Vergi Memurluğundan Mürşidliğe…

Vergi Memurluğundan Mürşidliğe…
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

İmam Kuşeyrî olarak bilinen Abdülkerim b. Hevâzin b. Abdülmelik en-Nişâbûrî el-Kuşeyrî kuddise sirruhu, Miladi 986’da Nişabur yakınlarındaki Üstüvâ kasabasında doğdu. Küçük yaşta yetim kaldı, yüce Allah’ın yardımıyla bir akrabası tarafından himaye edildi, ilk Arapça bilgilerini bu zattan aldı.

Ancak o sırada, Üstüvâ kasabasında ağır bir problem vardı. Halkın ekonomik durumu iyi değildi. İdareciler bozulmuştu, vergi memurları hilekârdı. Halk, hesaptan da anlamayınca vergi memurları ağır vergileri, kişisel menfaatleri için daha da ağırlaştırarak alıyorlardı.

Üstüvâ halkı, Abdülkerim gibi zeki bir çocuğu Nişabur’a gönderip matematik öğrenmesini sağlayarak, vergi memurlarının şerrinden korunmayı umuyorlardı. Maliye memuru olmak ve bu suretle köy halkını ağır vergi yükünden kurtarmak maksadıyla Nişabur´a gönderilen Kuşeyrînin ise nasibinde ilim vardı…

Mürşidi ile karşılaşması

Bir müddet hesap tahsili ile meşgul olan Kuşeyri, bir gün büyük mutasavvıf, kâmil mürşid Şeyh Ebu Ali ed-Dekkak Hazretlerinin vaaz meclisine rastladı. Şeyh´in vaazı hoşuna gitti, bu konuşmayı zevkle dinledi, tesirinde kaldı. Zamanının en büyük âlim ve mürşitlerinden olan Ebu Ali kuddise sirruhudan irade istedi. Ebu Ali isteğini kabul etti, kendisine özel bir alaka gösterdi. Bununla beraber Kuşeyri´den, önce şer´î ilimleri tahsil etmesini ve tamamlamasını istedi.

Kuşeyrî, şeyhinin tavsiyesine uyarak önce Ebu Bekr Muhammed b. Bekr´den Şafiî fıkhını tahsil etti. Sonra Ebu Bekir Muhammed b. Hüseyn b. Furek´in kelâm derslerine devam etti. İbn Furek´in vefatından sonra ezberlerini tekrarladı, ilmini geliştirdi. Durumu hayretle gören sonraki hocası İsferainî ona iltifat ederek, “Yavrucuğum, bu dereceye ulaştığını bilmiyordum, artık derslerimi takip etmene ihtiyaç yok, eserlerimi oku, usulümü incele, bir mülkilin olursa bana gel, birlikte halledelim” dedi.

Daha sonra tanınmış kelâmcı, kadı Ebu Bekir b. Tayyib Bakıllanî´nin eserlerini inceledi.

Hocalarının verdikleri dersleri dinlemekle yetinmeyen, bunları evinde tekrarlayarak ezberleyen İmam Kuşeyrî, kelâmda İbn Furek ile İsferainî´nin usulünü birleştirdi ve bu ilimde yüksek bir seviyeye ulaştı.

İlimle meşgul olması genç Kuşeyrî’yi tasavvuf sohbetlerinden alıkoymuyordu. O hem ilim tahsil ediyor hem mürşidi Ebu Ali´nin vaaz ve sohbet meclislerine şevkle devam ediyordu. Bu meclislere en erken gelen ve en sonra kalkan oydu.

Şeyh Ebu Ali de ondaki kabiliyeti keşfetmiş, onu kendisine yaklaştırmış ve kızı Fatma’yı onunla evlendirmişti.

Kuşeyrî, aynı zamanda hadis ilmini tahsil etti, öyle ki ömrünün 27 yılını hadis tahsil etmekle geçirdi. Kuşeyrî´nin talebelerinden Hatib Bağdadî, şöyle der: “448’de (Miladi 1056’da) Kuşeyrî Bağdat´a geldi, burada hadis dersleri verdi. Biz de kendisinden hadis yazdık. İfadesi hoş, hitabeti güzel, vaazı zevkli idi, kıssa da anlatırdı. Güvenilir bir hadis âlimi idi.”

Zulme uğradı, sürgün edildi

Kuşeyrî, Nişabur civarında tanındı. Şeyhinin hayatında onun izniyle derslere başladı ama aynı zamanda ders aldı. Şeyhinin vefatından sonra da tasavvuf derslerini sürdürdü. Tasavvuf tarihinin meşhurlarından Tabakâtu´s-Sûfiyye müellifi Ebu Abdurrahman Sülemî´nin tasavvufi sohbetlerine devam etti, bu konudaki bilgisini ilerletti, manevi tecrübesini zenginleştirdi. İlimde hem aklı hem kalbi tatmin eden bir makama ulaştı. Meşhur Er-Risale adlı eserini telif edecek ilim ve takva ile donandı, takva ehli katında izzet sahibi bir kimseydi.

Ancak Nişabur’da işler yolunda değildi. Çağın sultanı Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey, Ehl-i Sünnet mensubu olduğu halde başveziri Ebu Nasr Kündürî, Batınîliğe sapmıştı; Ehl-i Sünnet ulemasına zulmediyor, onları memleketten uzaklaştırıyordu. İmam Kuşeyrî kuddise sirruhu da sürgün edilenler arasındaydı. Bağdat’ta süren on yıllık sürgün hayatında Hacca gitmek de nasip oldu. Hacda kendisi gibi sürgün 400 kadı ile buluştu. Onlar, memleketin durumunu halka izah etmek üzere Kuşeyrî’yi kendilerine sözcü seçtiler.

Sufilere çağrısı ve er-Risale’yi
yazma maksadı

İmam Kuşeyrî, “Dostlar! Allah sizlerden razı olsun, biliniz ki Hakk Teâlâ şu sûfiler zümresini dostlarının seçkini, nebi ve resuller müstesna bütün kullarının en faziletlisi kıldı. Bunların kalplerini ilâhi söz cevherleri için kaynak kıldı. Ümmet içinde ilâhi nurların doğduğu mahal olma hususiyetini onlara bahşetti. Sıkışık durumlarda kalan halkın sığındıkları merci bunlardır. Bunlar bütün hâllerinde (nefisleri ile değil) Hakk ile beraber ve Hakk´ın irâdesi ile bulunurlar” sözleriyle açık bir dille ifade buyurduğu üzere sufileri, halkın en salih topluluğu olarak görüyordu. Ancak onların da irşada ihtiyaca vardı.

İmam Kuşeyrî rahmetullahi aleyh, bu ihtiyacı şu şekilde ifade ediyordu: “Tasavvuf yolunda bir duraklama ve gevşeme baş göstermiştir. Daha doğrusu bu yol hakiki manasıyla yok olup gitmiştir. Kendileriyle hidayete ulaşılan şeyhler vefat edip gitmiş, şeyhlerin gidişatına ve âdetlerine tâbi olan gençler azalmış, verâ kaybolmuş, verâ sergisi kurulmuş, tamah kuvvetlenmiş, ihtirasın kökleri ve bağları güçlenmiştir. Şeriata hürmet hissi kalplerden zail olmuştur. Dine karşı kayıtsızlığı, menfaat temin etmenin en güvenilir vasıtası olarak kabul eden zamanın sofuları, haram ile helal arasında fark görmez olmuşlar, dine ve din büyüklerine karşı saygısız olmayı, din haline getirmişlerdir, ibadet etmeyi hafife almışlar, namaz kılmayı ve oruç tutmayı basit bir şey saymışlar, gaflet meydanında at koşturmuşlar, nefsanî arzulara kendilerini teslim etmişler, işlenmesi mahzurlu olan şeyleri hiç aldırmadan işlemişler; halktan, kadınlardan ve zalim devlet adamlarından temin ettikleri şeylerden hiç çekinmeden faydalanmışlardır.”

“Ben tenkit ve red(diye) dilini bu kadar uzatmak istemezdim. Çünkü şu tasavvuf yolunun ehli olan sûfilerden kötü bir tarzda bahsedilmesini ve tasavvufun aleyhinde bulunanların bu sözleri, sufileri ayıplamanın caiz olduğuna delil saymalarından endişe ederdim. Zira bu memleketlerde tasavvuf yoluna muhalif olan ve tarikatı reddedenlerin giriştikleri çetin mücadele bir dert ve belâ haline gelmiştir. Tasavvufta görülen bahis konusu rehavet ve kayıtsızlık sebeplerinin ortadan kalkmasını ümit ederek; ‘Allah Teâlâ, tasavvuf yolunun adabına riayeti hiçe sayan, çok güzel dinî ve tasavvuf âdetlerden sapan kimselere belki lütuf ve ihsanda bulunur da onları irşad eder’ derdim.”

“Sûfi dostlarım, Allah sizleri lütfüne nail eylesin. Bu Risâle´yi işte bu sebeple sizler için yazmış bulunmaktayım. Bazı tasavvuf şeyhlerinin adab, ahlâk, muamele ve kalplerinde besledikleri inanç gibi hususları bu Risâle´de bahis konusu ettim. Sûfilerin işaret ettikleri vecd hâllerini seyr ve sülük esnasında baştan sona kadar yükseliş keyfiyetini de bu eserde anlattım. Gaye, bu yola girmek isteyenlere kuvvet vermek, ilk sûfilerin durumlarını izah etmek suretiyle tasavvuf yolunu tashih ettiğim hususunda lehimde şehadette bulunmanızı temin etmek, sahtekâr sofuların halleriyle ilgili şikâyetlerimi yazarak teselli bulmak ve kerem sahibi olan Allah’ın lütfuna ve ihsanına nail olmaktır.

Anlatacağım hususlarda Allah Teâlâ Hazretlerinden yardım niyaz ediyor, bahsedeceğim meselelerde bana kâfi olmasını ve beni hatadan korumasını diliyor, bana af ve afiyet bahşetmesini temenni ediyorum. İhsanda bulunmaya lâyık ve dilediğini yapmaya kadir olan O´dur.”

İmam Kuşeyrî kuddise sirruhu, bu halis niteyle Er Risale’yi yazdı, onda kendisinden önceki mürşitleri tanıttı, onların dosdoğru yolunu aktardı; kendisinden sonra gelen mürşitlerin yolunu açtı. Onun vefat ettiği yılda henüz gençlik döneminde bulunan İmam-ı Gazalî kuddise sirruhu gibi mürşitler ondan aldıklarını geliştirdiler, İslam ümmetinin derdine deva oldular. İmam Gazalî’nin şeyhi Ebu Ali Farmedî, Kuşeyrî’nin müridiydi. İmam Gazalî, İmam Kuşeyrîyi, kendi şeyhinden öğrendi ve onun vasıtasıyla İmamı tanıdı.

İmam Kuşeyrî kuddise sirruhu, Batinî başvezir Ebu Nasr’ın Kündürî’nin müstehakını bulup yerine Nizamülmük’ün geçmesinden sonra geldiği Nişabur’da 88 yaşını bulduğunda, dönemin en büyük âlimlerindendi. Kendi nazarında ise sadece sûfî idi. 1072’de vefat ettiğinde Şeyhi Ebu Ali ed-Dekkak kuddise sirruhunun yanına, ama ona hürmeten ayaklarının başına gelecek şekilde defnedildi.

Tanıyanlarının şahitliği

Abdulgâfir b. İsmail rahmetullahi aleyh: “Mutlak bir imam olan Kuşeyri; fıkıh, kelâm, tefsir, hadis, usûl, nahiv ve dil âlimi idi. Yazar, şâir ve sûfî bir zat idi. Asrının ilim dili, vaktinin beyi, Allah´ın insanlar arasında bir sırrı, şeyhlerin şeyhi, cemaatın üstadı, sûfîler taifesinin önde geleni, tarikata sülük etmek isteyenlerin mürşidi, hakikatin alemdarı, saadetin menbaı, güzelliğin hakikati idi. Kemâlde misli görülmemiş bir zat olan Kuşeyrî şeriat ile hakikati cem ve telif etmiş, tarikatın esaslarını en güzel bir şekilde şerh ve izah etmişti.”

İmam Subkî rahmetullahi aleyh:  “Zeynü´l-îslâm unvanı ile meşhur olan Kuşeyrî mutlak bir imam olup şarkta ve garpta meşhur olan er-Risâle´nin müellifidir. Talihinin yıldızı bu Risale ile parlamış ve şöhreti afâkı tutmuştu. İlim ve amel yönünden büyük âlimlerden bir âlimdi. Büyük imam, zifiri karanlıklar aydınlatıcısı ve sapıtanların kurtuluş rehberi idi. Sünnette kendisine tâbi olunan, sözü ile cennet ve cehennemin yolları aşikâr bir surette yekdiğerinden ayrılarak anlaşılır hale gelen şeyhler şeyhi, İslâm cemaatının üstadı, sûfîler zümresinin öncüsü ve çeşitli ilimleri nefsinde cem eden büyük bir allâme idi.”

Ali bin Hasen, (Dumyet-ül-kasr) adlı eserinde şöyle yazmaktadır: “Zeyn-ül-İslâm Kuşeyrî, üstünlükleri kendinde toplamış, en çetin şeyleri çözmeye muktedirdir. Onun hitâbeti taşlara tevcih edilse, onları eritirdi. Sohbetinde bulunan kâfir müslüman olurdu.”

Allah, ona rahmet eylesin.

 

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ