Taşgetiren: ‘Dünyanın İslam’a; İslam’ın Da Müslümana İhtiyacı Var’

Taşgetiren: ‘Dünyanın İslam’a; İslam’ın Da Müslümana İhtiyacı Var’
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Ümmet ve ümmet şuuru/bilinci üzerine bir söyleşi gerçekleştirmek üzere, İslam Dünyasını yakından tanıyan ve camianın da yakından tanıdığı, İslami hizmetlerin içinden bir isim aradık. Aklımıza ilk gelen isimlerden biri Ahmet Taşgetiren ağabeyimiz idi. Kendisi, yıllardır kardeş dergi Altınoluk’un Genel Yayın Yönetmenliği görevini başarıyla sürdürüyor. Bir yandan da çeşitli dergi ve gazetelerde köşe yazarlığı yapıyor, konferanslar veriyor…

Ümmet; İnsanlığın anası

Gülistan: Kıymetli Hocam, malumunuz, müslümanlar olarak her zamankinden daha çok birlik olmaya, birbirimize sahip çıkmaya, yardımlaşmaya ihtiyaç duyulan zamanlardan geçiyoruz. Bunun kâmil manada gerçekleşebilmesi için müminlerin sağlam bir ümmet anlayışına/bilincine sahip olmaları gerekiyor. Bu vesileyle dergimizin bu sayısında “Ümmet şuuru/bilinci” konusu üzerinde duruyoruz. Bu vesileyle “Ümmet ne demektir? Nasıl bir ümmet olmamız emrediliyor?” diye sorarak söyleşimize başlamak istiyorum.

Ahmet Taşgetiren: Ümmet; İslam’ın bir ıstılahı, terimi; Arapça, “Üm” kökünden türetilmiş bir kelime… “Üm” de anne/ana demek. Yani, ıstılah manasına baktığımızda, İslam’ın bir araya getirdiği müminler topluluğu manasını verilebilir. Ümmet olmanın özelliği, kavim boyutunu aşan, kavimden öte bir inanç birliğini, iman birliğini ihtiva ediyor olmasıdır. Bunu, İslam ümmeti diye tanımlıyoruz. Onun içerisinde Arap var, Acem var. Yani, biz buna “Arap ve Arap olmayan” diyelim; Arap toplumuna geldi ama Cihan Şümul bir din İslam.

Hedefinde bütün insanlığa ulaşmak olan bir inanç manzumesi… Dolayısıyla bu manzume her kavimden, her renkten, her dilden insana ulaşabiliyor. Bir insanlık çerçevesi, bir insan tarifi İslam… Bunun içine her kavimden insan giriyor.

“Ümmet” kelimesi Kur’an-ı Kerim’de geçiyor. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin hadis-i şeriflerinde geçiyor. Kur’an’da “Sizden, hayra çağıran, iyiliği (marufu) buyuran ve münkerden (kötülükten) sakındıran bir ümmet bulunsun…” (Âl-i İmran; 104) diye emredilerek bir çerçeve çiziliyor.

Yani, İslam ümmeti, hayra çağıran bir topluluktur. Hayır ise insanın iyilik olarak düşünebildiği, doğru düzgün olan, insanî olan şeylerin bütününe deniliyor. “İyiliği emretsin” yani, iyi şeyleri insanlara taşısın. Kötülükten sakındırsın. Böyle bir misyon yükleniyor ümmete. Yine, Kur’an’a baktığımızda, “Siz insanlar için(de) çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz” buruluyor. Hayırlı bir ana topluluk. “Ana” kelimesinden türeyen bir kelime olarak adeta, ümmetin insanlığın ana kütlesi olması isteniyor.

İnsanlar için çıkarılmış ana kütlesiniz. Bir tür kılavuz topluluksunuz. Sizin bünyenizden toplumlar doğsun, insanlar doğsun. Böyle bir muhtevası var ümmetin.

Rasulullah Efendimizin hadis-i şeriflerinde de ümmet kelimesi geçiyor. Dolayısıyla burada İslam’ın o evrensel, cihanşümul mahiyetini dikkate almamız gerekiyor. Kavmi aidiyeti aşan bir alaka istiyor İslam Müslüman’dan. İnsan inancıyla, değerleriyle kişiliğini ortaya koyuyor. Rengiyle diliyle ya da kavmi aidiyetiyle değil…

“Şu kavme mensupsunuz öyleyse şereflisiniz, şu kavime mensupsunuz öyleyse şereften yoksunsunuz.” Böyle bir şey söz konusu değil! Çünkü kavmi aidiyet, insanın elinde olan bir şey değil. Onu yaratıcı tayin ediyor. Sizin hangi kavimden, hangi renkten, hangi dil içerisinde olacağınızı Allah tayin ediyor. Elinde olmayan bir şeyden dolayı insanın iftihar etmesi de yerinmesi de sağlıklı değil.

“Şu kavimden geldim ben eyvah!”; “Şu kavimden geldim, en üstünü benim” demek de doğru değil. İnsan hangi değer yargılarının içerisindeyse ona göre değer kazanıyor.

Üstünlük ölçüsü takvadır

Resulullah Efendimiz “Arap’ın, Arap olmayana üstünlüğü yoktur.” Buyurarak, bir anlamda “Üstünlük takvadadır” buyurarak bunun önüne geçmiştir.

Takva, İslam’ın değerlerinin bütünü olarak nitelenebilir. Allah’tan korkmak, Allah’a saygı duymak, Allah’ın hoşnutluğunu kazanamamaktan korkmaktır. Dolayısıyla Allah’ın rızasına kavuşmak arzusu, iştiyakı da diyebiliriz. Bu iş de güzel Müslüman olmakla, İslam’ın hükümlerini güzel yaşamakla mümkün olan bir şeydir. Dolayısıyla İnsanın kalitesi de İslam’ı güzel yaşamakla, takva sahibi olmakla, muttaki olmakla mümkündür. Bu insanlardan bir ümmet oluşuyor.

Resul-i Ekrem Efendimiz, bu ümmet yapısını kendi hayatlarında gerçekleştirdiler. Rasul-i Ekrem Efendimizin etrafında mümin olarak, Müslüman olan Araplar vardı ama Fars asıllı Selman-i Farisi de vardı, Rum diyarından olan Süheyb-i Rumî de vardı, Habeşistan’dan gelen Bilal-i Habeşi de vardı (radıyallahu teâlâ anhum). Rengi siyah olanlar da, rengi beyaz olanlar da, esmer olanlar da vardı.

Resul-i Ekrem Efendimiz, bunlar arasında herhangi bir ayrımda bulunmadı. Mesela, Arap münkirler, inkârcılar da vardı. Bunların yanında Müslüman olan Habeşistan’lı Bilal radıyallahu anhu Rasul-i Ekrem Efendimizin yanında çok özel bir değer taşıdı. Akrabalığı da aşan bir yakınlık vardı. Rasulullah Efendimizin akrabaları arasında Ebu Cehil gibi inkarcılar da vardı. Akrabalar arasındaki alakayı da aşan bir bağdır İslam ile gelen bağ.

Gurup, kavim benliğini terk edelim

Gülistan: “Hocam Selman-ı Farisi radıyallahu anhu, Süheyb-i Rumi gibi farklı milletlerden olan kimseler bir araya gelerek bir ümmet oldular” dediniz. Peki, günümüzde müminler neden bir araya gelip İslam dünyasında yaşanan sorunlar için proje ve çözüm üretemiyor? Neden onlarca parçaya bölünmüşçesine birlik olamıyorlar? Müslümanların,  birlik olup vahdeti gerçekleştirmesini engelleyen saikler nelerdir?

Ahmet Taşgetiren: Şöyle diyebiliriz. İnsanın bir nefsi, egosu var, benliği var. Yani; “Ben” diyen, insanın nefsini öne çıkaran, onu kutsayan, onu tebcil eden ve onu tebcil ederken, başkasını daha alt kademelerde gören bir özelliği var insanın.

Aynı özellik, zaman zaman kavimlerde de guruplarda da olabiliyor. Onlar kendi kavmiyetlerini, bir tür nefis haline getiriyorlar ve kavimleri adına “Ben” demeye, “Ene” demeye başlıyorlar. Bir tür “kavmî ben” oluşuyor. Ben bunu, sadece kavimler açısından da düşünmüyorum. Bazen İslami guruplar da, egolarını öne çıkarabiliyor, “Biz yaptık, biz ettik”, “Bu işler biz olmazsak olmaz”, “Biz herkesten iyiyiz” ve benzeri gibi düşüncelere kapılabiliyorlar.

Oysa aslında hepimiz ferd olarak da, topluluklar olarak da kavimler olarak da Allah’ın huzurundayız, Allah için çalışıyor, Allah için gayret ediyoruz…

İşte; “… Allah nezdinde sizin en mükerrem olanınız, kerem sahibi olanınız, iyi olanınız, kaliteli olanınız, sizin en muttaki olanınızdır.” (Hucarât; 13) Buyuruluyor. Ölçü bu ayettir! Muttaki olanınız; Allah’a yakın olanınız, Allah’ın rızasını gözeteninizdir. Hepimizin Allah’ın huzurunda olduğumuzu bilmemiz lazım. O’nun hoşnutluğunu kazanma yarışı içinde, hayırlarda yarış içerisinde olmamız lazım. Yani “egolar, eneler, kendini beğenmeler” bunlar aslında İslam’ın hoş bakmadığı şeylerdir. Rasul-i Ekrem Efendimizin insanın kurtulmasını gerektiğini söylediği hasletler, özellikler içerisindedir ucub gibi, kibir gibi şeyler…

Ene’den kibire varılıyor. Oysa kibir insana yakışmaz, Kibriya yalnız Allah-u Teâlâ’ya mahsustur. İnsan kibirden kaçınacak!

Kur’an’da; “… Kibirli kibirli (şımarıklık taslayarak) yürüme! Zira ne kadar kibirlenirsen kibirlen, ne yeri yarabilirsin ne de dağların boyuna erişebilirsin!” Buyruluyor. (İsrâ; 37-38) Böylesi davranışların hepsi kötü olup Rabbinin nazarında hoş görülmeyen şeylerdir.

Ferd olarak kibirden, kendimizi beğenmekten, kendimizi övmekten uzak durmalıyız. Aynı şekilde, İslamî hizmet gurupları olarak da kavmî aidiyet olarak da “Ben, ben! Ene…” demekten uzak durmalıyız. İşte böyle yapmadığımız için ümmet olarak birlik olamıyoruz.

Kavmin şerefi de izzeti de Allah’a yakınlığı ile bağlantılıdır. İnsanın tek olarak izzeti de Allah’a yakınlığı ile bağlantılıdır.

Aynı şekilde herhangi bir hizmet grubunun, İslami cemaatin izzeti de bana göre Allah’ın davasına, O’nun dinine ne kadar yakın olduğu ile O’na hizmetinin ne ölçüde olduğuyla bağlantılıdır. Onu da insanların bilmesi gerekmiyor. Onu da hizmeti sunduğumuz Yaratan’ın bilmesi gerekiyor. Çünkü hesabı görecek olan O’dur. İnsanların madalyası çok da bir şey ifade etmiyor.

Bir araya gelemeyişimizin bir diğer sebebi olarak, İslam ümmeti üzerinde kavmiyet bilincinin, şuurunun (ırkçılığın, kavmiyetçiliğin) harekete geçmesi için özel olarak çalışılmasını gösterebiliriz. Bu İslam’a göre bir cahiliye yönelişidir, cahiliye bağlanışıdır. Cahiliye Arap’ında Arapçılık, Arap kavmiyetçiliği vardı. Fakat Rasul-i Ekrem Efendimiz onu terbiye etti. Onun için, o dönemde “Arap’ın Arap olmayana üstünlüğü yoktur.” gibi bir hükmü koymak, o zaman İslam’ın getirdiği, Rasul-i Ekrem Efendimizin insanlık adına getirdiği bir inkılâbtır. Köklü bir dönüşümdür. O özelliği ortadan kaldırmıştır İslam.

Ama zaman içerisinde işte, İslam toplumlarında ümmet bütünlüğünü parçalayabilmek için özel olarak çalışılmıştır. Çünkü onu parçalarsanız ümmet bütünlüğünde bir zaaf oluşturuyorsunuz. Birbirleri ile kenetlenmiş bir duvar gibi olan İslam ümmetini, dağıtmış oluyorsunuz. O zaman hükmetmeye hazır bir topluluk oluşuyor. Onun için çalışılmış, zihinler darmadağın edilmiştir. Bunun sonucu olarak da İslam ümmetinde paramparçalığın ortaya çıkarıldığı bir sömürülme durumu, kullanılma durumu, İslam topraklarının istilası durumu ortaya çıkmıştır.

Gülistan: Küfür cephelerinin, yüzyıllar öncesine dayanan planlar yaptıklarından bahsediliyor. Siz de Ümmetin ayrılıp parçalanması için bazı unsurlar üzerinden özel çalışma yapıldığından bahsettiniz. İslam ümmetinin birlik olamamasında İslam düşmanı şer odaklarının ve küfür cephelerinin ne kadar etkisi vardır? İslam âlemi, etkilenmemek için bunlara karşı ne gibi tedbirler almalıdır?

Ahmet Taşgetiren: Şimdi bakın; bu çalışmalar her zaman olmuştur. Rasul-i Ekrem Efendimiz zamanında da Medine’de, biliyorsunuz iki kabile vardı; Evs kabilesi ve Hazrec kabilesi. Medine’nin iki yerli kabilesi… Bunlar geçmişte birbiri ile yıllarca savaşmışlar. Birbirlerinden çok insan öldürmüşler. ‘Buas Harbi’ deniyor…

Şimdi, Resul-i Ekrem Efendimiz geliyor, Medine’ye İslam’ı getiriyor. Nasıl Ensar ve Muhaciri kardeş yapmışsa aynı şekilde Evs ve Hazrec kabilelerini de birbirleriyle kardeş yapıyor. Aynı iman potasına girdiğinizde kardeş oluyorsunuz. Ama bu kardeşlikten, Medine’nin halkından mesela Yahudiler var; onlar rahatsız oluyorlar ve Evs ve Hazrec kabilelilerini yeniden birbirlerine düşürebilmek için diyorlar ki “Yahu Buas’ta siz çarpışmıştınız, bak o zaman Evs ne yapmıştı? Kaç tane Hazrecli’yi öldürmüştü.” Gidiyor Evsli’ye bunu söylüyor. Hazrecli’ye gidiyor, “Evslilerle sizin, Buas gününden kalma bir hesabınız yok mu?” diyor. Böyle atışmalar olurken, yani neredeyse birbirlerine silah çekecek hale geliyorlar.

Bundan Peygamberimizin haberi oluyor ve geliyor onları uyarıyor ve yeniden “Siz mümin oldunuz.” Diyor. “Buas’ı unutun, cahiliye dönemi kavgalarını unutun.” Diyor.

Ümmeti birbirine kırdırmak için…

Simdi, çalışırlar, bakın onlar çalışırlar! Çünkü herkesin bildiği “Böl ve yönet” diye bir strateji bilgisi vardır. Düşman bildiğiniz yapıyı parçalayacaksınız, böleceksiniz, birbirine düşüreceksiniz. O zaman onlar birbirleri ile boğuşurlarken, siz kendinize uygun alan bulmuş olursunuz. İslam toplumları üzerinde de böyle çalışılmıştır. Demin de söyledim, kavmiyet asabiyetinin gelişmesi için çabalar sarf edilmiştir. Arap’la Türk, Türkle Kürt, Kürtle Arap, Türk’le İranlı birbirleriyle boğuşsunlar diye…

Çünkü biz, birbirimizle mücadele edersek kuvvetten düşeriz. Kuran’da “Allah’a ve Resulüne itaat edin; birbirinizle çekişmeyin; sonra içinize korku düşer de (size heybet veren) rüzgârınız (kuvvetiniz) gider; o hâlde sabredin! Şüphesiz ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl; 46) Buyuruluyor.

Fırka fırka haline gelirseniz, ihtilafa düşerseniz zaafa uğrarsınız ve rüzgârınız gider, diyor Allah Teâlâ. “Rüzgârınız gider” ifadesini, Elmalılı Hamdi rahmetullahi aleyhi merhum, “Devletiniz gider” diye anlamış. Gücünüz, kuvvetiniz, heyecanınız, şevkiniz gider; bir başkasını etkileyemez hale gelirsiniz. Çünkü kendi içinizde zaafa düşersiniz! “Çok olursunuz ama” diyor, Peygamber Efendimiz aleyhissalatu vesselam değil mi? Bir hadis-i şeriflerinde, “Bir selin önündeki, çerçöp gibi olursunuz. Saman çöpüne dönersiniz, içinize ‘vehn’ düşer” diyor. Birisi: ‘Vehn nedir? Ya Rasûlullah’ diye sorunca: ‘Vehn, dünyayı (fazlaca) sevmek ve ölümü kötü görmektir.” (Ebu Davud, Ahmed b. Hanbel) buyuruyor.

“Vehn düşer” bir bakıma zaaf düşer içinize. Ayet-i kerimede de “Rüzgârınız gider” buyuruyor Allah Teâlâ; kuvvetiniz gider. Devletiniz gider. Ne oldu İslam dünyası? Şimdi, açık veya örtülü sömürge statüsü yaşıyor maalesef. Gelen vuruyor giden vuruyor. Biz hep zaafları konuşuyoruz, acıları konuşuyoruz değil mi? Şu İslam ülkesi bugün kanıyor, şu İslam ülkesi bugün yanıyor! Bazen İslam ülkeleri birbirleri ile uğraşıyorlar, değil mi? Sınırları paylaşamıyoruz, bir şeyleri paylaşamıyoruz…

Bunlar hep üzerimizde çalışılmışlığın, düşman bir takım odakların İslam coğrafyası ve İslam toplumları üzerinde çalışmış olmalarının sonucudur. Bunun farkına varmamız, kendi yaralarımızı sarmamız lazım. İşimize bakmamız lazım. Rabbimizle ilişkimize bakmamız lazım. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemle ilişkimize bakmamız lazım…

Ben hep söylerim. Tavaf ederken Kabe’yi, sağımıza solumuza bakıp bunlar hangi kavimden, “Ben bundan şerefliyim” vs. diyor muyuz? Demiyoruz değil mi? Yarın ahirette Rasul-i Ekrem efendimizin sancağı altında buluşurken “Arap olmasın, İran’lı olmasın, Türk olmasın!” gibi şeyler söyleyecek miyiz? Söylemeyeceğiz…

Rasulullah Efendimiz elini uzattığında, “Elini Araplar tuttu, ben tutmayım. Kürtler tuttu, Türkler tuttu, ben tutmayım.” Der miyiz? Demeyiz. Onun için kafalarımızı netleştirmemiz lazım. Hakikaten Müslümanlığımızı güzel anlamamız lazım. Rabbimiz ile ilişkimizi, Rasul-i Ekrem Efendimizle ilişkimizi güzel anlamamız lazım. Müminlerin birbiri ile kardeş olduğunu. Değil mi? Kardeş olduğumuz bilincini yüreğimize yerleştirmemiz lazım.

Belki bugün üzerinde durup düşünmemiz gereken en önemli mesele bu… Yoksa kanıyor İslam dünyası…

Gülistan: Peki hocam, bu noktada Ümmet şuurunun/bilincinin Müslüman bireylere yüklediği sorumlulukları netleştirmemiz gerekirse neler söylenilebilir?

Ahmet Taşgetiren: Sorumluluk denilince önce içimizi bir başka Müslümana karşı, dışlamaktan arındırmamız lazım. Bir bu! Bu sorumluluk… Falancayı yargılayamayız. Bakıp “Hımm! Bu Arap mı, bu Kürt mü, bu Türk mü, şu mu?”

Biliyorsunuz, Allah-u Zülcelal, ayet-i kerime de buyuruyor: “… İnsanları arkadan çekiştirip kaş göz hareketleriyle alay edenlerin (hümeze ve lümezenin) vay haline!” (Hümeze; 1) Kaş göz işareti yapanı bile kınıyor Allah-u Zülcelâl. Bir başkasını kaş göz işaretiyle yargılıyorsun, dışlıyorsun, alaya alıyorsun; “Ondan adam çıkmaz” diyorsun. Böyle bir hakkımız yok! Bu, amel defterimize eksi olarak geçecek ve ahirette önümüze çıkacak…

Onun için bir başka mümine, herhangi bir mümin guruba, mümin kavme yönelik olumsuz yargılamalardan kesinlikle kaçınmamız gerekiyor! Bunun büyük vebali var…

Tek kişiyi yargılarsak, tek kişiyle bir hesabımız oluşur. Bir topluluğu, bir gurubu yargılarsak, “Ya Araplar mı? Onlardan adam çıkmaz.” Böyle dediniz. Bütün Araplarla bir hak-hukuk hesabı çıkıyor önümüze. “Falanca İslami topluluk mu? Onlardan bir şey olmaz!” Dediniz mesela… O zaman, o İslami topluluğun tamamıyla bir hak-hukuk hesabı çıkıyor önümüze.

Gıybet! Ferdî de gıybet edersiniz, bir gurubu da gıybet edersiniz. Gıybet, kardeşini öldürmek ve o ölmüş kardeşinizin etini ağzınızda çiğnemek anlamına geliyor. “Bak tiksindiniz” diyor Allah Teâlâ.

Ondan sonra sevmek… Değil mi? Kardeş bilmek… Hayrını dilemek, arındırmak onu; “İki el gibidir birbirini arındıran…” Arındırmak; görüyorsak kusur, elimizden geliyorsa arındırmak… Dua etmek… (Kuran’da buyuruluyor) “Rabbimiz bir başka mü’mine karşı kalbimizde bir kin bir öfke bırakma…” (Haşr, 10)

Kardeşlik hukukunu mutlaka öğrenmeliyiz!

Dua etmek, kalbimize bakmak… Kardeşlik hukukunu asla ihlal etmemek… Onun için kardeşlik hukukunu iyi okumak, iyi öğrenmek gerekiyor. Bu çok önemli bir hukuk alanıdır. Bunu bilmiyorsak ki önemli ölçüde bilmiyoruz; öğrenmemiz gerekiyor ve onu kişilik değeri haline getirmemiz gerekiyor!

Dilimize çok hâkim değiliz. Gözümüze kulağımıza çok hâkim değiliz. Müminler arası ilişkilerde bunlarda genelde ihmal oluyor. Çok kolay yargılıyoruz. Çok kolay gıybet ediyoruz. Onun için mümin kardeşliği terbiyesini oturtmamız gerekiyor. Bunu, gerek bireysel ilişkilerde, gerekse bütün bir kavme, hizmet guruplarına yönelik ilişkilerde bu hassasiyeti dile getirmemiz gerekir.

Bu bir terbiye işi, sadece bilgi işi değil! Bilirsiniz ama onu kişilik haline getirmemişsiniz, demektir. Bir terbiye işidir aynı zamanda. Bir gıybet terbiyesi mesela; gıybetten kaçınma terbiyesi… Kibirden kaçınma, ucuptan, kendini beğenmekten, yalandan kaçınma terbiyesi… Bunların hepsinin, adeta kişiliğimizde refleks haline gelmesi lazım.

Gülistan: Kıymetli Ahmet Hocam, Yeryüzünde iki milyara yakın müslüman olduğu söyleniliyor. Mısır’dan Arakan’a, Özbekistan’dan Doğu Türkistan’a, Irak’tan Keşmire, Patani’den yanıbaşımızdaki Suriye’ye kadar bir zulüm var. Müslümanlar esaret altında feryat ediyorlar. Bu noktada Müslümanlar olarak oradaki kardeşlerimizle alakalı ne gibi faaliyetler yapabiliriz? Müslümanlar olarak nasıl tepki koyabiliriz? Şunu da beraber sormak istiyorum: Zulme uğrayan, katledilen kardeşlerimiz için, sadece şehir meydanlarında düzenlenen mitinglere katılmak yada sosyal medyada birkaç kınama metni yayınlamak tek başına ne kadar yeterlidir?

Ahmet Taşgetiren: Miting yapmak olsun, facebook gibi sosyal ortamlarda tepki koymak olsun; acısını öyle dile getiren insanlarımız da var. Belki o insanlar daha fazlasını da yapıyorlardır. Bunları yapmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Orada yaşayan insanlar adına bir çığlık atmak; diyelim ki insanlar ağlıyor, boş değil! Meydanlara çıkanlar çığlık atıyor, boş değil! Ama yeterli mi, diye sorarsanız, evet; yeterli olmuyor.

Yeterli değil ki zulümler devam ediyor. Filistin’de, işte Suriye’de, Mısır’da, Arakan’da, Doğu Türkistan’da, Hindistan’da, Pakistan’da ve diğer yerlerde zulüm devam ediyor.

‘Yeniden toparlanacak gücümüz var’

Bizim, İslam dünyası olarak yeniden kendimize bakmamız lazım. Müslümanlar olarak izzeti yeniden kuşanmak için, yeniden bir gayretin içine girmemiz lazım.

Yüzyıl önce, I. Dünya savaşı sonrasında biz bir büyük devleti kaybettik. İslam coğrafyası, örtülü/açık sömürge statüsü içine girdi. Şimdi, yeniden oradan çıkmaya çalışıyoruz ve Müslüman’a yakışan bir izzet vasatına ulaşmaya çalışıyoruz. Bütün İslam toplumlarında çabalar var.

İslam toplumlarını bu hale getiren bir takım güç odakları da bu halin sürmesi için çalışmalara devam ediyorlar. Her bir Müslümanın bunun farkına varması, ondan sonra biz böyle olmamalıyız demeye, itiraz etmeye başlaması, kendini bulmaya başlaması, bir başka Müslümanı aramaya başlaması, kalben onu sevmeye başlaması gerekiyor. Bütün bunlar, merhale merhale yeni bir oluşum anlamına geliyor.

Ben ümitsiz değilim. Acılarımız var ama bizim yeniden derlenip toparlanacak gücümüz de var. Ben şöyle derim; “Dünyanın İslam’a ihtiyacı var; İslam’ın da Müslüman’a ihtiyacı var!”

Şimdi, bir buçuk milyarlık bir İslam nüfusundan söz ediyoruz. Onun içinin, dolu dolu hale gelmesi, onun özgül ağırlığının artması, her bir Müslümanın veya bir buçuk milyarlık İslam Ümmeti topluluğunun oluşması…

Bunlar hayal mi? Hayır, hayal değil! Geçmişte olmuştur, yine olacaktır. Buna hem ferd olarak gayret etmemiz lazım hem de fertlerin oluşturduğu büyük İslam topluluğu olarak… Ondan sonra da Rabbimize dua etmemiz lazım.

Gülistan: Kaliteli bir Müslüman olmaktan bahsediyorsunuz? Peki, genç veya orta yaşlı bir müslüman, ümmet için, ümmete faydalı olmak için, kendisini yetiştirmek/geliştirmek istese neler yapmalıdır?

Ahmet Taşgetiren: Her yaşın, her cinsin kendine göre üstlenebileceği sorumluluklar var. Yani, özgül ağırlığı arttırılmış insandan bahsediyorum. Bir buçuk milyarlık İslam dünyası ve ferd olarak da Müslümanın kendi iç dokusunu, İslam’ın aradığı seviyeye, kaliteye getirmesinden söz ediyorum. Emek verilmesi gereken her birimiz, yani burada ben oldum bittim, başkası yapsın demek de istemiyorum. Önce kendimden başlayarak, her Müslümanın, her insanımızın içinin dolu olması gerektiğini söylüyorum.

Yetişmiş insan üzerine,  İslam’ın insan sermayesi, bunun kalitesi üzerine uzun uzun konuşabiliriz ama yani ilk İslam nesline layık; hem onun gönül kıvamında hem onun dünyevi güç performansında, tarihte de bu anlamda büyük İslam toplumları olmuştur. Bunun gerçekleşmesi için çaba göstermemiz lazım…

Gülistan: Hocam, söyleşi talebimizi geri çevirmeyerek bize vakit ayırdınız. Dergimiz ve okurlarımız adına bu güzel sohbet için teşekkür ederim.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ