Sıfır Beden Olmak…

Sıfır Beden Olmak…
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Zayıflamak için çekilen çileler

 

Bu gün sizinle biraz kilolardan bahsedelim… Güzel ve estetik görünümlü olmayı hepimiz isteriz. Zayıf ve güzel olmak için de hayatımızın belirli dönemlerinde ne açlıklara katlanmışızdır. Güzel olmak için günlerce yemek yemeden durmuşuzdur. Hatta sağlığımıza çok zararı olacak zayıflama yöntemleri uygulamışızdır.

 

Sırf zayıflamak için, haftalarca günde sadece birkaç bardak şekersiz çay ya da kahveyle yaşayan insanlar var. Tabi buna bağlı olarak, önce halsizlik, baş ağrısı, çarpıntı, tansiyon bozukluğu, unutkanlık, ciltte alerji, sivilce, kabuklaşma, saç dökülmesi, gözaltında morluklar, mide bulantısı, mide yanması, ağza gelen asitli sular, diş ağrıları, asabiyet, uyku bozukluğu, kan değerlerinin düşmesinden dolayı damarlarda zorlanmaya bağlı varisler vesaire… Bu kadar zarar ve karşılığında verilen beş, on kilo.

 

Bunların hepsini bir insanda toplayın, karşımıza tam anlamıyla hasta bir insan çıkar.

 

Vücudumuzun bizi sağlıklı ve güzel bir insan yapması için gereken demir, çinko, kalsiyum türlü madenler ve vitaminler de vücudumuzdan çıkar gider.

 

Doğal olarak, vücudumuz hasta olduğumuzu anlayıp bunları en kısa zamanda telafi edip bizi iyileştirmeye çalışır. Bu kadar emekle eziyetle verdiğimiz kiloları, birkaç haftada geri almaya başlarız. Sağlıklı beslenmediğimiz için de bu aldığımız kilolar; vitaminsiz, madensiz, sırtımıza yük olan bir çuval kumdan farksızdır.

 

Bir belgeselde seyretmiştim, hayretler içinde kaldım. Normal bir insanın vücudunda, küçük bir kümesi badana edecek kadar kireç, küçük bir çivi kadar demir vesaire diye, liste uzayıp gidiyordu. Meğer kimyamızda neler varmış! Böyle zararlı yöntemlerle zayıflamaya çalışırken, kimyamız neler kaybediyor Allah bilir… İçiniz karardı değil mi?

 

Endişelenmeyin, çaresiz -ölüm hariç- hiç bir şey yoktur. Allah-u Teâla Kuran-ı Kerim’de bizi, kurduğu dengeleri bozmayalım diye uyarıyor. Ama biz doğada olsun kendi vücudumuzda olsun, her şeyi adeta değiştirmek için mücadele ediyoruz. Nafile tabi…

 

Bilimsel olarak kanıtlanmış bazı gerçekler var. Bunları bilip uygularsak hayatımız daha keyifli ve sağlıklı olabilir.

 

Tavsiyeler: Mutlaka iyi bir kahvaltı yapın

 

Mesela, yemek saatlerine riayet etmek… Sabah alınan ilk lokma, bir makinenin düğmesine basmak gibiymiş. Bu yüzden, kahvaltı yemeklerin altınıdır. Canımız istemese de iki üç lokmayla da olsa vücudumuzu çalıştırmaya başlamalıyız. Daha sonra, sağlıklı bir kahvaltı yapmalıyız. Muhakkak dengeli olmalıyız.

 

Kilolu arkadaşların, “Ama biz kahvaltı yapmayız ki!” dediğini duyar gibiyim. Saatlerce bir lokma yemez. Öğleden sonra mükellef bir sofra, en ağır yemeklerle donatılmış bir sofra. Kızartmalar, fazla yağlı ve ağır yemekler. Bu gayet normal… Saatlerce gıda almamış vücut, her şeyi ister. En tuzlu, en yağlı, en baharatlı, en tatlı…

 

Her şeyin olduğu gibi vücudumuzun da bir dengesi var. Hangi kimyasalı fazla alırsak dengelemek için diğerini ister, canımız sürekli bir şeyler ister. Fazla tuzlu yersek, fazla tatlı isteriz; fazla tatlı yersek baharatlı ve ağır yağlı şeyler isteriz.

 

Dengemizi orta karar tutarsak hem açlık hissetmeyiz hem de fazla yediğimiz şeylerden kaynaklanan baş ağrılarımız olmaz.

 

Ekmeğe dikkat!

 

Normalde ne kadar yersiniz? Bir tabak,  iki tabak, üç tabak? … Kaç tabak yiyorsanız o kadar yemeye devam edin, keyfinizi kaçırmayın. Sadece bazı değişiklikler yapın, mesela ne kadar ekmek yiyorsanız o kadar yemeye devam edin, ama muhakkak azda olsa kepekli ya da çavdarlı olsun. Saf beyaz undan yapılan ekmeği, şişman da olsanız zayıf da olsanız yemeyin.

 

Vücudumuza gerekli olan vitaminlerin bir bölümünü ekmekten alırız. Ekmeğin vitamini ne kadar azsa o kadar fazla yersiniz ama doymazsınız. Ta ki midenize oturur, sonra mide asitlerinin sayesinde, yavaş yavaş parçalanmaya, midenizde şiştikçe şişmeye başlar. Ama azda olsa kepekli ekmek, daha lokmayı çiğnerken almaya başladığı vitaminlerden dolayı, tokluk hissi vermeye başlar.

 

Tabi bunda da ölçüyü aşmamalıyız. Çünkü Çölyak hastalığı diye bir şey var! Ağır tahıllı gıdalardan dolayı rahatsızlık verebilir, buna dikkat edip ne kadarı yetiyorsa o kadar yemeliyiz. Örneğin, dört dilim ekmek yiyorsak yarısını kepekli, yarısını normal ekmek yiyebiliriz. Ekmekten bu kadar bahsettikten sonra, birkaç bilgiyi atlamayalım.

 

Bilim adamlarının yaptığı araştırmalar sonucu, saf beyaz undan ekmeğin kabuğunda, kansere hazırlık yapan bazı maddeler bulunmuş. İçinde koruyucu doğal maddeler olmadığı için zayıf olan ekmek hızla bozuluyor.

 

Bir de en temiz ve sağlıklı ekmeğin halk ekmeği olduğunu biliyor muydunuz? Hiç el değmeden kaliteli undan ve vitamin değerleri ölçülerek yapılıyormuş. Not: Hem de çok lezzetlidir.

 

Ağır yemeğin yanında yeşillik olsun

 

Şimdi de gelelim katık ettiklerimize. Eğer ağır yemeklerden vazgeçemem diyorsanız. Geçmeyin ama çok küçük bir tabak. Yanında muhakkak yeşil yapraklı gıdalar olsun.

 

Bunlar hem yemek keyfini çoğaltır, hem sindirimi kolaylaştırır, hem cildi güzelleştirir, hem kanı temizler, hem de yemesi uzun süreceği için beynimizin tokluk hissi vermesine kadar bizi oyalar. Yeşil yapraklıların faydalarını yazmaya kitaplar yetmez. Araştırıp öğrenip şaşırmayı size bırakıyorum…

 

Size çok kısa olarak hatırlatıcı örnekler vermek istiyorum.

Göbek salata. Kıvırcık, marul, maydanoz, nane, roka, tere, reyhan, dereotu vs. Közlenmiş patlıcan, biber, domates vs. Haşlanmış kabak, patates brokoli, karnı bahar, Brüksel lahanası vs. Haşlanmış sebze salataları. Örneğin, ıspanaklı cacık, semizotlu cacık, yoğurt…

Allah-u Teala öyle nimetler yaratmış ki sizin damak tadınıza hitap edecek yeşiller mutlaka vardır.

 

Bölgelere göre sadece o yöre halkının bildiği envai çeşit bitki var. Mesela, benim bildiğim Doğu Anadolu’da yetişen ‘ışkın’, ‘kerenk’; Karadeniz’de yetişen ‘kuzukulağı’, ‘deve pancarı’ bunlardan sadece bir kaçı. Öyle bir memlekette yaşıyoruz ki her açıdan çok zengin. Fakat bu nimetleri hep yadırgamakla geçiyor zamanımız. Biz böyle yaparken, yurt dışından gelen konunun uzmanı olmuş birkaç kişi de bunları yurt dışına satarak servet kazanıyor.

 

Her öğünümüzde böyle yeşiller ve yapraklı sebzelerden tüketirsek ve her öğünde, bünyemize göre değişik tahıllar katılarak yapılan ekmekler tüketirsek, Allah’ın izniyle en kısa zamanda sağlık olarak ve estetik olarak en iyi formda olabiliriz.

 

Aklına gelen her şeyi yeme!

 

Ve insanın olmazsa olmazlarından biri de tatlılardır. Kendimize eziyet edip hiç tatlı yemeyeceğim diye, kendimizi şartlandırmayalım. Unutmayalım ki tatlı da kan şekerini düzenler. Kan şekerimiz düşük olsa baş ağrısı, halsizlik, tansiyon gibi hastalıklarımız olur.

 

Allah-u Teâla’nın bize helal kıldığı her şeyden güzelce yiyip sonra da bize bu güzel nimetleri verdiği için Allah-u Teâla’ya şükredelim. Ama her şeyde olduğu gibi bunda da ölçüyü kaçırmayalım. Bir hadis-i şerifte buyrulduğu gibi “Kişinin her iştahını çekeni yemesi, israf olarak yeter.”  Aklımıza gelen güzel nimetlerden birini, haftada bir yiyelim. Hem israf etmiş olmayız hem de kilo problemlerimiz yok olup gider.

 

Mesela, çikolata türü bir şey istediğinizde Türk kahvesi ya da kakaoyla yaptığımız bir sütlü tatlı, hem enerji hem sağlık olarak bizi teskin eder. Canımız tatlı istediğinde; meyve salatası, az şekerli evde yapılmış pudingler, bol meyveli ve sütlü pastalar ya da meyve suyunu küçük kalıplarda dondurup üstüne de kürdan takarak yapılan, takma adı “Eskimo” olan dondurmalardan -ölçüyü kaçırmamak kaydıyla- haftada bir yiyebiliriz.

 

Kendin hazırla!

 

Önemli olan vücudumuzun kolay sindirebileceği gıdaları tüketmek… Bunlar, daha ekonomik ve daha vitaminli, artı olarak hazırlarken aldığınız keyfi de düşünün… Bir sanatkâr edasıyla hazırlayıp süslediğiniz bir tatlıyı yemek, koca bir dilim yağ dolu sivilce yapacak çikolatadan ya da içine dünya kadar katkı maddeleri doldurulmuş hazır tatlıları yemekten bin kere daha güzeldir.

 

Eğer bu şekilde beslenirsek vücudumuz gerekli vitamin mineral ve madenleri aldıktan sonra, canımız artık kolay kolay ubur cubur istemez. Vücudumuz daha sağlıklı olduğu için de oturduğu yere çakılmış bir kum çuvalı gibi değil, hareketli enerjik olacağımız için eringenlik diye bir olguyu lügatimizden çıkaracağımız için çok kolay kilo verebiliriz. Enerji ve güç geldimi, artık çok hareketli, neşeli, çalışkan, kolay anlayan, güzel sohbet eden, pozitif ve her anlamda başarılı olan biri oluveririz.

 

En önemlisi: Hareket etmek

 

Şunu unutmayalım ki önemli olan harekettir. Bir ilacı doktor yazsa, eczaneden alsanız, eve getirip ecza dolabına koysanız bu sizi iyileştirmeyecek. Ancak o ilacı içerseniz sizi iyileştirebilir. Hani diyoruz ya biz her şeyi biliyoruz diye, ispatlayalım o zaman. Eğer her şeyi biliyorsak hayatımızdaki her şey mükemmel olmalı değil mi? Ama değil, çünkü bildiğimiz her şeyi sadece biliyoruz yapmıyoruz!

 

Şimdi de size, televizyon seyretmek kilo yapıyor desem inanır mısınız?

En büyük zararlarından biri, adeta hipnoz edilmişçesine, felç olmuşçasına gözlerimizi bile sağa sola bakmadan hareketsiz bırakması. Bir diğer zararı ise konuşma ve düşünme yeteneğimizi elimizden alması…

 

Yediğimiz yemeklerin yüzde otuzunu beynimizin harcadığını biliyor muydunuz? Bir yemek tarifini hatırlamaya çalışmak, bir örneği çıkarmaya çalışmak, bir dua ezberlemek, bir ayet mealini düşünmek, kitap okumak, şiir okumak, ilahi okumak, bir dostumuzla hoş bir sohbet etmek, hal hatır sormak, şu anda dünyanın bir ucunda acı çeken insanların halini düşünmek, onlar için samimi bir şekilde dua etmek, kendi halimize şükretmek için dua etmek, namaz kılmak, tesbih çekmek, günlük tutmak, uzaktaki bir akrabamıza dostumuza güzel temennilerle, hasretle ve espirilerle dolu bir mektup yazmak… Kısacası iyi şeyler yapmak zayıflatıyor, desem inanır mısınız?

 

Sabahtan akşama kadar oturarak çalışan insanlar, enerjilerinin bir bölümünü beyinlerini çalıştırarak harcayabiliyor.

Mevlamız o kadar merhametli ki düşünmekle bile bizlere enerji harcatıp metabolizmamızın işlemesini sağlıyor. Düşünsenize ya böyle olmasaydı, Mevla bu kanunu koymasaydı, felçli insanlar nasıl enerji harcardı? Metabolizmaları nasıl çalışırdı?

 

Şükürler olsun Rabbimin emirlerine, kanunlarına, kâinata koyduğu nizam ve düzene…

 

Bilim adamları, enerji ancak bir kasın hareket etmesiyle harcanır, diyor. Bu, ister beynimizde, düşünürken hareket eden bir bölümü, ister doğadaki manzarayı ruhumuza nakşederken hareket eden gözlerimizdeki minik kaslar, ister tesbih çekerken hareket eden parmaklarımızdaki bir kas, ister namaz kılarken hareket eden vücudumuzdaki bütün kaslar, ister sarma sararken, ister salata yaparken, toz alırken, ev süpürürken, dolap düzenlerken, yaptığımız bir tas çorbayı binada oturan bir komşumuza götürürken, eş dostumuza, konu komşumuza, çoluk çocuğumuza keyifli bir sofra hazırlarken, elinde poşetlerle merdivenlerden çıkmaya çalışan komşumuza yardım dereken, bir komşu çocuğunu başını okşarken… Velhâsıl, her iyi şeyi yaparken hareket eden kaslarımız olsun, hepsi zayıflatıyor.

 

Mevla öyle bir düzen koymuş ki kâinata, bir Çin atasözünde olduğu gibi “Gül verenin elinde kokusu kalıyor”. Güzel şeyler yaparken bize de faydası dokunuyor. Mevla’nın dünya yürürlüğüne koyduğu kanun bu…

 

Peygamber Efendimizin bir hadisi çok manidardır. Bir gün, yolda yürürken yerde oturmuş iki adam görür, selam verir sonra da yoluna devam eder. Ardan bir zaman geçer, dönüşte aynı adamlara tekrar rastlar. Bu sefer, onları görmezden gelerek yoluna devam eder. Adamlar meraklanıp sorarlar, “Ya Rasulellah! Bize neden selam vermedin?” Peygamber Efendimiz de “Ben biraz önce geçerken, siz elinizde bir sopayla toprağı karıştırıyordunuz, faydalı bir şey yapıyordunuz. İkinci geçişimde ise hiç bir şey yapmadan, boş boş duruyordunuz. Bu yüzden selam vermedim.”

 

Ne kadar manidar değil mi? Peygamber Efendimiz zamanımıza, mekânımıza gelseydi, o mübarek müjde taşıyan selamını içimizden kaç kişiye verirdi acaba?

 

Selam ve dua ile… Sağlıcakla ve hoşça kalın.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ