Son Dönem Osmanlı Alimleri

Son Dönem Osmanlı Alimleri
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Bir Arif-i Rabbani zuhur
eder de söndürür fitnelerini
Ehl-i Sünnet her daim büyük isimler ile anıla gelmiştir. Hiç olmadık zaman diliminde Ehl-i Sünnet mezhebinin uleması, urefası ve sulehası, zamanın getirdiği fitneleri, mezhebin temel itikadi ve ameli umdelerinden kıl kadar taviz vermeden söndürmüşlerdir. Felsefenin ortalığı kasıp kavurduğu, kalpleri felsefeden doğan inkar ve isyan ateşleri yakarken, Basra’dan bir Arif-i Rabbani zuhur eder. Seyyidüna Ahmed-er Rufai kuddise sirruhu aşkın ihya edici rüzgarı ile taş kalpleri tek tek canlandırır.

Hindistan’da Ekber Şah’ın dinleri birleştirme fitnesi başladığında, Serhend Köyünden bir İmam-ı Rabbani çıkar, körlenmeye çalışılan iman ateşini körükler. Her zaman diliminde böyle büyük kametler var ola gelmiştir.

Ama yirminci asırda yaşananlar ve bu asrın kahramanları apayrıdır. Anadolu topraklarında zuhur eden batılılaşma fitnesi medreseleri kavurmuş geçmiş, kimi ayakları kaydırmıştır. Tekkelerin kapısına kilit vurmuş, dergâhların çatılarına baykuşlar yuva kurmuştu. Saçını medresesinde ağartmış dersiam medresesinin önünden geçemez olmuş; tekkesindeki hücresinde kocamış derviş hazirede yatan sadatının kabrine bir Fatiha için yaklaşamaz olmuştu. Fitnenin kodamanlarının, zındıka komitelerinin elebaşlarının tam, “Bitti bu iş, köklerine kibrit suyu döktük” dedikleri zaman, inanılmaz olmuş, müthiş bir canlanış gerçekleşmişti. İşte biz bu yazımızda gerçekleşen bu olağanüstü canlanışın kahramanlarından bahsedeceğiz sizlere…

Anadolu Coğrafyasının
yiğit kahraman âlimleri
Kahramanlar dedik… Kahraman kelimesinden siz neyi anlıyorsunuz bilmem ama, bendeniz hayatından vazgeçenleri anlarım hep. ‘Hayattan vazgeçmek’ derken gözü kapatıp ölüme gitmeyi kast etmiyorum; ölüme gitmek bir noktada kolay iş… Ölüm; çilenin, eziyetin, hapsin, sürgünün ve işkencenin sona ermesi demek ki, bir anlamda basit iş… Ama çileyi, işkenceyi, hapsi göze almak, rüzgara karşı eğilmeden dik durabilmek, yaprak gibi oradan oraya savrulmamak ancak kahramanların başaracağı bir iş. Eh böyle bir başarıyı yakalayanlara kahraman denmez de ne denir?

Anadolu Coğrafyası böyle kahramanlar ile doludur…

Medreselerin kapatıldığı, İslam harflerinin yasaklandığı bir dönemde bir Silistreli Süleyman Hilmi Efendi’nin gayretleri hem takdire şayandır hem hayreti muciptir. Dini tedrisat yasaklanmıştır, hocalar takip altındadır ama kimsenin aklına gelmedik çareler ile talebe okutur Süleyman Efendi; mandıra kiralar mesela. Talebelerini mandırada işçi olarak gösterir. Bazen taksi tutar, İstanbul’u dolaşırken okurlar. Bazen trene binerler, boş bir kompartımanda ders okurlar. Talebe bulamadığı zaman gider amele pazarına, yevmiyesini verir, alır gelir işçileri eve. Geldikleri zaman da ders okutur onlara. Kısa zamanda kazancıdan, demirciden, inşaat ustasından hoca yetiştirir.

Kimi dersiamın çaresi farklıdır. Alasonyalı Hacı Cemal Efendi; Arnavut Hüsrev Efendi çıkarlar Fatih Camiinin kürsüsüne. Vaaz ediyor gibi yaparlar ama asıl dinleyicileri ellerinde kitapları ile dağılmıştır cemaatin içine. Peşlerindeki vazifeliler Hacı Cemal Efendi vaaz ediyor zanneder ama onlar gizli gizli talebe yetiştirirler. Korkuları da yoktur onların.

Hüsrev Efendi bir gün talebeleri ile ders okurken polis basar. Hocaefendi ve talebelerini mücrim gibi derdest edip götürürler karakola! Eh; mazlumlar karakola gider de suç aleti bırakılır mı? Suç aletini de götürürler. Suç aleti dediğime bakmayın siz; Sahihi Buhari’yi adamlar suç aleti kabul ederler. Anlayın siz bu milletin ne çektiğini. Komiser karşısında sarığı ile Hocaefendi’yi azarlamaya kalkar ve ne yaptıklarını sorar. Hüsrev Efendi koltuğunun altından Buhariyi çıkarır ve “İşte bunu okuyorduk” der mülayim bir sesle. Komiser bir kitaba bakar, bir Hocaya. Bir şey anlamaz kitaptan. “Ne bu?” diye sorar. Hoca Efendinin gayret-i diniyyesi şahlanır; “Bilmiyorsan bizi ne getiriyorsun be adam” diye kükrer ve komiserin şaşkın ve ürkmüş bakışları altında döner arkasını çıkar gider karakoldan, bir kimse de ‘Nereye?’ diye sormaya bile cesaret edemez.

Anadolu’nun ümmî velileri
İstanbul böyle canla başla okur, ama Bayburt’ta canlı bir ilim tedrisi zordur. Zındıka komitesinin Bayburt şubesi, “Eh burada bu medrese işini hallettik, bunlar cahil kaldı” diye sevinedursunlar; Allah onların planlarını bozar. Bayburt’tan bir Şaban Efendi çıkar. Ümmidir, okuması yazması yoktur ama ömrü boyunca, Ehl-i Sünnetten kıl kadar ayrılmaz. Hacı Şaban Efendi Şarki Anadolu’yu, Karadeniz’i, İç Anadolu’yu köy köy dolaşır hem insanları irşad eder, hem tenvir eder, hem ilme teşvik eder. Sarhoşlar cemaliyle tövbekâr, münkirler nazarıyla ihvan olur. Bayburtluları cahil bıraktık diyenler sinirlerinden çatlasalar da Hacı Şaban Efendi, Sanemerli Ahmet Baba’dan tevarüs ettiği, Kaleardılı Hacı Ahmet Baba’dan emaneten aldığı nurdan parlak, kardan beyaz Rufai yolunu; zerre kadar değiştirmeden kendisinden sonra gelen zata teslim etmiştir.

Bir başka ümmi veli; Lâdikli Ahmet Ağa İç Anadolu’da gösterir aynı ahvali. Hacı Şaban Efendi’nin kerametleri, kemalatı, nezaheti Karadeniz ve Doğu Anadolu’da dillere destan olurken; Lâdikli Ağa aynısını Konya’da, Karaman’da gösterir. Ege’nin ümmi velisi Kulalı Hacı Mehmed Ruhi Efendi’dir. Ümmidir ama İzmir gibi bir yerde Uşşaki yolunu yere düşürmez. Nice secdesiz alınları namaza başlatır. Yolunuz düşerse İzmir’de Kokluca Kabristanında caminin hemen karşısında Mürşidi Bekir Visali Hazretleri ile beraber yatan Mehmed Ruhi Efendi’yi ziyaret edin. Hem bu acizin selamlarını iletin hem de bir Kur’an aşığının manevi feyzine ve himmetine şahit olun. “Kur’an’a abdestsiz dokunulur(!)” diyen sahte Kur’an aşıkları gibi değildir Mehmed Ruhi Efendi. Haftada bir Kur’an’ı hatmeder ki işte size hakiki Kur’an aşığı…

Biz; son dönemde evlenmeyen âlimlerden bir tek Bediüzzaman’ı biliyoruz ama daha kaç tane âlim İslam Dini için evlenmemiş, bir sıcak çorbaya muhtaç terk-i dünya etmişlerdir. Tahirül Mevlevi, Postacı Ahmed Avni Konuk, İsmail Sahib Sencer, Gümülcineli Mustafa Efendi… Daha sayalım mı? Üstelik hem Tahir Efendi hem Ahmed Avni Efendi Mesnevi’yi şerifi şerh etmişlerdir. Ahmed Avni Hoca Efendi üstelik bir de Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin Fususul Hikem’ini de şerh etmeyi başarmıştır.

Onlar; Osmanlı’nın son döneminde medrese ve tekkeden yetişen âlimler ki ilimde de zirveydiler. Hakkıyla Arapça’ya, Farsça’ya vakıftılar ama Batı dillerini de bilirlerdi. Elmalılı Hamdi Efendi kırk beş günde Fransızcanın belini kırmış, altı ayda da tercüme yapacak kadar vukufiyet kazanmıştı. Üstelik Fransızcadan bir de “Metalik ve Mezahib” isimli bir eser tercüme etmiştir. Şimdi Arapça’dan basit bir metni bile irab hatası yapmadan okuyabilen insan bulabilirsek şükrediyoruz.

Sürgünler, hapislikler
yıldıramamıştır onları…
Sürgün… Vatanından, evinden, ailesinden uzak bir diyarda mecburi ikamete tabi tutulmak kimbilir ne acıdır. Said Nursi Hazretleri, Taşkesenli Yusuf Efendi, Seyyid Muhammed Raşid Hazretleri, Seyyid Abdulhakim Arvasi Hazretleri… Hele hele Seyyid Abdulhakim Arvasi Hazretleri sürgünde; Ankara’da vefat eder, dostlarından, talebelerinden uzakta.

Hapis onların ikinci mekânıdır adeta. Onlar; hapishaneyi halvethaneye dönüştürürler. Menemende düzmece bir olay ile kimler tutuklanmaz ki… Nakşilerden Esad Erbili ve oğlu Şeyh Ali Efendi, Halveti Uşşakilerden Abdurrahman Sami Saruhani ve halifesi Bekir Sıdki Visali başta olmak üzere memlekette ne kadar alim ve arif varsa toplanır getirilir Menemen’e… Hatta Necip Fazıl’ın deyimiyle Menemen’in yolunu bilmeyen; Sarıkamışlı bir Hocayı tutarlar getirirler Menemen’e. Şeyh Ali Efendi’yi idam ederler, Esad Erbili Hazretlerini yaşından ötürü idam edemezler ama bir zehirli iğne ile şehid ederler. Abdurrahman Sami Efendi ve Bekir Sıdki Efendiler ise altı ay hapiste tutulduktan sonra beraat ederler. Halveti Uşşaki Şeyhi Abdurrahman Sami Efendi gibi nazenin ruhlu bir Osmanlı Âlimini hapiste tutmak, üstelik yok yere hapiste tutmak ne demektir varın siz düşünün. Abdurrahman Sami Uşşaki Hazretleri Arapça ve Farsça’ya hakimdir, divan edebiyatına vakıf alim ve fazıl bir kişidir. Üstelik kimyagerdir, dersiamlık maaşını şeyhi Şucaeddin Efendiye gönderir kendisi misk imal edip onunla geçinir. Varın işin vahametini siz anlayın…

Bir fırtına eser; haydi bakalım alimleri önüne katar Denizli Hapishanesine… Said Nursi merhumdan Şeyh Şerafeddin Dağistani’ye, Gönenli Hocaefendi’ye kadar herkes zindana atılır. Hangi birini sayayım ki sizlere…

Talebe olmanın,
zor olduğu yıllar
O devirde okumak ve okutmak kadar zor ikinci bir şey yoktur dense sezadır. Mesela Şahin Yılmaz Hoca; İstanbul’da; koca İstanbul’da bir zamanlar ilmin merkezi, başkenti olan İstanbul’da Katrün Neda kitabı bulamaz. Bir arkadaşının kitabını alır; satır satır yazar öyle ilim tahsil eder. Eh ancak böyle bir alim de; gözlerini dünyaya kapadığında üç binden fazla hafızlık icazeti yazar. Hüsrev Hocaefendiyi hasta halinde ziyarete gelen bir dostu; Hocanın sırtındaki pijamanın yamalı olduğunu görünce içi kıyılır, dayanamaz Hocaefendi’ye yardım teklif eder. Kendisi muhtaç durumdayken Hocaefendi müthiş bir teklif yapar: “Bunlara” der ve eliyle talebelerini gösterir: “Tirmizi okutacağız ama kitab alacak paramız yok. Acaba bize on takım Tirmizi alır mısınız?” Siz olsanız almaz mısınız? Hasta yatağında; sırtında pijaması ile melek simalı gençlerin kitabını düşünen bir alime yok denir mi hiç?

O devirde talebe olmak demek sadece kitap yokluğu demek değildir. Talebe olmak demek her şeyden yoksun olmak demektir. Eğer aileniz zengin değilse ve İstanbul’da tek desteğiniz Gönenli Mehmet Efendi ise; o zaman çuvaldan ne çıkarsa razı olacaksınız demektir. O zamanlar İstanbul’daki talebe-i ulumun en büyük destekçisi Gönenli Mehmet Efendi’dir. Hocaefendi; sırtına çuvalı alır; girer Nuru Osmaniye Çarşısına veya Kapalı Çarşıya. Hocaefendi’nin hatırını kıramayan esnafta imkanları nispetinde yardım eder. Kimisi nakit para atar çuvala kimisi malzeme. Osmanlı’nın ilim tahsil usülü unutulmadıysa işte böyle kahramanlıklar sayesinde olur.

Acılarını sinelerine gömmüşler
ama ilme ara vermemişlerdir
Bir gün derste Alasonyalı Hacı Cemal Efendinin talebeleri; hocalarının gözyaşlarına anlam veremezler. Hocaefendi mutad dersi okumaktadır ama gözünden inci gibi yaş taneleri akmaktadır. Dersin sonunda Hocaefendi; “Benim bir kızım vardı. Vefat etti şimdi de O’nu defnetmeye gideceğiz” deyince işin sırrı çözülür. Ebus’ Suud Efendi’nin ilim silsilesinden gelen bir alimi; kızının vefat etmesi bile dersten vazgeçiremez…

Ahıskalı Ali Haydar Efendi; yaşlılıktan dolayı talebe okutamaz olur; işitmesi ağırlaşmıştır zaten. Ama o gece “Kim ilmi gizlerse” hadisini sabaha kadar tekrar eder durur ve sabah olunca eşini doğru talebelerine gönderir; gelsinler der ölene kadar ders okuyacağız… Dört mezhebin müftüsü işte böyle olur!

Silistreli Süleyman Hilmi Efendi; dedik ya bambaşkadır diye. Bir gün Kuduri okuturken şekeri yükselir; burnundan kan boşalır. Talebeler telaşlanır ama Hocaefendi gayet sakindir, cebinden mendilini çıkarır, üzerindeki ve kitabındaki kanları siler ve “Durmayın, vaktimiz yok devam edin okumaya” der…

Arnavut Hüsrev Efendi de son demlerine kadar talebe okutur. Ancak sekiratına yakın talebeleri dayanamazlar hocalarının hallerine ve en azından iyileşen kadar dersleri tatil etmeyi teklif ederler. Hocaefendi; ilmi gizleme hadisinin tehditinden ürperir ve açar ellerini Mevlasına “ Ya Rabbi! Ben bırakmadım dersi. Sen şahitsin. Bunlar bıraktılar”…

Kimi zikredelim ki… Nefsine ağır geldiği için yamalı şalvar giyen Serezli Hasib Efendiyi mi? Geçinemediği için evinde keçi besleyen Kazanlı Aziz Efendiyi mi? Coğrafyanın büyüklüğüne bakarmısınız? Son devrin alimlerinin üzerinde hapis, sürgün, takip vardır, parasızlık vardır bir de memleketlerinin düşman işgaline uğraması vardır. Ali Haydar Efendi Ahıskalıdır, Cemal Efendi Alasonyalı, Esad Dede Selaniklidir, Süleyman Hilmi Efendi Silistreli, Mehmet Akif Kosovalıdır, Ali Yakup Cenkçiler Üsküplü, Aziz Efendi Kazanlı, Şerafettin Efendi Dağistanli, Ali Yekta Efendi Karadağlıdır…

Doğru bildiniz, Onlar Osmanlıydılar. Osmanlının varisleriydi. 622 senelik Devlet-i Aliyyenin hesabı onlardan soruldu. Molla Gürani’nin, Molla Hüsrev’in, Zenbilli Ali Cemali Efendinin, İbni Kemal Paşazade’nin, Ebus’Suud Efendinin hesabı onlardan soruldu.

Onlar ise; alınlarının yüz akı ile bu hesabı verdiler, imtihanlarını başardılar. Ruz-u Mahşerde Livaül Hamdün altında Osmanlının Son Alimleri; pırıl pırıl çehreleri ile Resulu Zişan Efendimizin elini öpecekler… İnşallah şefaat ederler bize…

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ