Ümmetin Fitnelerle İmtihanı

Ümmetin Fitnelerle İmtihanı
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Ne olacak bu işin sonu?

Temiz yüzlü delikanlılar, sakallı ağabeyler, üzerlerine Rabia işaretli tişörtler giymiş çocuklar meydanı doldurmuş. Çoğu tesettürlü ve bazıları ise henüz tesettürlü olmasa da Müslüman olduğunun şuurunda olan hanımlar, daha çok meydanı saran parklarda bir araya toplanıp gruplaşmışlar.

Saraçhane Meydanı, Rabiatü’l  Adeviyye Meydanı ile ‘kardeş meydan’ ilan edildiğinden beri, her akşam namazdan sonra başlıyor dua ve destek nöbeti… Yatsı namazının hep birlikte eda edilmesini müteakip, kunut duasında eller açılıyor; Suriye’deki, Mısır’daki ve bütün İslam coğrafyasındaki Müslümanlar için dua ediliyor. Duaya, namaza durmak için meydanda yer bulamayıp kenarlarda birikenler de el açıp “Âmin!” diyerek katılıyor.

Dua bitince vakit geç oldu diye, evimize dönüyoruz. Dönerken, cadde boyunca Suriye’den ülkemize sığınmış kardeşlerimizle karşılaşıyoruz… Kimisi alışveriş yapıyor kimisi yemek yiyor. Onlar maddi durumu iyi olan aileler olmalı ki, burada ihtiyaçlarını karşılayabiliyorlar. Ancak Suriye’yi terk etmek zorunda kalanlar arasında, maddi yönden durumu iyi olmayanlar da çok. Onlardan bir kısmına devlet kucak açarken, bir kısmına da bazı vakıflar yardım ediyor. Ailesinin erkekleri şehit düşmüş, dul ve yetim kalmış Suriyeli kardeşlerimize, ayni ve nakdi yardım toplamak için seferber olan birçok kardeşimiz var.

Ümmetin hali içler acısı… Sadece akıl gözüyle bakanları umutsuzluğa düşürecek bir manzara…

Zaten yoksul, sömürülmüş, sindirilmiş ve cahil bırakılmış bir halk topluluğu bir de böyle çetin imtihanlardan geçiyor.

İnsan ister istemez soruyor: Ne olacak bu işin sonu? …

Öte yandan, gönül gözüyle bakınca, şer gibi görünen şeylerde bazen bizim aklımıza gelmeyen hayırlar olabileceğini de kabul ediyoruz. Belki bu olup bitenlerde de bilmediğimiz hayırlar var.

En azından gönüllerimizden batılın sevgisi sökülüp atılması için, Müslümanların hiçbir zaman kâfirlerin merhamet ve adaletine bel bağlamaması, onlardan umudunu kesip birbirine sahip çıkmayı öğrenmesi için birer ders mahiyetinde bütün bu olanlar.

Eskiden haberimiz bile olmazdı

Dünya medyası söz konusu olduğunda ise ölenler balina veya kelaynak kuşu olsa bundan daha fazla ilgi gösterilirdi. Hepimiz artık bunu çok iyi biliyoruz. Bunu Bosna’da, Srebrenitsa’da olanlardan dolayı biliyorduk. Ondan önce Hama’da, Halepçe’de olanlar da farklı değildi. Hindistan Keşmir’den, Doğu Türkistan’dan Kuzey Afrika’ya kadar bütün bir İslam coğrafyası, yıllardır Müslüman kanına boyanıyor. Ölenlerin adı, sanı değil sayıları bile unutuluyor.

Yakın zamana kadar, bu cinayetlerden doğru düzgün haber bile alamıyorduk. Çünkü medya gücü tamamen egemen güçlerin elindeydi. Toplumun çok küçük bir kısmı, hususi gayretlerle çıkarılan İslami neşriyat sayesinde bir şeyler okuyup haberdar oluyordu. Halkın geniş kesimi, sadece resmi haber bültenlerini dinliyordu. Bu sebeple de ölenlerin sadece ve sadece Ümmet-i Muhammed’in bir ferdi oldukları için öldürüldüklerini anlamıyorlardı. Haber bültenleri ve egemen medya, onlardan “köktenci, aşırılıkçı” ve benzeri adlar takarak bahsediyor, böylece ötekileştiriyordu.

İnsanoğlu bir kere bir kesimi ötekileştirmeye görsün, hemen acılara duyarsızlaşıverir. Ortada apaçık bir cinayet vardır ama o sadece kimliğe, şekil şemaile, aidiyete bakar. Hâlbuki öldürülen kim olursa olsun, öldürülüşü haksız ise, zalimceyse, mağdurlar arasında kadın ve çocuklar gibi masumlar bulunuyorsa kim olduğuna asla bakılmaz. Velev ki Müslüman bile olmasa…

Nitekim bizim ecdadımız İspanya’da Latinlerin katliamından kaçan Müslümanlara nasıl yardım ettiyse Yahudilere de etmedi mi? Hele bir de Müslüman kardeşlerimiz, kendi yurtlarında zulme uğruyor ve katlediliyorsa buna nasıl sessiz kalabilirdik? Ne yazık ki kaldık… Ta ki Bosna katliamına kadar.

Bosnalıya acımayan Batı, sana mı acıyacak?

Öyle zannediyorum ki, Bosna’da yaşananlar ve batının Müslüman katline duyarsız kalması, hatta Birleşmiş Milletlerin garantörlüğü altındaki Serebrenitsa’da silahsızlandırılan Müslümanların toplu katliamına, Sırplar işlerini bitirene dek bekçilik etmesi, bardağı taşıran son damla oldu.

Bosna halkı, Ortadoğulu veya Afrikalı değildi. Kadınları, bizim gözümüzde “radikal”leştirilen Afgan kadınları gibi Burka giymiyordu, erkekleri sırtlarında kaleşnikofla gezmiyordu. Takım elbise giyen, mavi gözlü, beyaz tenli Avrupalı Müslümanlar da katlediliyordu ve dünya aldırış etmiyordu!

Herhalde Türkiye halkının gözünü açan bu oldu. Avrupa Birliği’nin kapısında yıllardır bekletildiğini unutup kendisini de Avrupalı zanneden halkımız, o zaman anladı Avrupalıların kendisine nasıl baktığını… Bosnalıya bunu reva gören Türkiyeliye acıyacak mıydı?

Her halde ondan sonra hatırladı, Sevr planıyla yurdunun nasıl paylaşılmak istendiğini… Lozan’da neler olup bittiğini… Hala üzerinde oynanan oyunları, memleketinde nasıl iç savaşlar çıkarılmak istendiğini, seçtiği iktidarlara defalarca darbeler yapıldığını, ondan sonra görmeye başladı…

Sonrasında, internet ve sosyal paylaşım imkânları ile birlikte, artık iletişim ve haberleşme tekeli kırıldı. Artık dünyanın bir yerinde cinayet işlendiği vakit, bunu bir çocuk bile cep telefonuyla çekip internetten bütün dünyanın gözü önüne serebiliyordu. Hadiselerin resmi haber ajanslarının ve egemen medya kuruluşlarının gösterdiğinden farklı bir iç yüzü olduğunu öğrenmek de mümkündü artık.

Şimdi gerek İstanbul’da gerek Anadolu şehirlerinde, Saraçhane gibi yüzlerce meydanda, Müslümanlar bir araya gelip pankartlar açıyor, beraberce sloganlar atıyor, ilahiler söylüyor. Görmezden gelen medyaya inat, birçok televizyon kanalımız canlı yayınla bütün ülkeye ve hatta dünyaya duyuruyor etkinlikleri.

Müslümanların çeliklenme dönemi

Açıkça görülüyor ki, zalimler vurdukça Müslümanlar birleşiyor. Sömürgeciler İslam ülkelerini daha da bölmek için elinden geleni yapıyor ama ulus devletlerin haritaları parçalandıkça ümmeti birbirinden koparan sahte aidiyetler de sorgulanmaya başlıyor.

Belki şu an yolun henüz başındayız. Henüz önümüzde aşılacak çok yol var. Aramıza saçılan fitneler hala bizi, birbirimizi ötekileştirmemiz için iğfal etmeye çalışıyor. İmtihanların biri bitse bir diğeri başlıyor. Etnik ve mezhebi fırkalaşma, Batıcı (Ulusçu) – İslamcı (Ümmetçi) kamplaşmaları, iç karışıklıkların fitilini ateşliyor.

Bu ortamda Müslümanlara, şiddete başvurma noktasında daha çekingen olmak düşüyor. Çünkü Müslümanları bir tehdit gibi göstermek isteyenler, gelecekte Müslümanlara yapılacak zulümlere meşruiyet kılıfı hazırlayanlar, bu “Allah-u Ekber” deyip ateş eden sakallı adam görüntülerini istismar ediyorlar.

Bu sebeple, Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın, risalet vazifesinin on üç yıllık Mekke devrinde, sabırla mazlumiyeti sineye çektiğini, hicreti ve dünyevi fedakârlıkları yüklendiğini unutmamak gerekiyor. On yıl gibi kısa zamanda İslam devletinin temellerini yükseltmesinin temelinde de iradesi ve azmi uzun bir sabırla çeliklenen, seçkin bir kadroyla yola çıkmış olmasının katkısı var.

Şu anda da Müslümanların çeliklenme dönemidir. İmtihan ateşlerinde yanıp zulüm çekiçleri ile dövüle dövüle çelikleneceğiz…

Üzerimize yağan belaları şifa bilip dünya sevgisi hastalığımızı onunla tedavi edeceğiz. Bugün, belaya maruz kalan kardeşlerimize yardım etmek için ekmeğimizi bölüşeceğiz, yarın ise belki bundan daha fazlasını yapacağız.

İnsan düşünmeden edemiyor, “Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de şehit edilen yüz binlerce Müslüman, ardından milyonlarca yetim bıraktı. Bunların günahı neydi? Ne olacak onlara?” diye.

Bunlar yoksul, mahrum, fakir ve acılı bir şekilde yetişecekler. Yetimliğin mahzunluğunu, başka memleketlere sürülmüş olmanın garipliğini hissedecekler.

Sonra Peygamberler tarihini düşününce, Hz. Musa aleyhisselamdan evvel binlerce erkek bebeğin firavun tarafından katledildiğini hatırlayınca, insanın umudu tazeleniyor. O zulümler, Hz. Musa’nın doğumuna ve kavmini Mısır’dan çıkarmasına mani oldu mu? Aksine belki onların gönlünde Firavun’un nefretini pekiştirdi, Mısırdan soğumalarını ve manevi bir baba hükmünde olan peygamberlerine daha sıkı bağlanarak, onunla beraber bu diyarı terk etmelerini sağladı.

Kim bilir, bu olup bitenlerde de Allah-u Zülcelal’in nasıl bir hesabı vardır? Bir zamanlar bir Allah dostunun yanında Tek Parti devrindeki yokluklar, karne ile ekmek alınan günler konuşuluyormuş. O mübarek zat ise “Allah bu halkı, fakirlik sayesinde dinsizleşmekten korudu.” Diyerek, hadiselerin gizli hikmetini açıklamış.

Bizler bu dünyanın düzenli ve konforlu olmasını severiz. Halbuki konfor sadece zevk düşkünlüğünü körükler, düzen de mekanikleşmeye ve duyarsızlığa sebep olur. Buna mukabil, zorlu şartlar ve mahrumiyetler, bazı risklerin göze alınmasını, çalışmayı ve kabiliyetlerin geliştirilmesini mecbur eder. Hatta bilinenden farklı çözüm yollarının bulunmasını mecbur eder, kahramanların, münevverlerin ve dâhilerin yetişmesini sağlar.

Ziraatçılar iyi mahsül almak için ağaçların gereksiz dallarını budar, ağacın gövdesinde yarık açar, aşı vururlar. Seyisler, atların ince belli ve çevik olması için aç bırakır, kamçılar ve dayanıklılığını artıracak kadar uzun koşulara çıkarırlar. Bu ve bunun gibi hoşa gitmeyen ameliyelerle terbiye edilenler, sıradanlıktan kurtulup üstün ve yüksek kaliteli hale gelirler.

Ümmetin fitnelerle imtihanı

Bugün İslam âlemine bakanlar, belki sadece zavallılık ve karmaşa görüyor. Ama kalp gözüyle bakanlar, sünnetullahı bilenler, muhakkak bambaşka şeyler görüyorlar.

Bir de şunu görüyorlar, Allah azze ve celle, Ümmet-i Muhammed için takdir ettiği şeyleri muhakkak yerine getirecek. Asıl önemlisi, biz kendi kulluk hayatımızda üzerimize düşeni yapacak mıyız?

Bu hadiseler, ezelde yazılmış bir senaryo ve bu arada bizim şahsi imtihanımıza zemin teşkil eden bir arka plan oluşturuyor. Ya biz kendi hikâyemizin başrolünde, elimize geçen hizmet ve fedakârlık fırsatlarını yeterince değerlendiriyor muyuz? Asıl görmemiz gereken bu.

Hepimiz imtihandayız. Ümmetin yeniden birleşeceğine, yeniden belirleyici bir güç olabileceğine inanmak hususunda… Üzerimize düşeni yaparsak Allah’ın yardımının yetişeceğine inanmak hususunda… Kalplerin onun yed-i kudretinde olduğuna, O isterse zalimlerin kalplerine korku düşüp birliklerinin parçalanacağına, mustaz’afları galip getirmek isterse, istediği anda müminlerin kalplerini te’lif edebileceğine inanmak hususunda, durmadan imtihana çekileceğiz…

Bize düşen inanmak ve netice için Allah’a tevekkül etmek…

Bu yolda elbette zorlu imtihanlardan geçeceğiz. Bazıları bize gülecek, alay edecek. “Bu çağda bu kafa” diyecek. Ümmetten bazılarının cahilliklerini, ifratlarını ve hatalarını gösterip, “Bunlar mı senin kardeşin? Bunlara mı güveniyorsun da dünyaya kafa tutuyorsun?” diye maneviyatımızı bozmak isteyecek.

Bazıları da içerden yıkmak isteyecek. Aramıza dedikodular, vesveseler, suret-i haktan görünen fitneler serpiştirecek. Birbirimize karşı müşfik, kâfirlere karşı şiddetli olmamızı emreden ayetin (Fetih, 29) tam zıddına; kafiri hoş görmemizi, kardeşimizin kusurunu araştırmamızı telkin edenler olacak.

Bu imtihan harmanında silkelene silkelene eleneceğiz, kalite kalite seçilip ayrılacağız. Zaten dünya hayatının yaratılış gayesi de bu değil mi? İçimizdeki ihlas sahibi kullar apaçık bir şekilde anlaşılana kadar fitne ateşinden geçeceğiz.

Kalb-i selim sahibi kişiler, yani kalbi her türlü fitneden salim olmuş, temiz kalpli kişiler, bu silkelenişlerden sadece ve sadece hayır görecek. Çünkü maruz kaldıkları her imtihandan kazançlarla çıkacaklar.

Ne kadar fedakârlık yaparlarsa o kadar köklenecek imanları. Çektikleri acılar kadar dereceleri yükselecek. Karakterleri sağlamlaşacak, azimleri bilenecek, ahlakları olgunlaşacak. Sonunda, Allah’ın vaadine kavuştukları zaman, yerdeki ve göklerdeki kullar, onların sadakatine şahadet edecek.

En önemlisi de Rableri, onları kendi katındaki yüce makamlara kabul ettiği vakit, bütün bu çetin imtihanlara değdiğini anlayacaklar.

Allah bizleri, en ufak bir silkelenmede, kalburun altına düşenlerden olmaktan korusun, kordan bir ateş gibi olan imanımızı avucumuzda tutabilmeyi nasip etsin. (Âmin)

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ