Ramazan ve Allahu Zülcelal’e itaat

Ramazan ve Allahu Zülcelal’e itaat
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

İnsan oruçla şeytanı perişan eder

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir. Zira Allah-u Teâlâ buyurdu ki ‘Kul, yemesini içmesini, ancak benim rızam için terk ediyor. Öyle ise oruç benim içindir. Onun mükâfatını da ancak ben veririm.” (Buhari, Müslim)

Gerçekte bütün ibadetler Allah içindir. Ama oruç iki özel manasından ötürü diğer amellerden ayrılır: Birincisi: Oruç, Allah için nefsin isteklerden alıkonulması, yeme ve içmenin Allah için terkedilmesidir. O, sırf sabırla yapılan gizli bir ameldir.

İkincisi: Oruç, Allah’ın düşmanını yenmeye vesiledir. Zira şeytanın insanları aldatmakta kullandığı araçlar, insandaki şehvetler, arzulardır. Şehvetler ise yemek ve içmekle güçlenir. Allah’ın düşmanını yenmekte Allah’ın dinine yardım vardır. İnsan, ancak şeytanı yenmekle rıza yolunda ilerleyebilir.

Allah’ın düşmanını kahra uğratmak için orucun istifade edilecek yanı; şehvete dayalı arzuları kırmaktır. Bu türlü bir istifade ise az yemekle nefsi perişan etmek yolu ile olacaktır. Bunun yolu da oruçtur. İnsan, zahiri olarak yememek ve içmemek ile kalmamalı, manen de oruçlu olduğunu bilmeli, zahiri ve batıni günahlardan uzak durarak sadece Allah-u Zülcelâl ile huzurlu olmalıdır. Zikirsiz bir an dahi geçirmemelidir.

 

İtaatte kusur etmeyelim

Oruç tutan bir kimse, bir yönden de yiyip içmeyen meleklere benzemeye çalışır. Bu sebeple, meleklerin diğer özelliklerini de kazanıp onlara benzerlik ve yakınlığını artırmalıdır. Meleklerin en büyük özelliği ise Allah-u Zülcelal’e karşı mutlak itaat içinde olmak ve hiç günah işlememektir.

İnsan nefsine nasihat etmeli, Allah-u Zülcelal’in rızasını kazandıracak oruç gibi bir ameli yaptığından dolayı ona; haşir, mizan ve sırat köprüsünden başarıyla geçeceğini, Allah-u Zülcelalin kullarına çok lütufkâr olduğunu ve cennet nimetlerini hatırlatıp daha iyisini yapması için onu teşvik etmelidir.

Ramazan-ı Şerif’te vaktimizi diğer aylardaki gibi gafletle, boş şeylerle geçirmemiz doğru değildir. Ya Kur’an okuyarak ibadet, zikir veya sohbet yaparak, vaktimizi değerlendirelim. Bu ayda kıyamet kopmuş gibi davranalım. Yani, nasıl kıyamet koptuğunda insan kendini günahlardan muhafaza ederse biz de bu ayda günahlardan kendimizi öyle muhafaza edelim.

Nefis, Ramazanın çabucak bitmesini ister. Fakat bu, çok büyük bir yanlıştır! Eğer böyle bir düşünce ile gelecek olursa nefsimizi azarlayarak ona şöyle dememiz lazımdır: “Ey Nefsim! Sen, on bir ay istediğin gibi yemek yedin. Ne kârın oldu? Oysa oruçta ve Ramazan ayında Allahu Zülcelal’in rızası vardır. Belki bu senin ulaşacağın son Ramazandır. Her anının ve dakikasının kıymetini bil. Allah, sana bir ay yemek yememeyi emretti, Allah için buna riayet et ki rızasını kazanabilesin!”

Esasen geçmiş ümmetlerde oruç, yirmi dört saatte bir sefer yemek yemek suretiyle tutuluyordu. Allah-u Zülcelâl, fazlıyla bize müsaade etmiştir ki akşamdan sabaha kadar yemek yiyebiliyoruz. Ya onlar gibi, yirmi dört saatte, bir sefer yemek yeseydik halimiz ne olurdu, dayanabilir miydik acaba? Bunun için kişi, Ramazan ayında vaktini ibadetle, tazarruyla, yalvarmakla geçirmelidir.

 

Affolunan kullardan olabilme gayreti

Allah-u Zülcelâl, her Ramazan gecesi bir milyon kişiyi affediyor. Cuma gecesinde ise her gece affettiği bir milyon kişiyle beraber, bir milyon kişiyi daha affediyor. Ramazanın son gecesinde ise başından sonuna kadar kaç kişiyi affetmiş ise bir o kadar kişiyi daha affediyor. Allah-u Zülcelâl bu kadar kişiyi affetmesine rağmen, bu sayı yine de yeryüzündeki insanların sayısına oranla fazla değildir. Af olunan, o milyonlarca kul içerisinde olabilmek için gayret göstermeliyiz.

Şöyle ki: “Bu gece daha fazla ibadet edeyim de belki affolunan o kullar içine girerim.” ertesi gece, yine: “Belki bu gece o sınıfa girerim.” aynı şekilde: “Cuma gecesi daha faziletlidir, belki Allah-u Zülcelâl beni bu gece affeder.” düşüncesi ve gayreti üzere olmalıyız. Bütün merak ve gayemiz, kendimizi Allah-u Zülcelâl’in affına layık hale getirmeye çalışmak olmalıdır.

Ramazan ayı, malumunuz senede bir defa ele geçen bir fırsattır, bir de bakıyorsunuz hemen bitivermiş. Onun için bu fırsatı çok iyi değerlendirmeliyiz. Bilhassa teravih namazlarımızı kaçırmamalıyız.

Teravih namazı, çok önemlidir. Öyle ki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem teravih namazlarını, cemaatle devamlı olarak kılmamıştır. Çünkü devamlı kıldığı takdirde ümmetine farz kılınacağından ve bunun da onlara ağır geleceğinden korkmuştur.

Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh da böyle yapmıştır. Hz. Ömer radıyallahu anh ise teravih namazlarını, yirmi rekât olarak, devamlı cemaatle kılmıştır.

 

Ramazan-ı şerife dost olanlar

Ramazan ayı, kıyamet gününde çok güzel bir şekil ve surette Allah’ın huzuruna çıkacaktır. Allah-u Zülcelâl ona:
– Ya Ramazan! Ne istiyorsun? Diye soracak, o da şöyle diyecektir:

– Ya Rabbi! Bana hürmet gösterenlere, benim vaktimde oruç tutanlara, ibadet ve zikir edenlere şefaat etmek istiyorum. Bunun üzerine Allah-u Zülcelâl ona:

– Git, kimi tanıyorsan, kim sana hürmet göstermiş, kim senin hakkını yerine getirmişse kimden razı olmuşsan, onun elinden tut, cennete götür! Diye müsaade edecektir.

 

Demek ki Ramazan ayına bir dost gibi, hürmet ederek kendimizi ona sevdirmeliyiz. Nasıl iki dost sevgi, muhabbet ve aşkla bir araya gelip sohbet ediyorlar, birbirlerine sevgilerini gösteriyorlar. Biri diğerinin başına bir musibet gelmesini istemiyor ise biz de Ramazan-ı Şerif ayına öyle dost olalım. Onunla dostluk kurarsak şüphe yok ki kıyamet günü bize de şefaat edecektir.

 

Bu ayda emri altında bulunanların, işlerini hafifleten, onların ibadet etmelerine kolaylık gösteren âmirler de affolur, cehennemden azat olur. Ramazan-ı Şerif ayında Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, esirleri azat eder, her istenilen şeyi verirdi. Bu ayda ibadet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu işleri yapmak nasip olur. Bu aya saygısızlık edenin, günah işleyenin bütün senesi, günah işlemekle geçer.

 

Bu ayı, ahireti kazanmak için fırsat bilmelidir. Allah-u Teâlâ’nın razı olduğu işleri yapmalıdır. Kur’an-ı kerim, Ramazanda indi. Kadir gecesi, bu aydadır. Ramazan-ı Şerifte, iftarı erken yapmak, sahuru geç yapmak sünnettir. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, bu iki sünneti yapmaya çok önem verirdi.

 

İftarda acele etmek ve sahuru geciktirmek, belki insanın aczini, yiyip içmeye dolayısıyla her şeye muhtaç olduğunu göstermektedir. İbadet etmek de zaten bu demektir.

 

İmam-ı Rabbani kuddise sirruhu Mektûbat’ta şöyle demiştir: “Bu ayda, her gece, Cehenneme girmesi gereken, binlerce Müslüman affolur, azat olur. Bu ayda, Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır. Şeytanlar, zincirlere bağlanır. Rahmet kapıları açılır.”

 

İnsan nasıl oruç tutmaz?

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Allah size, Ramazan ayının orucunu farz kıldı. Bu ayda göğün kapıları açılır, cehennemin kapıları kilitlenir, şeytanlar da zincire vurulur. Bu ayda öyle bir gece var ki bin aydan daha hayırlıdır. Kim, bunun hayrından mahrum kalırsa, o (kişi) her şeyden mahrum kalmıştır.” (Ahmed b. Hanbel, Nesai)

Oruç tutmaktan maksat, Allah-u Zülcelal’in düşmanı olan şeytanı kahretmektir. Çünkü şeytanın insanları azdırma vesilesi, şehevi arzulardır. Şehvet ise yemek ve içmekle canlanır. Onun için Zünnun-i Mısri rahimehullah demiştir ki: “Doyana kadar yiyip içtiğim bütün zamanlarda, ya Allah-u Zülcelal’e isyan ettim ya da bir günaha niyet ettim.”

İnsanın günaha sebep olacak bin tane uzvu vardır ve hepsinin ipi de şeytanın elindedir. Kişi, oruç tutmak suretiyle aç kalınca, bütün bu uzuvlar, kururlar ve açlık ateşiyle yanarlar. İşte, şeytan böyle kimselerin gölgesinden bile kaçar. Fakat insan, orucu terk ettiği zaman, arzuladığı her şeyi yiyerek şehvetlerini canlandırır ve şeytanın istediği gibi kendisini kontrol etmesine imkân hazırlamış olur.

Anlatıldığına göre, Ahmed İbn-i Kays rahimehullaha: “Sen çok yaşlısın, oruç sana zor geliyor tutma” dediler. O da şu cevabı verdi: “Ben keyfim için oruç tutuyor değilim. Onu Allah-u Teâlâ emretmiştir. Ben, Allah-u Teâlâ’nın emrine karşı sabretmeyi, O’nun azabına karşı sabretmekten daha kolay buluyorum.”

Burada, günümüzde çok fazla karşılaştığımız bir hususu beyan etmek istiyoruz. Ramazan ayı geldiği zaman, bütün Mümin kardeşlerimiz, Allah-u Zülcelal’in rızasını talep ederek oruç tutuyorlar. Fakat maalesef dinlerine adeta yabancı kaldıkları için kendilerini günahlardan muhafaza edemiyorlar ve: “Dillerini gıybet etmek, çirkin söz söylemek; kulaklarını çirkin sözlere açmak; gözleri ile yabancı kadınlara bakmak” suretiyle, tuttukları orucun sevabını yok ediyorlar. Oysa Allah-u Zülcelâl bir ayeti kerimede; “Amellerinizi boşa çıkarmayın.” (Muhammed; 33) buyurmuştur.

Bu durumlara çok dikkat etmek, bütün gün helal olan yiyecek ve içeceklere karşı oruç tutarak aç kalıp, sonra da küçük bir dikkatsizlik ve önemsemezlik sonucu, bu ameli mahvetmemek lazımdır.

 

İnsan orucu terk etmek gibi kötü bir amel yaptığında, nefsini azarlamalı ve Allah-u Zülcelal’in gazabına neden olan bir ameli yaptığından dolayı ona, Allah-u Zülcelal’in azabının pek şiddetli olduğunu ve kıyametin sıkıntılarını hatırlatmalıdır. Ve bir an evvel oruç tutması için nefsine baskı yapmalıdır.

 

İnsan nasıl olurda kendisine yalanlayamayacağı kadar çok nimet vermiş olan Rabbinin bir aya mahsus olan oruç emrini, şeri bir mazereti olmadığı halde yerine getirmez? Oysa mahşer gününün açlığı ve susuzluğu dünyanın açlık ve susuzluğunun yanında hiçbir şeydir. İnsanın bunu düşünerek titremesi ve Allahu Zülcelal’in oruç emrini yerine getirmek için gayret göstermesi gerekir. Akıllı insana düşen budur…

 

Allah-u Teâla, bu mübarek ayda O’nun şanına yakışacak, kulluk yapmayı ve Rabbimizin razı olduğu, beğendiği yolda bulunmayı, hepimize nasip eylesin. Ramazan-ı Şerifin hakkını yerine getirenlerden eylesin. (Âmin)

 

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ