Sahih İslam İtikadı

Sahih İslam İtikadı
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

İmanı olmayanın
sevabı olmaz!

İman, İslam binasının temelini oluşturmaktadır. İman olmadan hiçbir amel Allah katında makbul değildir, kabul olmaz!

 

İslam’da ilk önce iman gelir. İman, her Müslümanın öncelikle sahip olması gereken bir özelliktir. Dolayısıyla, ‘Müslüman’ın en değerli varlığı imanıdır’ diyebiliriz. Çünkü insan, dünyada huzur ve saadete, ahirette ebedi mutluluğa ancak imanla kavuşabilir. Ancak, son nefese kadar imanı korumak ve ahirete bu imanla gitmek gerekir.

 

İman ve inanç çok önemli olduğu için Kur’an’da, Mekke döneminde inen ayetlere baktığımızda, tamamen inançla ilgili prensipleri açıkladığını görmekteyiz. Mekke döneminde hüküm ayetlerinin çok az olduğu, hükümle ilgili ayetlerin genellikle Medine’de inmeye başladığı görülmektedir. Yani, ancak inançla ilgili prensipler açıklanıp da insanların zihinleri yanlış, batıl ve hurafe düşüncelerden temizlendikten sonra Medine döneminde ibadetlerle ilgili ayetler inmeye başlamıştır.

 

İman olmadan, salih amelin kişiyi kurtaracağını söylemek yanlıştır. Zîra amel, imansız kabul edilmez. Salih amelin mutlaka dayanması gereken köklü bir dayanağı olması gerekir ki bu da, imandır. Zîra, “Erkek ve kadından her kim inanmış olarak iyi bir iş yaparsa…” (Nahl, 16/97; Mü’min, 40/40 ) ayetlerinde “inanmış olarak” ifadesinin yer alması gösteriyor ki, iman olmadan salih amelin bir faydası olmamaktadır. Hatta bir amelin, salih olabilmesi için imana bağlı olarak yapılması gerekir. İmandan kaynaklanmayan bir amelin kabul edilmemesi kadar tabii bir şey olamaz. (1) Belli bir gaye ve belli bir düşünceden ortaya çıkan salih amel, ancak, iman sayesinde makbul olabilir.

 

Zaten Kur’an’daki birçok ayette de imanın, salih amelden önce zikredilmesinde, salih amelin imandan kaynaklandığına ve amelin kabul edilebilmesi için imanın şart olduğuna bir işaret vardır. Zira iman, sahibini hayra ulaştırır, şerden korur ve salih amel imanla itibar kazanır.

 

İnanç ve iman olmadan ibadet olmaz. Yani yapılan ibadetlerin Allah katında kabul edilmesi için, sağlam bir iman şarttır. Sağlam bir imana dayanmayan ibadet ve ameller, Allah tarafından kabul edilmez. Bundan dolayı da Kur’an’da nerede salih amelden bahsedilse mutlaka imanla birlikte zikredildiğini görmekteyiz. Nitekim ayetlerde genellikle, “İman eden ve salih amel işleyenler” (Kehf; 18/107), “Erkek ve kadından her kim inanmış olarak salih amel işlerse… ” (Nahl; 16/97) şeklinde geçmektedir.

 

İbadetlerin de insanın iman ve takvası üzerinde büyük bir tesiri vardır. Bundan dolayıdır ki, ibadetsiz insanların imanı cılız, takvası da sönük kalır. Ali İrfan, amelsiz imanı ışıksız fenere benzetir. Işık vermeyen bir fener faydasız olduğundan makbul değildir. Ona göre dinî emirlere uymayan mü’minin de bir değeri yoktur. Mü’minin değeri ve olgunluğu, onun dinî yaşayışı ve amelleriyle orantılıdır.(2)

 

Demek ki iman ve amel birbiriyle çok yakın bir ilişki içindedir; bir bütünlük içinde değerlendirilmesi gerekir.

 

İmanın sahih olmasının
şartları var

İmanın sahih olması için birtakım şartlar vardır ki bir insanın gerçek kurtuluşa erişebilmesi için mutlaka bu şartları yerine getirmesi gerekir.

1) İmanın dünyada her türlü baskı, tehdit ve zorlamadan arınmış hür iradeye dayalı olması gerekir. Zorlama ve baskı sonucu olan iman makbul değildir.

 

2) Müslüman, iman esaslarından birini inkâr anlamı taşıyan tutum ve davranışlardan kesinlikle kaçınmalıdır. Ayrıca dinde inanılması gereken şeyler bir bütündür asla parçalanamaz. Yani inanılması gereken bütün esaslara topluca iman edilmesi gerekir. Bir tek esası inkâr etmek bütün esasları inkâr anlamı taşır. Dolayısıyla Allah Teala’yı ve bütün peygamberleri tasdik edip de Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellemin peygamberliğine inanmayan yahut farz veya haram olduğu kesin olarak bilinen dinin bir hükmünü mesela namazın farz, şarap içmenin haram olduğunu inkâr eden yahut alaya alan kimseye mü’min denilemez.

 

3) Mü’min Allah’ın rahmetinden ne ümitsiz ne de emin olmalıdır. Yani korku ile ümit arasında bulunmalıdır. Mü’minin “nasıl olsa imanım var, o halde muhakkak ben cennete gideceğim” düşüncesiyle kendinden emin olması veya “günahlarım çok fazla, ben muhakkak cehennemliğim” diye Allah’ın rahmetinden ümit kesmesi imanını kaybetmesine sebep olabilir.
Sahih itikadın
kaynakları

İslam itikadının ilk ve en önemli kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir. Çünkü İslam denilince akla ilk önce Kur’an gelir. Yüce Allah, Kur’an’da inanç esaslarını çok açık ve net olarak belirtmiştir. Dolayısıyla şüphe ve tereddüde mahal yoktur. Zaten bütün ilahî dinlerde inanç esasları vahye bağlı olarak belirlenir ve değişmezdir.

 

İslam itikadının ikinci kaynağı da sahih hadislerdir. Bu da Kur’an’da belirtilen temel inanç esaslarını destekleyici ve açıklayıcı niteliktedir. Sahih hadisler asla Kur’an’a aykırı bir prensip ortaya koymaz.

 

Kur’an’da Allah’a, peygamberlerine, kitaplara, meleklere, ahirete, kaza ve kadere iman konusuna temas eden ve yer yer ayrıntılı bilgiler veren birçok ayet vardır. Hadis kitaplarının “iman, enbiya, tevhid, cennet, cehennem, kader, kıyamet” gibi bölümlerinde, iman esaslarını açıklayan birçok sahih hadis mevcuttur. İşte İslam dininin inanç esaslarını açıklayan Kur’an ayetleri ile mütevatir hadisler başta olmak üzere sahih hadisler İslam itikadının temel kaynaklarını teşkil etmektedir. 3

 

Kısaca ifade etmek gerekirse İslam dininde iman esaslarını belirleyen tek kaynak vahiydir. İman esasları kesin nassa dayanmakta olup sabittir. Zamana, mekâna, fert ve toplumlara göre değişiklik göstermez. Ayrıca inanç esasları bir bütün teşkil etmekte olup bölünme kabul etmez. Yani inanç esaslarının bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak söz konusu olamaz.

 

Sahih itikad denilince
ne anlaşılmalı?

İslam dininin sahih itikad esasları ilmihal kitaplarında “amentü” terimiyle ifade edilmektedir. Amentü kelimesi, sözlükte “inandım, iman ettim” anlamına gelirken, terim olarak ise, İslam dininin iman esaslarını kısa ve öz olarak ihtiva eden metni ifade etmek için kullanılmaktadır. Amentünün Arapça orijinal metni şu şekildedir: “Âmentu billâhi ve melâiketihî ve kutubihî ve rusulihî ve’l-yevmi’l-âhiri ve bi’l-kaderi hayrihî ve şerrihî minallâhi teâlâ ve’l-ba’su ba’de’l-mevti hakkun. Eşhedu enlâ ilâhe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve rasuluh.”

Türkçe anlamı şöyledir: “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inandım. Öldükten sonra diriliş haktır. Allah’tan başka ilah olmadığına, Hz. Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim.”

 

Amentüde altı iman esasının zikredildiğini görmekteyiz. Bunlar:

  1. Allah’a iman,
  2. Meleklere iman,
  3. Kitaplara iman,
  4. Peygamberlere iman,
  5. Ahirete iman,
  6. Kaza ve kadere imandır.

 

Nitekim bu iman esasları Kur’an’da çeşitli ayetlerde yer almaktadır. “…Asıl iyi olan kimse, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere inanandır.” ( Bakara, 2/177), “Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, şüphesiz derin bir sapıklığa sapmıştır.” (Nisa, 4/136 ) Bu ayetlerde yukarıda sıraladığımız beş iman esası zikredilmektedir.

 

Altıncı iman esası ise, (Ra’d, 13/8; Hicr, 15/21; Furkan, 25/2; Kamer, 54/49 ) gibi ayetlerde yer alan, her şeyin Allah’ın takdirine bağlı bulunduğuna dair ifadelerden hareketle âlimler, hayrı ve şerri ile birlikte kadere inanmayı bir iman esası olarak zikretmişlerdir. Ayrıca Cibril hadisi olarak meşhur olmuş olan ve Müslim, Ebu Davud, Tirmizî ve İbn Mace gibi hadis kitaplarındaki hadis rivayetlerinde kader konusu bir iman esası olarak zikredilmektedir.(4)

 

Zamanımızda görülen
itikadî sapmalar

İslam’ın getirmiş olduğu temel inanç esaslarındaki birtakım bilgisizlik, şüphe ve tereddütler insanların çeşitli itikadî sapmalar, hatalar ve günahlara düşmesine sebep olmaktadır.

Evet, günümüzde bazı itikadî bid’atler vardır ki insanın tevhid inancından sapması ve dalalet ehlinden olmasına neden olmaktadır. Hatta bazı bid’atler de vardır ki insanı küfre ve şirke sokmaktadır. İşte bu tür bid’atler çok tehlikeli olup bu bid’atlerden mutlaka sakınılması ve bunların terk edilmesi gerekir.

 

Günümüzde yaygın bir hal alan ve insanı küfre ve şirke götürme tehlikesi olan bid’atlerden biri, sihir ve büyü yapmak diğeri de kendilerini falcı, medyum, sihirbaz, astrolog diye tanıtan gelecekten haber verdiğini iddia eden bazı kişilerin söylediklerini dinlemek ve onları tasdik etmektir. Ne yazık ki, günümüzde sağlam inanç sahibi olmayan bazı saf insanlar, bu kişileri dinlemekte ve onlara inanmaktadır. Hâlbuki İslama göre gelecekten haber verme yetkisi sadece Allah’a aittir. Peygamber bile kendi başına gayptan haber verme yetkisine sahip değildir.

 

Nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şeriflerinde: “Her kim bir müneccim veya kâhine (gelecekten haber verdiğini söyleyen kişi) müracaat ederse Muhammed’e indirileni inkâr etmiş olur.”(5) Başka bir rivayette de “Her kim arrafe (çalınan bir şeyin veya yitiğin bulunduğu yeri haber verdiğine inanılan kimseye) gelip ondan bir şey sorar da, ondan aldığı bilgiyi doğrularsa, o kimsenin kırk gün namazı kabul edilmez.”(6) buyurmaktadır.

 

Yine insanları şirke sokan bid’atlerin bazıları da şunlardır: Fala bakmak, kabirlere kurban adanması, nazar için göz boncuğu takılması, bazı şeylerde uğur veya uğursuzluk olduğuna inanmak… Nitekim Allah’ın Elçisi (sav): “Efsun yapmak, nazar boncuğu takmak, kadınların kocalarına kendilerini sevdirmek için sihir yapmak, Şirk (Allah’a ortak koşmak) tir.”7 demiştir.

Bugün insanımızın benimsediği batıl ve hurafe düşünceler içinde akla mantığa uymayan, İslam dininin inanç esaslarıyla hiç bağdaşmayan öyle saçma fikirler vardır ki, insan bunlara inananlara hem hayret ediyor, hem de üzülüyor.

 

Onlardan bazılarını burada şöyle ifade edebiliriz: Kabirlerde ve türbelerde mum yakmak, çaput bağlamak, kurban kesmek, adak adamak, cenazeye çelenk göndermek, tabutun üzerine çiçek ve önüne ölen kimsenin resmini koymak, cenazeyi alkışlamak, bir kısım hastalıkların çarelerini dede ve tekkelerde aramak, yine bazı hastalıkların tedavisi için hastaya muska yazdırmak veya hoca geçinen, aslında ilmi olmayan ve gönül dünyası da kapalı bulunan kimselere okutmak, iki bayram arası nikâh kıydırmamak, düğün yapmamak, salı günü yola çıkmamak, cincilik, büyücülük ve falcılık yapmak, fincan falına bakarak gaipten haber vermek, ruh çağırmak, yıldızlara bakarak kehanette bulunmak, burçlarla insan karakterini okumaya ve yönlendirmeye çalışmak, bazı kuşların ötmesini ve köpek havlamalarını uğursuzluk saymak… gibi. Bu örnekleri daha da çoğaltmamız mümkündür.

 

Toplumumuzda yaygın olan hurafelerin temelinde derin bir cehalet bulunmaktadır. Hurafelerin devam etmesi; halkın çoğunluğunun İslam dininin emir ve yasaklarını iyi bilmeyişinden, sağlıklı dinî bilgiye sahip olmayışından, inanç boşluğu içinde bulunmasından ve halkımıza dinin iyi öğretilemeyişinden kaynaklanmaktadır. Dinimizin inanç esasları, ibadet ve ahlâk ilkeleri konusunda yeterli bilgiye sahip olanların, İslam’ı aslına uygun bir şekilde bilenlerin; bid’atçıların tuzağına düşmesi, hurafe ve safsatalara kanması düşünülemez.

 

Bid’atler ve batıl inançlardan kurtulabilmenin en emin yolu; ihlâs ile Kur’an ve Sünnete sarılmaktır. Müslümanlar; dinin emirlerini doğru öğrenip, hayatlarında tatbik ettikçe hem yücelmişler hem de huzur içerisinde yaşamışlardır. İlâhî gerçeklerden kaçtıkça, hurafelere ve bid’atlere saptıkça hem gerilemişler, hem de bin bir felakete uğramışlardır. Tarih bütün gerçekleriyle birlikte buna şahittir.

 

Artık aklımızı başımıza alalım, hurafelerden arınalım. Dinimizi, temel iki kaynak olan Kur’an ve Sünnetten doğru bir şekilde öğrenerek hayatımızda uygulamaya çalışalım.

 

Dipnotlar:

1- Kutub, Seyyid, Fî  Zılâli’l-Kur’an,  Beyrut, 1968, XIV, 97.

2- İrfan, Ali, Eğribozî, Mufassal Ahlak-ı Medenî, İstanbul 1327, s. 60, 204; Erdem, Hüsamettin, Son Devir Osmanlı Düşüncesinde Ahlâk, Sebat Ofset Matbaacılık, Konya 1996, s.182.

3- Komisyon, İlmihâl, T.D.V. Yayınları, İstanbul, trs, I, 67.

4- Komisyon, İlmihal I, I, 81.

5- Müslim, Selâm, 122; Ahmed b. Hanbel, II, 68, 408.

6- Müslim, Selam, 125.

7- Suyûtî, Celaluddin, Fethu’l-Kebir, I, 304.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ