ŞEYHÜ’L-İSLÂM EBUSSUUD EFENDİ (1490-1574)

ŞEYHÜ’L-İSLÂM EBUSSUUD EFENDİ (1490-1574)
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Bir devre damga vuran âlim

Bir dönem düşünün ki, devlet başında düşmanları tarafından bile Muhteşem diye anılan Kanuni Sultan Süleyman; mimaride, günümüz teknolojisi ile bile yapılmaya cesaret edilemeyen eserlerin sahibi Koca Sinan; denizcilikte, yaptığı hizmetler neticesinde ‘Hayreddin’ (dinin hayırlısı) sıfatını hak etmiş Barbaros Hayreddin Paşa; coğrafyada, pergelinin ucunun nerelere eriştiğinin bilinmediği, Piri Reis; edebiyatçıları ise; şairlerin pirleri olan Fuzuli, Baki, Taşralı Yahya…

 

Aradan geçen asırlara rağmen alanlarında onlar gibileri çıkmadı belki de…

 

Bu isimlerin yanı sıra sayılamayacak kadar çok zirve şahsiyetler de vardı elbette. Toprak olarak bugünkü sınırlarımızın yaklaşık on dokuz katı olan o devirde, ‎dünyanın yarısına ‎hükmeden muazzam bir devlet;‎ onlarca farklı milletin bir arada yaşadığı, diğer devlet başkanlarının ancak Osmanlı sadrazamlarına denk sayıldığı bir devirdi!

 

Şimdi düşünün! Bu dönemin devlet işlerinden, sosyal yaşantısına; fetihlerinden, mimarisine kadar hepsinden sorumlu olan kişi ise Şeyhü’l-İslâm Ebussuud Efendiydi kuddise siruhu…

 

İlimle mücehhez bir ailedendir

Ebussuud Efendi, Osmanlı âlimlerinin en meşhurlarındandır. Uzun boylu, yanakları çukurca, buğday ‎benizli, aksakallı, nurani yüzlü, vakur ve ‎heybetli bir zattı. Gösterişten uzak ‎bir şekilde giyinir; yiyip içmede, giyim ve kuşamda Ashab-ı Kiramın ve ‎‎Tabiinin yolundan ‎ayrılmazdı. ‎(On üçüncü) XIII. Osmanlı Şeyhülislamı olup tefsir, fıkıh ve diğer ilimlerde âlimler arasında otoritedir. Adı, Ahmed bin Mustafa’dır. Yaptığı tefsir çalışmaları sebebiyle ‘Müfessirlerin Hatibi’ unvanı verilmiş; Fıkıh alanındaki yüksek derecesinden dolayı da devrinin âlimlerince, ‘Numan-ı Sâni’ yani ikinci Ebu Hanife olarak anılmıştır.

 

Ebussuud Efendi, âlim ve salih zatların yetiştiği bir aileye mensuptur. Ataları Türkistanlı olup, Semerkand’tan göç etmişlerdir. Dedesi, Fatih Sultan Mehmed Han’ın daveti üzerine İstanbul’a gelen Ali Kuşcu’nun kardeşidir. Ebussuud Efendi’nin babası, ilim tahsilini ilk olarak hem babasından ve hem amcası aynı zamanda da kayınbabası olan Ali Kuşçu’dan almıştır. Daha sonraları, İstanbul fethinin manevi komutanı Akşemseddin hazretlerinin halifesinden tasavvuf terbiyesi alıp, manevi icazet almıştır. Allah-u Zülcelal’in dininin hizmetinde bir adım geri durmayan bu aileye padişahlar, sultanlar hizmeti şeref bilmişlerdir.

 

Ebussuud Efendi’nin babası Yavsi Muhuddin hazretlerine, İkinci Beyazıd bir zaviye yaptırarak mülk edindirdi. Vazifelerinin ağırlığında yorulan devlet adamları, mübarek zatı sürekli ziyaret eder, hayır dualarını almaya çalışırlardı. Bu yüzden Meşhur tarihçi Hoca Sadeddin Efendi, Yavsi Muhuddin hazretlerini “Sultanların Şeyhi, Şeyhlerin Sultanı” unvanıyla anmıştır.

 

Ebussuud Efendi, dinine bağlı, haramlardan ve şüpheli şeylerden son derece sakınan, Allah korkusu çok olan bir âlimdi. Güler yüzlü, tatlı dilli olup, latifeden hoşlanırdı. Etrafında bulunanlara yumuşaklıkla muamele ederdi. Heybetinden meclisinde kimse konuşmaz, onun konuşması hürmetle dinlenirdi. Devlet işlerini ve hizmetlerini mükemmel bir şekilde yürütmesinin yanında, talebe yetiştirmek ve kıymetli eserler hazırlamakta da tavizsiz çalışırdı. Meşguliyetinin çokluğuna rağmen, talebelerine zamanında ve aksatmadan derslerini verirdi. Zeyrek civarındaki Çırçır’da bulunan konağında oturur, Müslümanların işlerine bakardı. Belli zamanlarda Topkapı sarayına giderek padişahı ziyaret ederdi. Bu ziyaretlerine giderken devamlı bugün Ebussuud Caddesi denilen caddeden gittiği için, onun ismine izafeten bu caddeye Ebussuud Caddesi denildiği bazı kaynaklarda kaydedilmiştir.

 

Disiplin ve intizam sahibi, dahi…

 

Ebussuud Efendi, Sultan Selim ve Sultan Süleyman zamanlarında, on yedi sene müderrislik, altı sene kadılık, sekiz sene kazaskerlik otuz küsur sene şeyhülislamlık yapmış; dolayısıyla altmış küsur yıl Osmanlı ilim, kültür ve hukuk hayatında etkin rol oynamış bir şahsiyettir.

 

Yaklaşık otuz sene süren şeyhülislamlık süresiyle, bu görevi en uzun yapan kişidir. Çok mütevazî ve alçakgönüllü olmasına rağmen görevi esnasında ciddi ve intizamlıydı. Çalışmaları esnasında kâtipleri ona yetişemediğinden vardiyalı olarak çalışırlardı. Medreselerde ders okuturken bayram tatilleri dışında derslerine ara vermemesi, müftüyken de günde yüzlerce suale fetva vermesi ve üst düzey devlet görevlerini yaparken bile ilme ara vermeyişi onun ne kadar çalışkan biri olduğunun delilidir mesela…

 

Tarih kitaplarında bazı günler, sabah namazından ikindiye kadar sorulan soruları cevapladığı belirtilmiştir. Çok çalışır, çok okur, çok yazar ve insanların dertlerini dinleyip çözüm üretmek için kafa yorardı.

 

Hangi dilde soru sorulursa (Arapça, Farsça, Türkçe) o dil ile cevap verdiği gibi; nesir şekilde soranlara nesir, manzum şekilde soranlara manzum biçimde yanıtlardı. Bunun en güzel örneklerinden birisi de neredeyse bir darbı mesel haline gelmiş olan Kanuni Sultan Süleyman ile karıncaların öldürülmeleri hususundaki manzum yazışmalarıdır. Bu husus şöyle anlatılır; “Padişah, sarayın bahçesindeki ağaçlara zarar veren karıncalardan şikâyet ederek şu mısralarla karıncaları öldürmek için fetva ister:

“Dırahta ger ziyan etse karınca / Zarar var mıdır ânı kırınca?” Şeyhülislâm bu fetvaya manzum olarak şu cevabı verir: “Yarın Hakk’ın huzuruna varınca / Süleyman’dan hakkın alır karınca.”

 

Yazdığı tefsir âlimlerce
methedilmiş, eşsiz…

Kuruluşundan beri durmadan gelişen Osmanlı Devleti büyüdükçe, geniş arazileri ve değişik kabileleri içine almıştı. Bütün bunların idaresinde, her devrin âlimleri padişaha yardımcı olmuşlar, aldıkları mühim vazifeler ile hizmet etmişlerdir. O’nun döneminin padişahına, yaptığı kanunlardan dolayı verilen ‘Kanuni’ sıfatının baş mimarı olan Ebussuud Efendi’nin hizmetleri saymakla bitmeyecektir.

 

Ebussuud Efendi, Kara Boğdan, Estergon ve Budin seferlerinde Padişah’ın yanında olmuş, Budin’in fethinden sonra zafer şükranesi olarak camiye çevrilen kilisede ilk Cuma namazı onun tarafından kıldırılmıştır. Yine Dârulhadisler ile Tıp medreseleri ilk olarak Ebussuud Efendi döneminde medreseye ilave edilmiştir.

 

Tefsir, hukuk, edebiyat, akaid, tıp alanlarında; bilinen 35’in üstünde eseri ve risalesi vardır. En önemli eseri ve kıymetli eseri İrşâd u Akli’s-Selim isimli tefsiridir. Evliya Çelebi, bu tefsirden, Seyahatname adlı eserinde şöyle bahsetmiştir: “Üç bin ulemadan ve bin yedi yüz ‎kadar muteber tefsirden istifade etmek, feyz almak suretiyle yazdığı tefsir, hâlen âlimler arasında makbul ve ‎methedilen bir tefsirdir. Ona denk bir tefsir yoktur.”

Onun değerini biz ancak kelimelerle anlatmaya çalışabiliriz, hallerini anlayabilmemiz için bir zerre dahi olsa aynı derdin ızdırıbanı duymamız lazım. Bizim sayfalarca anlatacağımız yazının yerine, onunla aynı dert ile dertlenmiş, biri padişah biri şair olan iki kişinin gönüllerinden Hocaları Ebussuud Efendiye söylediklerine kulak verelim…

 

Kanuni’nin Ebussuud
Efendiye yazdığı mektup

Orduları savaş meydanlarında fırtınalar estiren, düşmanın kalbine korku, dosta sükûnet veren Kanuni Sultan Süleyman Han’ın sefere çıktığında, hasta olan Ebussuud Efendi’ye, yazdığı mektup: “Hâlde hâldaşım (halimde benimle ayni hâlde olan), sinde sindaşım(yaşça bana yaşıt olan), ahiret karındaşım(ahiret kardeşim), tarik-i Hak’ta yoldaşım (Hak yolunda, beraber yol aldığım) Molla Ebussuud Hazretleri dua-i bi-hadd iblağından(sınırsız dua ilettikten) sonra; Nedir haliniz? Ve nicedir mizac-ı lâzımü’l-imtizâcınız?(bünyeniz nasıldır, durumunuz ne hâldedir?) Sıhhatte ve afiyette misiniz? Hazret-i Hakk hizane-i hafiyesinden (gizli hazinelerinden) kemal-i kuvvet ve selamet eyliye. Bimennihi ve keremihi(iyilik ve keremiyle) lütuflarından niyaz olunur ki, evkat-ı müteberrikede (mübarek vakitlerde) bu muhlislerini(samimimi, ihlaslı) kalb-i şeriflerinden ihrac ve iz’ac etmiyeler( yani mübarek vakitlerde, ihlaslı şerefli kalbinizden bizleri atıp çıkarmayın). Ola ki küffâr-ı hakisar münhezim ve mükedder(kafirler yerle bir olup, hezimete uğrasın ve kederlensinler) ve asakir-i İslam umumen mansur ve muzaffer olup(İslam askerleri de yardım edinilmiş ve zafer kazanmış olup) rızaullahu tealaya muvafık-ı amel ola.”(Allah’ın rızasına uygun iş olsun). Dua, Eddua, summeddua, bende-i Huda Suleyman-i biriya (Dua, yine dua hep dua… Allah’ın kölesi gösterişsiz Süleyman)

 

 

Ebussuud Efendinin talebelerinden ve o devrin en meşhur şairlerinden olan Bâki Efendi, Ebussuud Efendiyi metheden şu şiiri yazmıştır:

“Şer-i efâdıl-âfâk müftî-i âlem.

Sipihr-i fazl-u-kemâl, âfitâb câh-ü-celâl.

İmâm-ı saff-ı efâdıl, emîr-i hayl-i kirâm.

Emîn-i dîn-ü-düvel, hâce-i hûceste hısâl,

Ebû Hânîfe-i sânî Ebüssü’ûd ol kim,

Fezâil içre olupdur efâdıl ona ıyâl.”

 

Günümüz Türkçesiyle; Ün yapmış üstün ilim adamlarının başı ve kâinât müftüsü, kemal ve fazîletin semâsı, güneş mertebeli ve güneş otoriteli. / Âlimlerin önderi, cömertler zümresinin başı. / Din ve devletin emniyeti, güzel huyların nümûnesi. / İkinci Ebû Hanîfe denilen o Ebüssü’ûd ki, / Tam bir fazîlet timsâli, diğer âlimler onun çocukları)

 

Bu modern zamanın insanı olarak bizim anlayamayacağımız şekilde gayret etti. Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak için her hizmetin içinde yer almaya çalıştı. İlim mirasını ailesinden alan Ebussuud Efendi, emanetin hakkını fazlasıyla yerine getirdi. Bu mübarek aileden ismi asırlarca unutulmayacak bir âlim yetişti. ‘Müftüs sakaleyn’ sıfatıyla anıldı, asırlara damgasını vurdu. Fetvalar verdi, savaşlara katıldı, kanunnameler yazdı, halkı dinledi, talebeler yetiştirdi, şiirler yazdı…

Devlet görevini hakkıyla yerine getirmesinin yanında, bütün evlatlarını da âlim olarak yetiştirdi. Terbiyeleri ile ilgilendi. Sefer fetvalarından, arazi hukukuna, devlet görevlilerinin maaşlarının düzenlemesine ve hatta tavuğun nasıl pişirileceğine kadar fetvalar yayınladı. Talebeleri arasında yine zirve isimler oldu. Kitapları bu zamana kadar okutuldu…

 

Ebussuud Efendi, 25 Ağustos ‎‎1574 tarihinde 84 yaşında vefat ‎etti. İslam âleminde çok tanınmış ‎olduğundan vefatı büyük bir ‎üzüntü ile karşılandı. Cenaze ‎namazını kâdıasker Muhşi Sinan ‎Efendi, Fatih Camii’nde kıldırdı. ‎Cenaze namazı için o devrin alim‎leri, vezirler, divan erkânı ve halk, ‎büyük bir kalabalık hâlinde top‎landı. Ondan bize kalan bu hizmet aşkını göz önüne alarak gayret etmeli ve şeyhülislamlık makamında olamasak da bize düşen vazifelerin elbette olduğunu bilerek görevlerimizi yerine getirmeliyiz… (Ruhu için el Fatiha)

 

Günümüze bir not düşelim

Osmanlı zamanında, âlimlerin evlerinin önünde sıralar olurdu. Padişahtan halka kadar herkes, ellerini öpmeye çalışırdı. Yolda görülse ayağa kalkılır hürmet gösterilirdi. Bu tabloyu gören çocuklar, gençler örnek olarak âlimleri alırdı. İlme, heves ederlerdi. Âlim olmak isterlerdi… Peki ya şimdi? Sadece fiziğiyle gündemde kalan mankenleri, televizyonda yaptığı şaklabanlıklarla herkesin tanıdığı bir isim olmayı becerenleri görünce; çocuklara ilmi, takvayı, hizmeti ve en önemlisi Ebussuud Efendi’nin de bizim gibi bir insan olduğunu, bu topraklarda yetiştiğini, eğer istersek bizimde o nimete erişecebileceğimizi nasıl anlatabiliriz?

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 2 YORUM
  1. kamran diyor ki:

    Selamun aleyküm hocam öncelikle kaleme aldığınız yazı için teşekkürler. hocam sizinle bire bir nasıl irtibata geçe biliriz konuyla alakalı ben de çalışma yapmak istiyorum bilgi alışverişinde buluna bilirmiyiz.

    1. admin diyor ki:

      Talebiniz editörlerimize iletilmiştir.

BİR YORUM YAZ