdullah ibn-i Abbas radıyallahu anh Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin yaşadığı manevi halleri en iyi bilen sahabelerden biriydi. Kuran-ı Kerim ayetlerinin tefsirinde de onun rivayet ve izahlarının önemli yeri vardır. Onun haber verdiği bu manzara, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin manevi haline dair çok önemli ip uçları sunmaktadır.

Her şeyden önce hadis-i şeriften anlıyoruz ki, Peygamberimiz her Ramazan ayında Cebrail aleyhisselam ile uzun uzun görüşüyor, onunla Kuran-ı Kerim’i mukabele ediyordu. Demek ki Kuran-ı Kerim Ramazan ayında nazil olmaya başladığı gibi, her yıl Ramazan ayında da o vakte kadar nazil olan ayetler okunuyordu.

Demek ki Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem sadece postacı gibi ayetleri dinleyip, ümmetine iletmekten ibaret bir görev icra etmiyor; aksine Cebrail aleyhisselam ile gönlünü feyz ve ruhaniyet neşvesi ile dolduran bir buluşma hali yaşıyordu.

Gönlü zengin insanların ahlakındandır ki, kendisi sevinince başkalarını da sevindirmek ister. Eskiden beri adettendir, bir müjdeli haber getirene bağışlarda bulunulur. İşte Allah’ın elçisi olan mübarek vahiy meleğiyle bir zaman geçiren, Rabbinin kelamını okuyup dinleyen Peygamberin gönül aleminde öyle bir sevinç meydana geliyor ki, insanlara bol bol bahşiş dağıtıyordu.

Peygamberler ümmetleri için baba gibidirler. Onları kötülükten sakındırmak, iyiliklerine ve ıslahlarına vesile olmak için uğraşır didinirler. Hayatlarını ümmetlerinin kurtuluşuna vesile olmaya adar, onlara verilecek ebedi nimetlerin müjdesine çok sevinirler. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem de ümmetinin selamet ve saadetine vesile olacak amellerin bol bol işlendiği ve kat kat mükafatlandırıldığı bu bereketli aya kavuşunca çok seviniyor. Ümmeti namına öyle memnun oluyor ki, şükür için eline geçeni dağıtıyordu.

En faziletli sadaka
Ramazan’da verilen sadaka…

Abdullah ibn-i Abbas radıyallahu anh elbette Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin bu halini bize hikaye olsun diye anlatmıyor, örnek olsun diye naklediyor. Müslümanlığın hakikatine vasıl olup kamil bir ahlaka sahip olmak isteyen herkes için Üsve-i Hasene (En güzel örnek) olan Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bize de Ramazan ayından alabildiğini istifade etmemizi, o ayda yağan rahmet sağanağından nasibimizi almak için Allah’ın rızasını kazandıran hallere bürünmemizi emrediyor.

Enes radıyallahu anhın rivayet ettiğine göre Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi veselleme; “Hangi sadaka daha faziletlidir?”diye sorulduğunda O, “Ramazan ayında verilen sadaka” buyuruyor. (Tirmizi, Zekat, 28)

Belki Mübarek Ramazan ayı boyunca gündüzleri saim, geceleri kaim olan Müslümanların gönüllerinin rikkate geleceğine, bir de sadaka verirse bunun manevi tesir ve kazancının çok daha istifadeli olacağına işaret buyuruyor. Belki de hazır bu ayda şeytanlar bağlanmışken (bkz. Buhari, Savm, V) nefsin en fazla direndiği ve yanaşmak istemediği bu hayrı yapmaya teşvik ediyor. Yahut Ramazan ayının herkes için bir sevinç vesilesi olmasını, manevi tesirinin hissedilmesi için yardımlaşma ve kardeşlik bağlarından istifade edilmesi gereğine işaret buyuruyor.

Gerçekten de infak ve iyilikler, hem yapanın hem de alanın gönlünde bir manevi tesire vesile oluyor. Bunu bilhassa orucun o son demlerinde, iftar saatine yakın zamanda hissedebilirsiniz. Bilhassa avuç açıp istemediği halde, halini araştırmış, zor durumda olduğunu öğrenmiş bir Müslüman kardeşinin onu arayıp bulduğunda mahcubiyet hissettirmeden, “Çocuklara bayram harçlığı, kabul ederseniz memnun olurum” zarafetiyle zarfı eline sıkıştırıverip, teşekkür dolu bir bakış bile beklemeden dönüp gittiğini görünce, gönlünden gelerek “Allah razı olsun!” demesi iki tarafı da şükür göz yaşlarına gark edebiliyor.

İnfak yapmak güzel, güzelce yapmak çok daha üstün…

En ufak bir riya ve reklam bulaştırmadan, ihlasla ve ihsan haliyle yapmak; alanları kuyruğa dizmeden, haya perdesini yırtmadan, yüzüne kamera tutmadan aksine alaca karanlıkta, gizlice ve sessizce ‘neye ihtiyacı varsa onu alsın’ diye avucuna sıkıştırıvermek, infakın en güzellerinden birisi. Bundan da güzeli ise insanlara, yardım almaya muhtaç olmayacakları bir dünya için İslami hizmetlere destek olmaktır herhalde…

Ya biz Suriye’ye sığınmak
zorunda kalsaydık?

Bugün hamdolsun ülkemizde geliri olmayan yaşlılara, dul kadınlara ve engelli yakınına bakanlara düzenli bir yardım veriliyor. Ancak civarımızdaki ülkelerde yaşayan Müslüman kardeşlerimiz o kadar şanslı değil. Bir kısmında zalim idareciler acımadan kendi halkının üzerine bomba yağdırıyor. Bir kısmı işgal altında ve ambargoya maruz bırakılmış durumdalar, bazılarında ise ne zamandan beridir devam eden iç karışıklıklar ve baskılar var. Halimize binlerce kez şükretmemiz lazım…

İmtihanlara uğramak adeta imanın bir alametidir. Rabbimiz, hiç imtihana çekilmeden, ‘Sırf iman ettik demekle cennete giremeyeceğimizi’ bildiriyor. Bizim imtihanımız nispeten kolay, sadece ülkemize sığınanlara yardım eli uzatmakla imtihan oluyoruz. Ya onların başına gelen imtihan bizim başımıza gelseydi?
Bizim ülkemizde de darbeler oldu, baskılı dönemler geçti. Çok şükür ki ülkemizde tasavvuf irfanı hakim olduğu için, sabırla, sükunetle, irşad ve hizmet kervanı sessizce yürütüldü. Tasavvuf büyüklerinin sabır ve teenni tavsiyesi sayesinde Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin Mekke döneminde yıllarca sabretmesi gibi, sabır ve sükunetle zor günleri geçirdik. Allah-u Teala inşaallah bugünlerden daha iyisini de nasip eylesin.

Allah-u Teâlâ, “Şükredene nimetimi artırırım” buyuruyor. Her nimetin şükrü kendi cinsinden olur. Öyleyse biz de şu anda sahip olduğumuz İslami hizmetleri yapabilme serbestliğini, kazanıp hayır yollarda harcama imkanını mutlaka değerlendirmeliyiz. Yoksa bu nimetlere layıkıyla şükretmiş olmayız ve elimizden kaçarsa da hesabını veremeyiz.

Suriyeli kardeşlerimizin bizim kapımıza gelmiş olması bizim için fırsattır. Biz Fatihte oturuyoruz. Geçen gün (beyim) Mehmet bey sabah namazına camiye gitmişti. Dönüşte sevinçle, “Elhamdülillah ilk defa altı saf cemaatle sabah namazı kıldım” dedi.

İmam Efendilerin de gözleri parlıyor, “Suriyeli kardeşlerimiz sayesinde camilerimiz doldu” diyorlar. Sırf bu bile onlara yardım etmemiz için yeterli bir sebep değil midir?

Peygamber efendimizin hadisi şerifinde haber verildiğine göre, “Bir toplum camileri garip bırakırsa Allah-u Zülcelal ahiret gününde rahmetiyle nazar kılmaz.” Hiç değilse onlar bizi bu vebalden kurtarıyorlar.

Suriyeli dul ve yetimlere yardım organize eden bir hanımdan dinledim; çoğu son derece tok gözlü, utana sıkıla yardım kabul ediyorlar. Kendilerine biraz fazla verilse, “Bu fazla bunu da başkasına verin” diyorlar.

Öyle çaresiz ve umutsuz durumdalar ki, “Kızlarımızı sizin gibi iyi insanlar gelin alsın; ölürsek gözümüz arkada kalmasın” diyorlar. Bu durumlarının istismar edilmemesi için mutlaka desteğimizi hissettirmemiz de gerekiyor.

Çok büyük hayırlar yapacak duruma sahip değilsek bile hiç değilse çorbada tuzumuz bulunsun kabilinden bir katkı yapma fırsatını kaçırmayalım. Elbette Rabbimiz dar imkanlarla kendi nefsinin arzularından kopararak, fedakarlık yaparak verilen az sadakaya çok mükafat verir. Bol imkanı olanların da bunun hesabını düşünüp kendisine yakışan infakı yapması gerekir. Yapmazsa ne olacak? “Ne verirsen elinle, o gelir seninle” demişler.

Azrail aleyhisselam vazifesini yapmak için kapıya geldiği zaman, “Dur ben daha hayır hasenat yapacaktım” diyebilecek miyiz? Mirasçılarımız bizim arkamızdan yapacak mı? Biz öncekilerin arkasından ne yaptık ki?

Dürüst olalım, biz onlara hangi konuda örnek olduysak onlar da aynısını yapacak. Biz yığdıysak, istiflediysek, “Şimdi istifi bozamam,” diye erteleyip durduysak onlar da aynısını yapacak. “Hele şu krediyi ödeyeyim de, hele şu inşaatı bitireyim de” derken bizim vademiz dolacak. Kabrimizde bizi hangi ameller karşılayacak? Kendimiz için de geçmişlerimiz için de hayır hasenat yapalım ki evlatlarımıza güzel örnek olalım. Ramazanda bile gönlümüz yumuşamazsa ne zaman yumuşayacak?

İnfak edilmeyen mal,
pişmanlık vesilesi olur

İnsan yaratılış olarak Allah’ın nefhettiği ruh sayesinde iyilik yapmakla mutlu olan, kendini iyi ve değerli hisseden bir varlıktır. Ama insanda imtihan olarak bulunan nefis Rabbine karşı suizan içinde, zalim ve nankördür. Rabbine karşı türlü türlü suizanda bulunan nefis, elindeki imkanı bağışlarsa bir daha kendisine verilmeyeceğini sanır. Nankörlükle nimeti vereni inkar eder, kendisininmiş gibi hep kendine saklar. Çoğu zaman azgınlıkla kendi arzuları için israf ederken hayır yollarında harcamaktan kaçınır. Bunlar hep nefsin çok cahil ve kendine karşı çok zalim olmasındandır.

Halbuki Allah-u Teâlâ istese verdiği malı bir sebeple çeker alır. Geçtiğimiz günlerde bir teyzeyi telefonda “Biz savcılıktan arıyoruz” diyerek dolandırmışlar. Doğrusu biz o kadar parası olduğunu bilmezdik. Şimdi artık o para elden çıktı, istese de hayır hasenat yapamaz. Kendisini teselli ettik, “O dolandırıcılar düşünsün, öbür dünyada senin günahlarını yüklenecekler!” diye…

O yine şanslıymış ki bu dünyada bu acıyı tattı, son nefesine kalmadı. Son nefeste mallardan ayrılmak daha büyük acı vesilesidir. Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede inkarcıların zenginliğinin onlara azap vesilesi olduğunu bildiriyor ve şöyle buyuruyor: “Onların malları da, evlatları da sakın seni imrendirmesin. Bu olsa olsa, Allah’ın onları dünya hayatında bu gibi şeylerle azaba uğratmasından ve canlarını zor vermelerini murat etmiş olmasından başka birşey değildir.”(Tevbe; 55)

Mal yığan insan dünyaya bağlanır ve ahireti arzu etmez. Yükünün çoğunu ahirete gönderen insan ahiret yurduna rağbetli olur.

İnfak kelimesinin kökü olan kelimelerden biri de “nafak”tır. Manası da “tünel”dir. Rabbimiz Kuran-ı Kerim’de defalarca “İnfak et,” demekle şöyle demiş oluyor: “Ey kullarım. Bu malları, paraları sevdiğinizi biliyorum. Sizin gönlünüzü o sevgiyle imtihan eden Benim. İşte o sevdiğiniz şeyleri, bu fani dünyadan asıl yurdunuza, ahirete göndermek için size bir “nafak” yani bir tünel açtım. Öyleyse emrettiğim yerlere güzellikle infak edin, Ben de tünelin öte yanında onu sizin için Yedi yüz katına kadar kat kat artırayım ve ebedî kılayım.”

Bir gün hepimiz o teyze gibi malımızdan ayrılacağız. Eğer güzel hizmetler için ihlaslı bir şekilde infak edersek, bir Müslümanın gönlüne ümit serper, bir genci kötü yollara düşmekten kurtarır, iyi yetişmesine vesile olursak yüzlerce kat sevaba kavuşabiliriz.

Hz. Ali kerremallahu veche bir gün parayı eline alıp şöyle demiş: “Ey para! Sen öyle bir şeysin ki ancak elden çıkarıldığın zaman bir işe yararsın.”

Çocuklar sağlıklı beslenip yetişemezken, gençler imkansızlıktan okuyamazken, evlenemezken; kadın ve kızlar namusunu tehlikeye atarken, hesabımızdaki paralarla avunmak bize yakışır mı? Sanki o para, Allah’ın sana takdir ettiği bir musibet varsa onu senden savabilecekmiş gibi…

Efendimiz’in sallallahu aleyhi vesellemin hadîsi şerifinde bildirildiği gibi: “Âdemoğlu ‘malım’ ‘malım’ der. Senin malın sadece yiyip tükettiğin, giyinip eskittiğin ve Allah yolunda harcayıp ahirete gönderdiğindir. Bunun dışında kalan ise senin değildir, insanlara bıraktığındır.” (Müslim, Zühd 3; Tirmizi, Zühd 31)

Biz parayı kendimize yâr zannediyor, gönül veriyoruz ama aslında para bize hiç vefası olmayan bir sahtekar. Bizim başımıza bir felaket geldi mi ilk terk eden o olur. En geç son nefesimizde bizi bırakır mirasçılarımızın yanına koşar; bize de sadece hesabı kalır.

Evvela nafakası üzerimize vacip olan yakınlarımız, sonra akrabalarımız ve sonra da yakın ve uzak komşularımızdan bütün muhtaçları görüp gözetirsek, Rabbimiz dünya ve ahirette zor zamanlarda yardımlarını bize ulaştıracaktır.

Bunu düşünüp, malımızı ahiret hesabımıza yatırmamız lazım, eğer gerçekten iman ediyorsak. İşte Ramazan ayı tam da bunun için uygun bir fırsat. Orucun o kadar zahmetini niye çekiyorsun? Allah’a ve ahiret gününe iman ettiğin için öyle değil mi? İşte o iman ettiğin Rabbin senden çok daha cömert değil mi? Onun rızası için verirsen, tükenir mi? Onun emrettiği yere vermekle hiç mahrum olur musun?

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ